Pages

Mar 27, 2008

Lorca'dan Erotik Bir Şiir

Ben bőyle erotik şiir gőrmedim őmrümde. Okuyun ve okurken bırakın kendinizi imgelemlerin dehlizlerine…Kuşkusuz bir erkek gőzüyle erotik olduğunu iddia edebilirim ancak. Bilmem kadınlara da bana geldiği kadar erotik gelir mi bu şiir, ya da bir homoseksüele…Ha bu arada, sahi Lorca homoseksüel değil miydi?

Sadakatsiz bir Kadın


Yalniz bir kadın sanmıştım önce
Oysa kocasını aldatan biri
Irmağın orda buluştuk
Gece Santiago gecesi

Işıklar sönüp birer birer
Yanmaya durunca ateşböcekleri
Son birikintisinde şehrin
Dokundum uykulu memelerine

Türkülü çiçeklerin dalları gibi
Göğsü gözlerime açılıverdi
Ve on iki hançerin bir kerede
Yırttığı ipek gibi sinirli

Hışırtısı kulaklarımda
Kolalanmış eteklerinin
Işıksız tepeleri ağaçların
Yollar boyunca kocaman kocaman

Ve ufuk köpeklerin ufku
Irmaktan ötelere havlıyordu
Ne varsa üstünden atlayıp geçtik
Bögürtlenler, dikenler, karaçalılar

Saçındaki topuzun yere yatınca
Yumusak toprakta açtığı çukur
Ben boyunbağımı attığım zaman
Çözüşü onun da düğmelerini

Sıra silahli kemerime gelince
Sıyrılışı giysilerinden ard arda
Sümbüllerin mi kurbağaların mı
Olamaz hiçbirinin böyle bir teni
Ne de billurun ayışığında
Sunabildiği var bu ışıltıyı

Kalçaları altımda kaçışıyordu
Hani ürkmüs baliklar gibi
Bir yanı tutuşmuş ateş çemberi
Bir yanı buza kesmiş, sepserin

O gece dörtnala gördüm kendimi
Sedeften küçük bir taya binmişim
Gördüm, ne dizgin ne de üzengi
At koşturuşlarımın en güzelini.

Neler anlattı sevişirken
Ama söyleyemem erkeğim ben
Hem böyle ağzı sıkı görünmemi
Aydınlık akıl da istiyor zaten

Frederico Garcia Lorca

Mar 22, 2008

Çürüme IV

(kendinin bile mephisto'su olamayan) Ilhan Selçuk

Klaus Mann'in aynı adlı eserinden István Szabó tarafından sahneye aktarılan Mephisto filimi Mephistopheles and Doktor Faustus’un ana teması etrafında gelișir. Filimde asıl karekter Hendrik'i tanırız. Sosyalist ve bașarılı bir tiyatro oyuncusudur Hendrik. Naziler güc kazanmaya bașlayıp solu hedef alınca, Hendrik’in arkadașları için Almanya’dan kaçmaktan bașka çare yoktur. Kaçabilen kaçar, kaçamayanlardan bazıları gece ve sis (Nacht und Nebel) adı ile bilinen faili meçhul cinayetlerden nasibini alır. Hendrik için tiyatorodaki ünü ve bașarısı ideolojisinden daha ağır basar. Bunu mantıga da büründürür; “ben kalıp sistemin içinden sisteme karșı savașacağım” falan der arkadașlarına. Bașlangıçta Nazilerin de ișine gelir Hendrik’ı pohpohlamak. Bir süre sonra Hendrik kendini Nazi rejiminin bir üyesi gibi gőrmektedir artık. Ama rejim őyle bir așamaya gelir ki Hendrik’e ihtiyaç duymamaktadır artık. Bir akșam (büyük bir ihtimalle sisli bir akșam) Hendrik SS’lerce alınır ve bir stadyuma gőtürülür. Koca stadyumda kimseler yoktur, spot ıșıkları hedefi (Hendrik’i) aydınlatır. Hendrik “ne yaptım ben!” darken anlamıștır yüreğini șeytana sattığını… Hendrik vurulur…

O denli iyi bir oyuncu da olsa Hendrik becerememiștir iyi bir Nazi olmayı. Yada istese de, çabalasa da Nazi olamamıștır…

Ilhan Selçuk iyi bir fașist olmustur. Ișkencecilerinin vatan için yaptıklarını bile aklamıș, onay bile vermiștir. Nasıl olur bőylesi bir sosyalist bőylesi bir fașiste dőnüșebilir? Sahi bőylesi bir transformasyon, dőnüșüm mümkün müdür hamam böceğine dönüşmeden? Hendrik için mümkün olmadı. Ilhan Selçuk için mümkünlești bu.

