Pages

Mar 31, 2011

Saklayamamak

Ben onu bulduğumda içimde bir bıçakla bekliyordum.
Ağzımda bir gelincikle acımı gösterdim ona.
Gűnlerdir bu iki dizenin bende bıraktığı ince bir sızının etkisi altındayım. Okur okumaz bir sızı belirdi taa şuramda solda, hani Nazım der ya “sol memenin altında”. Işte tam orda. Anlamak istemedim. Zaten şiirin amacı da o değil mi ki dedim ve o sızıyla kaldım.Sonra bir dosta gőnderdim sızımı zamanlı zamansız paylaşabildiğim. O da çoğalttı sızımı azaltarak acımı.

Cemal süreya'ya bak demiş
Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma
ben çok gülerim ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz
demiş. Sonra başka bir yerde de
Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan kasketimi eğip üstüne acılarımın
demiş.

Mesele acıyı saklamak değil mi? diye devam etmiş dostum.
Göstermekten çok saklamak. Yani ağızdaki gelincikten çok içerdeki bıçak okuyanı rahatsız ediyor. Gelincik bıçağın yerini nasıl tutsun. O yükü nasıl kaldırsın incecik çiçek? Bir kasketin gözlerdeki acıyı nasıl da saklamaya çalıştığını anlar gibi anladım yazdığın şeyi..
Okudukça ve dűşundukçe birşeyler belirginleşti. Aslında o da değildi sanki. Sanki saklamak istememek var. Ve sonunda SAKLAYAMAMAK. O saklanamaz acıyı saklayamamak…Ve saklar gibi yaparak göstermek...

Mar 26, 2011

Mar 25, 2011

Bugünlerden Geriye

saraylar saltanatlar çöker 
kan susar birgün 
zulüm biter
menekşeler de açılır üstümüzde 
leylaklar da güler
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır 
bir de yarınlar için direnenler

Adnan Yücel

Mar 22, 2011

Bir Tokat ya da Politik Bilimlere Giriş


Babam’dan duyduğum ilk politik őnermelerden biriydi “Oğul devletle uğraşmaya gelmez. Devletin bileği bűkűlmez”. Devlet nasıl da gűçlű ve bűyűk birşeydi; Tanrı gibi. Gűçlűlűğű ve bűyűklűğű saygı ve sevgi değil bir şekilde korku yaratıyordu; Tanrı gibi.

Peki nerdeydi şu devlet? Hem her yerdeydi hem de hiç bir yerde; Tanrı gibi. Babamın çalıştığı daire/ofis miydi? Evet ama asıl devlet “askeriye” idi babam için, jandarma idi, polis idi, hapishaneler idi.

Sonradan devletin diğer temsili gőrűngűlerini de gőrecektim: Devlet evde babamdı. Sınıfta őğretmendi, okulda műdűr ve műdűr yardımcıları idi, camide imamdı. Yaz tatilillerinde çalıştığım işyerlerindeki ustalardı, patrondu. Sokakta polisti, kőyde ağa ve ağanın adamlarıydı. Hatta hatta eğer kadınsanız devlet diğer erkeklerdi. Devlet her yere nufuz etmişti. Tanrı gibi.

Durum bőyle olunca nerden ve nasıl karşı çıkılabilir ki? Nasıl bileği bűkűlűrdű ki? Yani devlet bizim için, bizim yararımıza, bizim tarafımızdan kurulmuş asıl gőrevi bize hizmet etmek olan sosyolojik bir kurum değildi, korkulması gereken, boyun eğilmesi gereken, sorgusuz-sualsiz ittiat edilmesi gereken bir zulum mekanizmasıydı. Bu zulum mekanizması olması bile sorgulanamazdı. Őyleki devleti temsil eden şeyler bile bir anlasılmaz gűce bűrűnűrdű. Polis ya da asker olmanın gűcű silaha sahip olmaktan değil ardında devletin gűcűnűn olmasındandı. Polisin űniformasının bir dűğmesini koparmak bile korkunç bir suçtu. Ama polis senin tırnaklarını da, dişlerini de çekebilir, en olmadık yerine elektrik de verebilir, jop da sokabilir ve sana dűşen bunu hakkedecek mutlaka bir şeyler yapmış olduğuna kendini inandırmak ve ileride bunun bir daha olmaması için elinden geleni yapmaktır. Iyi bir vatandaş ancak bőyle olurdu.