Ya da, ya da Ilhan Selçuk hiç bir zaman sosyalist olmamıștı belki…

Mar 18, 2008

Çürüme III

Çürümenin ilerlediği durumlarda insan-dıșılaștırmaların en uçlara gőtürüldüğü sıklıkla gőrülür ki bunlar mide bulandırmaktan őte gülünesi olur: kara mizah tadında. Bu traji-komik parodiyi sergilemek için őnce trajik yanlarına değineceğim, sonra da karamizaha dőnüşmeye bașladığının ipucu sayılabilecek son zamanlardaki taktikten sőzedeceğim.


Trajik-Bőlüm: Bu bőlüm her iki taraf için de trajiktir aslında. Çünkü ezen ezilenin bașkaldırısının șașkınlığı içindedir. Ezeni ezerkenki uydurduğu illizyonlara kendisi de inandığı için olsa gerek, ezen ezilenden bőyle bir șeyi hiç beklememektedir. Bir de kendine őylesine güvenlidir ki, eğer ezilen baș kaldırısa bașını ezeceğinden çok emindir. Őrnegin Kürtlerin 1980’den sonraki bașkaldırıșı bőyle birșeydir. Ezen bir türlü inanamamıștır. Bir kaç çapulcu, șaki, falan filan diyerek uzun bir zaman șașkınlığını atamamıștır üstünden. Sonra toparlanmıș ve ard arda taktikler geliștirmiș ve düșmanı tanımlamıștır. Bu düșmanın tanımlanıșı asıl durumun problematiğini olușturmaktadır. Düșman Xalo denen kaçakçı mıdır? Xalo’nun üniversitede okuyan oğlu mudur? Xalo’nun kőyü-kőylüsü müdür? Xalo’nun soyu, sopu, ırkı mıdır? Gerçekten zor bir bilmecedir. Adamlar gündüz tarlada, akșam dağdadır? (Siktir lan bu adam ne zaman uyuyacak!). şőyle ya da bőyle herhangi bir şekilde düșman tanımlanmak zorundadır. Adı konmak zorundadır. En aklı-bașında, en pratik yaklașım askeri mantıktır:manga dayağı 1. Ama bu defa karșısındaki manga değil daha büyük bir topluluktur ve bir de mekan artık askeri bir mıntıka değildir. Mekan silah tüccarlarının, para babalarının (IMF, World Bank, etc), uluslararası hukuğun ve laf olsun diye imzalanmıș anlașmaların cirit attığı bir arenadır. Iște burda oyunu kitabına uydurma zorunluluğu ezenin tek seçeneğidir. Insanlık tarihinde kitabına uydurmanın hiçbir zaman bașarıyla sonuçlandığı duyulmamıstır ama ezenin bașka çıkar yolu yoktur. Iște bunun için bu ezen için de trajiktir, ezilen icin de. Ezilenin tarihi zaten trajiktir ama bu “kitabına uydurma”lardan nasibini iyi alır, çünkü tarihsel zorunluğu gereği ya “tarafsız” kaldığına inanır, ya da ezenin yanında yer alır. Her koşulda da ezilenin ezenin gőzünde bir kőpek kadar değeri yoktur. Yakın Türkiye tarihinden çok canlı őrnek kürtlerin direnișine karșı gősterilen “kitabına uydurma” savașıdır. Bașlarda kürdü kürde kırdırmaların farklı formları devreye sokulmuștu őrneğin. Bunların en yaygını “pișmanlık yasası” denen kișinin psikolojik őlümü denebilecek yőntemdir. Ama kitabına uydurma biraz daha az belirginliği sever: őrnegin en bașlarda asimilasyonun bir parçasi olarak Doğuda doğan (kürtleri) Batıya askerlik yapmaya gőnderirken (ki Türkleșsinler! Uygarlık gőrsünler! Cumhuriyetlerinin kudretlerine tanık olsunlar!) bu uygulama durduruldu ve Doğum yeri Doğu ve Güney Doğu olanlar askerliklerinde de Doğu ve Güney Doğu bőlgelerine gőnderildi. Amaç Kürt çocuklarını Kürt PKK’nın karșısına çıkarmaktı. Sonra “Korucu” sistemi denendi, vesaire vesaire.

Bunlar basit düzeyde “etkin mücadele” yőntemleri değillerdir. Őrneğin bu yőntemlerin őzünde aptalca bir milliyetçiliği besleyen bir ırkçılık vardır. Çünkü ırkçılık sadece aktif ve őrgütlü bir biçimde muhalliflik gősteren bireyleri değil de muhallif diye tanımlananların rengini, dinini, yada etnisitesinin tümünü hedeflemesini de beraberinde getirir. Bu günlük dilde sıra dayağı ya da askeri deyimle manga dayağı* diye bilinir. Artık amaç asimilasyona gelmeyenin, ittiat etmeyenin ya da őrgütlü mücadelede olanın ve onun bütün yőrüngelerinde dolananların kőkünün kazılmasıdır: Kőylüsü, kasabalısı, ailesi, sülalesi, arkadașları zan altındadır; gez, gőz, ve arpacığın ucundadır herkes. Bőylece devletin ya da mevcut ideolojinin bir cinayet șebekesine dőnüșümünün koșulları hazırdır artık. Ama bu aynı zamanda herșeyin zivanadan çıktığı andır da çünkü bir an gelir ki kimin ne yaptığı bilinmez, őngőrülmez olur. Yani bu bir tür kontroldan çıkma durumudur, kaostur. Iște çeteler, mafyalar ve benzeri leș kargaları bu dőnemde üreyiverir… Bunlar devlet adına devletten maaş alarak devletin elinin varmadığı kirli işleri yaparlar. Ele güne karsı da devlet "valla benim haberim yok" der. Bunlar literatürde proxy diye adlandırılır.

Durum bőyle olunca da asıl düșman fiziksel varlıktan őte bir soyutlamaya uğrar. Yani düșman bütün bir topluluktur. Artık konvensiyonel savaș falan yoktur ortada; o hatır için fonda savaș sesleri olsun diye arada bir iki üç kurșunun atıldığı bir fon muziğidir. Geleneksel savaș yerini psikolojik savașa bırakmıștır. Diğer bir deyișle psikolojik savaș iskencenin hücreden çıkıp bütün topluma sistematik (ve evet rastgele- muğlaklıkla) uygulandığı bir durumdur. A kișisi ya da B kișisi değildir düșman; “Benden olan”ın dıșındaki herkes bile değildir düșman: “Benden olan”ın dıșındaki HERSEYdir. “Hatta mavi balıklı bir afișe ateș ettiler.”**

Kısaca ezilenin kollektif varolușu düșman tanımı içindedir artık. Topluluğun kollektif varolușunu belirleyen ve topluluğun gőzeneklerinde yerleșik olan ahlaki, sosyal, kültürel, psikolojik değerler artık hedeftedir. Türküleri hedeftedir őrneğin; masalları, efsaneleri hedeftedir. Mitolojileri hedeftedir. Yani ezilenleri birbirine bağlayan ve yakınlaștıran ne varsa hedeftedir. Birbirlerine güvenleri, sevgileri, saygıları hedeftedir. Yıllardır ağanın zulmu altında posası çıkmıș kőylüye maaș bağlayıp eline de silah vermek asker açığından kaynaklı bir șey değildir. Anlıyor musunuz? Amaç güvenlik açığını gidermek de değildir. Mesele o topluluğun birbirine güvenini sarsmaktır, saygısını zedelemektir. Bağlanan maașın meblasına indexli bütün bir topluluğu onursuzlaștırmaktır. Parayla alınabilen bir metaya dőnüștürmektir:insan-dıșılaștırmaktır. Bu arada ezilenin insanlığını insan-dıșı bir platforma tașırken, Freire’nin dediği gibi, ezen de insan olma niteliklerini yitirmektedir.

Komik Bőlüm: Bütün bu yașanan yenilgilerden sonra (evet ezen yenilmektedir) pes etmeye, ya da geri atmaya, ya da hatasını kabullenmeye yanașmayan-yanașamayan ezenin düșeceği durum rezil-keppaze olması ve varolușunun karamizaha dőnüșmesidir. Bunun en canlı őrneğini son zamanlarda gőrmeye başladık bile. Şimdilerde de çocukları cıncık-boncuk ya da daha doğrusunu sőylersek bilerek aç-açıkta bıraktığı çocukları yiyecekle kandırıp birbirine düșürmeden medet beklemektedir. Aslında yine düşman diye tanımlananın kollektif varoluşuna hatta gelecek kuşakları da içine alacak insan-dışılaştırmaya yőnelik bir onursuzlaştırma çabası diye de gőrülebilse de bu őzünde uzun vade de yine kendine doğrultulmuş bir namlu kadar intihar vari bir son çırpınmadır. Çürümedir.