Her ne kadar kendilerinin halkçı, populist eğilimlerine gőnderme yapılarak açıklanmaya çalışılsa da bence Denizlerin, Mahirlerin, Ulaşların dahi askere, polise karşı bir eylemliliğe girişmemelerinin ardında bence bu aynı devlet ideolojisi yatmaktadır. Bu űlkenin sosyalizasyonundan geçip de devlet ideolojisinin korkusundan, hegemonyasından nasibini almamanın műmkűn olduğuna inanmıyorum doğrusu. Neyse sonuçda bőylesi bir devlet anlayışı sonsuzca hegemonyasını sűrdűremez kaçınılmaz olarak karşıtını doğuracaktı. “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir”i sőyleten aynı zulumkar hűkmetme (yőnetme değil) anlayışı değil miydi ki… Bu devlet Koçero’nun sebebidir. Yalnayakların, gőmleksizlerin, dayanaksızların bir akşam birden bire dağlara çıkmasıdır. Bu dűrtűsel “eee yeter artık” demenin dağlarda nesnel koşulların analizine yeltenmesinin bilince dayalı bir kendini aşma sűrecidir.

Dűn Sabahat Tuncel’in polise tokat atması işte bőyle bir “yeter artık”dı. Hem de őyle bir “yeter artık”tı ki dağları bile deviriyordu. Yani gerillanın dağa çıkması, sokaktaki çocukların taş atmaları neyse neydi de ya Sabaht Tuncel’in tokadı neydi? Dűn FriendFeed’den şőyle bir feed vardı. En iyi bu açıklıyor kanımca”

o bir kadin ve de kurt, yetti yaptiklariniz diyor ve erkek bir baskomisere tokat atiyor birden fazla tabuya tekrar tekrar indi o tokat benim icimde ve o kadar korkuya yetti artik dedi ki sanirim bu aslinda sasirdigim
tokati yiyen taraf olmayi kaniksamisim bilmeden

bir de kelimelerle ifade edemiyor kendini, o kadar kizmis ki, o kadar eksik ki turkcesi kendini ifade etmeye calisirken, icimden kurtce bagir diyesim geldi izlerken

elestirel bana da indi o tokat aslinda, tokat yemeyi bu kadar kaniksamis oldugum icin

anam babam bana korkmayı öğretti. ben cesareti öğreteceğim, cesaretimi toplayabilirsem

ben de oyle bunu yaparken bile korkuyorum ama ya yanlis yapiyorsam diye

Bu ne gűzel bir cűrrettir sayın Tuncel! Bu ne haklı bir haykırıştır. Bu ne gűzel bir tokattır hem o polise hem de korkularının arkasına saklanmış bizlere.

Ellerin dert gőrmesin Sayın Tuncel. Ellerin dert gőrmesin.

Ayhan Çarkın: Bir Katil ve Itirafları

Ben 1986’da Güneydoğu’ya ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekât grubu içindeydim. 1990’a kadar bölgede kaldım. Hepimiz kana bulaşmıştık. Öyle korkunç şeyler yapıldı ki o halka. Gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğun çocuğun içinde adamın birini çırılçıplak soymuş. Milleti köy ortasında toplamış dayak atıyor. Bir Kürt’ü PKK’lı diye çırılçıplak soyan bir zihniyet nedir? Bunlar Atatürk’ün askeri olamaz. Bunun adı terörle mücadele değildi, bunun adı ihanetti. Ben bu halka (Kürtler) uçak kullanıldığını gördüm. Top kullanıyorsun, tank kullanıyorsun, mayınlar kullanıyorsun halkına karşı. Bu ateş hepimizi yakacak. B.. yedirdik bu millete. Tırnaklarını söktük, dilini yasakladık, biz bunu yaptık. Ama Kürt halkından rica ediyorum bizim bayrağımıza saygısızlık yapmayın, bu bayrağa en azından siz sahip çıkın. Bu bayrağın en çok Kürtlere ihtiyacı var. Kürt halkı bizim onurumuz, omurgamız, gururumuz. Bir özür dilememiz lazım Kürtlerden... Şimdi her tarafta toplu mezarlar çıkıyor. İster gerilla de ister terörist. Bu toplu mezarlar bu ülkenin ayıbıdır.

Çeteler katliam yaptı
Dehşet şeyler yaşandı o bölgede. 1986’da gittik oraya. Bir yıl sonra Mardin Ömerli’ye bağlı Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. 16’sı çocuk 30 kişi katledilmişti. O köye gittim, kan barut kokusu vardı her tarafta. Pınarcık katliamını provokasyon amaçlı JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan. Bir çocuğun cansız bedeni kollarımdaydı (ağlıyor)… O insanları örgüt öldürmedi. Bu kanı döken başkasıydı. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri…Aynı ekip yaptı bunları. Başbağlar katliamı kesinlikle Ergenekon zihniyeti ürünüdür.