Durun ben size sőyleyeyim ne olacağını; Ne olur bırakın bir kez olsun falcılık yapayım: Bu çocuklar ne olacak biliyor musunuz?

Bu mahallesindeki arkadașlarını polis amcaların verdiği muzların minnetarlığı altında ezildiği için tașlayan çocuklar yarın büyüdüklerinde

  • Eline iki kuruș sıkıștıran herkes için adam vuracaktır. Őrneğin size de vurabilecektir.
  • Insan satacaktır.
  • Kendini satacaktır.
  • Uyușturucu kullanacaktır.
  • Delirip sokaklarda alkan bayraklar ve flamalar sallaya sallaya dolanacaktır.
  • Maçlarda amigoluk yapacaktır; onuru için kılını kıpırdatmaya korkan bir mahluk iken Fenerbahçe ya da Galatasaray için őlmeye őlmeye geldim geldim diyecek bir sosyopat olacaktır. Ya da
  • intihar edecektir bir akșam hepimiz uyurken

* Manga ya da sıra dayağı șudur: Suçlunun kim olduğunun őnemli olmadığı bütün bir topluluğun cezaya carptırıldığı bir yőntemdir. Bir çok açıdan pratiktik bir yőntemdir bu : Ceza veren suçluyu bulmak için zaman harcamaz, yorulmaz. Ceza veren șőyle yada bőyle suçluyu -suçlunun kim olduğunu bilmese de- cezalandırmıștır. Ceza veren ceza verilenler üzerindeki otoritesini pekiștirmiștir. Ceza verilenler içlerindeki “suçlu”ya karșı kin beslemișlerdir; birlik duyguları zedelenmiștir.
** Nazım Hikmet, Saman Sarısı


Mar 15, 2008

Mar 9, 2008

Çürüme

Ezenin çeşitli aygıtlara sahip oluşundan ve bu aygıtları kullanmada gösterdiği yeteneklerden kaynaklı avantajları inkar edilemez. Bunlar sayesinde kendi statuko’sunu sürdürür, yeninin dayattığı değişımlere ayak uydurur ve hatta öyle bir yeti sergiler ki yeniyi de dejenere eder, kendine benzetir, yok eder.

Ancak varoluşunun olmazsa olmaz koşulu gereği herzaman yeniyi ve değişimleri kendi varoluşuna tehdit olarak görür. Bu nedenledir, değişimden yanaymış gibi görünse de dogmatiktir, değişimden yana değildir. Yetenkleri sayesinde bütün tehtidleri kendi kontrolu altında tuttuğu sürece sorunu yoktur. Ancak gün gelir ki kontrolu yitirir. Bu kontrolü ve gücü yitirme kaygısı patalojik bir korku ve anxiyete halini alır. Bu da özünde içkin olan tutuculuğu, dogmatikliği saldırganlığa dönüştürür. Saldırır önüne her gelene. Kendi kuyruğunu kovalayan, kendi gölgesinden bile korkan bir hayvan gibidir. Mantıkları karışır. Yöntemleri yarım yamalak, eksik ve iyi hesaplanmamıştır. Saçmalamaları bir büyücünün laneti gibidir. Ne yapsa ne etse saçmalığa dönüşmektedir. Bir içinden çıkılamaz bataktır içinde bulunduğu durum. Çırpındıkça batmaktadır. Battığını da saklamaya çalışır. Kendine öz güveni kalmamıştır. Benlik saygısı ayaklar altındadır. Umutsuzdur. Yılana sarılır. Yılan bile kaçar ondan. Sonra da karşı çıktığı şeyleri bile sahte-makyajı akan bir maske ile savunurmuş gibi görünmeye çalışır. Sanki daha dün o şeylere karşı çıkan kendisi değilmiş gibi. Mesela Newroz’u Türklerin tarih boyunca kutladığı Nevruz’a dönüştürür. Ama nasıl kutlayacağını bile bilmez. Sonra legalleştirdiği ve izin verdiği Nevruz’u basar. Kürtçe'ye kart-kurt der; Bozulmuş Türkçe der. Din kardeşi der. Kürtçeyi serbest bırakır, sonra eğitimini yasaklar. Kürtçe kurslara izin verir, ama olmadık sepeplerle kurs açtırmaz. Kürtçe hizmet etmek isteyen belediyeyi afaroz eder. Kürtçe yeni yıl kutlama kartını yasaklar. Bir dediği ikincisini tutmamaktadır.

Şimdilerde de 8 Mart Kadınlar gününü paşa karılarının Anıtkabir’i ziyaret gününe çevirdi nerdeyse. Bütün orta-zekalılaştırdığı küçük burjuva populasyonunu da ellerinde bayrak ve Atatürk resimleri ile alanlara, sokaklara döküyor. Sanki isçi ve kadın haklarını savunan yüzlerce kadını işkence tezgahlarından geçirirken, erkek egemen iktidarını kadının vajinasına soktuğu jopuyla doyuma ulaştıran Türkiye Cumhuriyetinden maaşlı ve özel yasalarla ve katakullilerle korunan işkenceciler kendi içinden çıkmamış gibi. Sanki kadına yönelik şiddeti, sömürüyü, ve zulumu her zaman protesto edermiş gibi. Sanki 1857’lerde ki tekstil kadın işçilerinin New York’taki katliamının acısını duyarmış gibi, Sanki Clara Zetkin’in Marxist feminist ideallerini paylaşırmış gibi…Sanki Atatürk onlara 8 Mart’ı armağan etmiş gibi. Sanki 8 Mart ezilen, sömürülen kadının değil de ezen erkeğin iktidarını kaybetmemesi için ezen erkeğin kadınlarının sokağa dökülme günüymüş gibi.


Herşeyde bir kusmuk tadı ve kokusu var.
Iğrençsiniz.
Zavallısınız!
Nereye dokunsanız bok ediyorsunuz…
Çürüyorsunuz.
Maskeleriniz dökülüyor….

Not: Sizi ötekileştirdiğimi düşünen var mı acaba? Bu güzelim ötekileştirme kavramını da ezenden yana bir biçimde kullanmaya ikna edilmişseniz, bu orta-zekalalaştırma makinasının sizi de içinde öğüttüğünün bir kanıtıdır. Düşünün bi…

Mar 6, 2008

Kadınlar Günü’ne Çince Afiş

Esmer Degisinde gőrdüm Diyarbakır Yenişehir Belediyesi, Kürtçe olarak hazırlanan mesaj ve davetiyelere soruşturma ve dava açılmasına tepki olarak, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Çince hazırladığı afiş ile kutlamış.

Yaratıcılıklara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Yaşasın Yaratıcı Yürekler.


Mar 1, 2008

Evlilik Teklifi


Perchik (Erkek): Sana bir sorum var. Politik bir soru.
Hodel (kadın): Evet?
Perchik:Evlilik sorusu.
Hodel: Bu politik bir soru mu yani?
Perchik: Evet tabii ki. Herşey gibi erkekle kadın arsındaki ilişki de sosyo-ekonomik temele daynır. Evlilik de karşılıklı ortak ilişkiler üzerine kurulur.
Hodel: ve sevginin?
Perchik:Evet tabii ki. O da gerekli tabii. Öylesi bir ilişki olumlu sosyal bir değere sahip olabilir. Insanlar dünyaya ilişkin problemlerle yüzleştiklerinde birlik ve dayanışma ile...
Hodel: ve sevgi ile?
Perchik: Evet, o da önemli bir etkendir. Her neyse, bireysel olarak ben öylesi bir sosyo-ekonomik ilişki istiyorum.
Hodel: Sanırım bana evlenme teklif ediyorsun.
Perchik: Teorik olarak, evet, ediyorum.
Hodel: Ben de ettiğini umut ediyordum.

Ingilizcesini de yazayım ki benim sevgili anonim editörüm düzeltebilsin benim berbat çevirimi. Kendisine şimdiden teşekkür ediyorum…

Perchik: There is a certain question I wish to discuss with you. A political question.
Hodel: Yes?
Perchik: The question of marriage.
Hodel: is this a political question?
Perchik: Well, yes.. Yes, everything's political. Like everything else, the relationship between a man and a woman has a socioeconomic base. Marriage must be founded on mutual beliefs.
Hodel: and effection?
Perchik: Well, yes of course. That is also necessary. Such a relationship can have positive social values. When two people face the world with unity and solidarity...
Hodel: and effection?
Perchik: Yes, that is an important element! At any rate, I personally am in favour of such a socioeconomic relationship.
Hodel: I think you are asking me to marry you.
Perchik: In a theoretical sense, ...yes, I am.
Hodel: I was hoping you were.

Fiddler on the Roof