Ben İstanbul’daki her baskında vardım. Perpa baskınında bir kız öldü, infaz edildi. Ben silahlı çatışmadaydım o esnada. Orada başka bir Ayhan vardı, o vurdu kızı. Sabahat Karataş olayında (Çiftehavuzlar) ben vardım. İbrahim Şahin’in yanındaydım. Bahçelievler’deki çatışmada imzamı attım. 15 kişi ölmüştü orada. Hata yaptıysam bedelini ödemeye hazırım. Ama emri kim veriyorsa katil odur. Ben tiksindim bu olanlardan.

Şimdi o dönem bize başkanlık yapan İbrahim Şahin’in şu anki halini görüyorum da çıldırıyorum. Adli Tıp’ta rapor peşinde. Hafıza kaybı yaşıyormuş. Biz onun odasına girmeden önce salavat getirirdik. Şimdi düştüğü duruma bakın! Beni kandıramazsın İbrahim Şahin. O alacağın deli raporunun arkasına sığınamazsın. Çünkü tüm cevaplar onda. Mehmet Ağar da çıksın hesabını versin.

Ergenekon dışarıda
Ergenekon bizim hepimizin çıkış noktası. Bizim çıkış noktamızdır. Ergenekon’dan şu anda kimse içeride değil. Hepsi dışarıda. Veli Küçük’ün Dağlık Karabağ’la da alakası var. Orada da bir Ergenekon var.

Kamyonla ihaneti anladım
Herkesin bir dönüm noktası vardır. Benim hayatımın kırılma noktası Susurluk kazası sonrası oldu. Kamyon çarptı kendime geldim. Olay yerine gittim arkadaşımı (Abdullah Çatlı) aldım ambulansa koydum. Çıplak bedenini öpe koklaya Nevşehir’e kadar götürdüm. Sonra da ellerimle toprağa verdim. Çatlı ve diğerleri o arabada öldürüldü… O kazadan sonra ihanete uğradığımızı anladım.

Arkadaşlar konuşsun
Ben Nevruz’a eşimle, çocuklarımla, arkadaşlarımla gittim. Ben oraya Türk olarak gittim, ‘katil’ olarak gittim. Ta kürsüye kadar gittim. ‘Beni konuşturacaksınız’ dedim. Beni bugün burada konuşturan vicdandır. Kendi içimdeki karanlıktan kurtulmak istiyorum. Şimdi o beraber görev yaptığımız arkadaşlarıma sesleniyorum. Siz de çıkın anlatın tüm bildiklerinizi. Artık konuşmak lazım.

2002’de ‘çete yoktur’ dedi şimdi ‘anlatmaya’ hazır
Ayhan Çarkın’ın Radikal’e anlattıkları ile 10 Şubat 2002 günü Hürriyet’te çıkan röportajı arasında önemli farklar oluştu.
9 yıl önce Ayşe Arman’a konuşan Çarkın, ‘tetikçilik’, ‘Susurluk’, ‘köy baskınları’ gibi konularda bugünkünden farklı açıklamalar yapmıştı. Önemli konularda 2 ayrı Çarkın açıklamaları şöyle:

91 cinayet suçlaması
10 Şubat 2002: 91 cinayetle suçlanan Çarkın o zaman ‘katil’ değil devlet görevlisi olduğunu vurguluyor, mesleğini, ‘ölmemek için bertaraf etmek’ diye tanımlıyordu: “Cinayet işlemedik. İşleseydik kaçardık. Cinayet, masum, kendini savunamayan insanları öldürmektir. Bizim Güneydoğu’da işlediklerimiz cinayet değil. Şartlar eşit. Karşı tarafta devlete hainlik yapanlar... Ve tabii biz de kendi savunma mekanizmamızı oluşturduk. Türkiye Cumhuriyeti bize bu yetkiyi veriyordu. Öldürdüğüm insanların çetelesini tutmadım.
22 Mart 2011: Güneydoğu’da ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekat grubundaydım. Korkunç şeyler yaşandı o bölgede. Hepimiz kana bulaşmıştık. Bir köye gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğunun çocuğunun içinde bir adamı çırılçıplak soyuyor, toplamış dayak atıyor. Atatürk’ün askerleri bunu nasıl yapar?

Susurluk çetesi
10 Şubat 2002: Susurluk çetesi diye bir çete olduğuna inanmıyorum. Devletten çete olmaz. Asıl çete, bunu rapor haline getirip benim devletimde çete vardır diyenler. Kim onlar? Siyasiler. Susurluk raporunun altına kimler imza atmışsa, onlar. Bu rapor sayesinde bütün terörist örgütler Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı talep edecek. Diyecekler ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti denilen bir şey yok kardeşim, orada çete var. Saçma! Varsa bile, o çeteyi bu şekilde ortaya çıkartamazsın. O çete biz değiliz!.
22 Mart 2011: Bize başkanlık yapan İbrahim Şahin şimdi deli raporu peşinde. Beni kandıramazsın Şahin. Mehmet Ağar da çıksın hesabını versin. Şimdi onu koruyanlar, arkasında katiller var. Asıl Ergenekon dışarıda. Susurluk kazasıyla ihanete uğradığımızı anladım. Çatlı ve diğerleri o arabada öldürüldü.

Köy katliamları
10 Şubat 2002: Bir buçuk aylık çocuğun cesedini elleriyle toplamış adamım ben. Kimse bana terörün haklılığını ispat edemez. Mavi Çarşı katliamında tencere tava çalanlar niye çıkmadı? Ya Pınarcı katliamı ya Milan Mezrası katliamı? 33 asker şehit edilirken, ekip otoları kurşunlanırken, gazeteciler ölürken bu temiz toplum havarileri neredeydiler?”
22 Mart 2011: Mardin’in Pınarcık Köyü’nde bir katliam yaşandı. Katliamı provokasyon amaçlı, JİTEM’in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan (ağlıyor). O insanları örgüt öldürmedi. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri, hepsini aynı ekip yaptı. Başbağlar, Ergenekon zihniyeti ürünüdür

Hizmetle gurur
10 Şubat 2002: Ben yapmış olduğum hizmetlerle gurur duyuyorum. Tamam, polislikten ihraç oldum, attılar ama umursamıyorum. Neticede Memoli değiliz!
22 Mart 2011: Bu millete b.. yedirdiler. Kürtlerden özür dilenmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu açılsın gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum.

Çok operasyonda ‘imzası’ var
Erzurum’lu olan 49 yaşındaki Ayhan Çarkın kendi ifadesiyle en çok operasyona ‘imzasını’ atan Özel Tim’ci olarak biliniyor. Çarkın’ın Özel Tim’e seçimini ise Yarbay Korkut Eken yaptı. Emniyetteki ‘mesai’si 19 yıl sürdü. 1986’da, Güneydoğu’ya ilk giden 320 kişilik Özel Harekat ekibi içinde yer aldı. Bölgede 5 yıla yakın kadar dağ-bayır insan avında olan Çarkın’ın içinde bulunduğu ev baskınlarında kimsenin sağ çıkamadığı söyleniyordu. 1990’lı yılların başında İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Çiftehavuzlar, Perpa ve Bahçelievler’de sol gruplara yönelik operasyonların hepsinde yer aldı. Çarkın, kaç kişi öldürdüğü yönündeki soruya “Öldürdüğüm insanların çetelesini tutmadım” diyor.

Kumarhaneler kralı Ömer Lütfi Topal cinayetinde yer aldığı gerekçesiyle gözaltına alınan Çarkın, Susurluk kazasında yaralı kurtulan DYP’li Milletvekili Sedat Bucak’ın altı korumasından biriydi. Çarkın Susurluk davasında İstanbul DGM tarafından Ocak 1997’de tutuklandı. 4 yıl ceza aldı, 291 gün hapis yattı.

Mar 19, 2011

Kürdocul İşler

Tevn Yayınevi
2011, 104 sayfa, 7.5 TL.
Benim alanım değil mizah. Haddime dűşmez mizah űzre kitap eleştirisi ya da değerlendirmesi yapmak. Ama okuyucu olarak bende yarattığı duygulanımları ya da dűşűnce çağrışımlarından sőzedebilirim. Zevkle okudum Kűrdocul Işleri. Onca akademik yazının arasında iyi geldi. Sizi gűlmekten kırıp geçirecek, yaşadığınız zamanı unutturacak tűrden bir mizah değil. Aksine anlam ve yoğunluk dolu bir gűlűmseme konduracak yűzűnűze ve o gűlűmsemenin yűzűnűzde ne kadar kalacağı kişiye bağlı.

Kitap boyunca ha bire mizahın bir politik araca ve sőyleme dőnűşebilme potensiyelini dűşűndűm. Mizahın epistemolojik ve pedagojik boyutlarını. Bir őğrenme biçmi olarak mizah ya da daha doğru bir deyimle bir karşıcı őğrenme biçmi olarak mizahın őğrenme sűrecindeki rolűnű dűşűndűm.

Soysuz bir zulum altında korkunun ve umutsuzluğun kol gezdiği karanlık sokaklarda her an yitirebilecek gibi koltuk altında űrkekçe taşıdığınız umudunuzun mizahın gizil ve mistik gűcűyle nasıl da bir enerji kaynağına dőnűşebileceğini dűşűnűrken 12 Eylűl’űn ve 1990’ların en karabasan gűnlerinde fısıltıyla kulaktan kulağa aktarılan fıkraların nasıl da umudumuzun çeliğine su taşıdığını anımsadım.

Iletişim Teknolojisi ile birlikte bir çok şey değişirken műcadele biçimleri, bilgiyi yaratma, paylaşma, ve yayma biçimleri de değişiyor. (Hatta bir ara yaratıcı protesto ve eylem biçimleri űzerinde bir şeyler de karalamıştım. Fırsat bulsam o konuya daha ciddi yoğunlaşacağım. ) Kűrdocul Işleri bu değişimin tam da ortasında Kűrt gençlerinin varolma, kimlik edinme sűrecinin bir yansısı olarak dűşűnmek de műmkűn.

Neyse ağzımda daha fazla lafı gevelemeden size diyeyim ki fırsat bulursanız okuyun ve sonra da geri dőnűt verin. Őzgűr Amed’in geridőnűte ihtiyaç duyduğ sizlersiniz. Onun burjuva kalemlerinden beklediği bir şey yok. Olmamalı da…

Bu arada Radikal’de Berrin Karakaş bir değerlendirme yazısı yazmış. Burdan ulaşabilirsiniz http://goo.gl/wRw4C

Mar 13, 2011

Bir Karikatűr űzre Kritik bir Feminist Eleştiri


Bu karikatűr sanki evrensel bir kadın sorununa işaret ediyor gibi gőrűnűyor; değişim.

Değişim diyince dialektik materialist felsefe geleneğinden gelen taa Heraklitos’dan Marx’a ordan Frankfurt Okulu’na, ordan da sosyalist femist felsefeye kadar uzanan hayranlığı olan ben için akan sular duruyor tabii. Ulan kadın doğuştan dialektik materialisttir diyesim geliyor nerdeyse. Hatta hatta kadınların istedikleri değişim nedir sorusuna verilecek olası yanıtlara baktığımıda gőrűyorum ki sorunun yanıtı tek bir şey de değil. Bir çok şey; hatta hatta bitmek tűkenmek bilmeyen bir liste - silsile. O zaman da aslında kadın tam olarak bir dialektik materialist anarşisttir diyesim bile geliyor bu listenin sonsuz ardılını gőrűnce. Asla var olanla yetinmeyen; devamlı daha iyiyi, daha űretkeni, daha sevgiliyi isteyen kadın.

Ama duralım şurda biraz. Soluklanalım. Őncelikle bu yazıda sőzű edilen kadının gűndelik yaşam içindeki sıradan ama çoğunluğu oluşturan bir kadın tiplemesi olduğunun altını çizelim. Ha bu tanımlama diğer “nitelikli” hatunları kapsayan őzellikler taşıyorsa da bi zahmet űzerlerine alınsınlar ve őz eleştiri yapıp kendi kritiklerine yeltensinler.

Şimdi bu kadınların istediği değişim őyle nesnel ve őznel koşullarının analizine yeltenmiş toplumsal bir değişim mi? Valla őzűne bakıldığında őyle değil. Herşeyin başında kadınların istedikleri bu değişim silsilesinin toplumsal değişimle pek ilişkisi yok. Şőyle ki bu istendik değişimler toplumsal boyutta değil alabildiğine mikro dűzeyde ve hatta alabildiğine őzel (ikili ilişki) bir dűzeyde. Kalkıp her bireysel – őzel iliski karmaşık toplumsal ilişkinin bir çekirdeğidir, bunu birbirinden soyutlayamazssınız diye bir argűman da başlatabilirsiniz. Ancak bu yazıda konu edilen ikili ilişkiler bağlamında istedikleri değişimlerin genelde neler olduğuna kısaca bakacak olursak gőreceğiz ki durum hiç de őyle değil. Őrneğin kadınların sevgileden istediği en bűyűk değişim erkeğin “başarılı” biri olması. Başarının kim tarafından nasıl tanımlandığına baktığımızda gőrlecektir ki bu istendik değişim alabildiğine egemen toplumsal yapıyı pekiştirecek, yeniden űretimini sağlayacak şeylerdir. Şoyle karikatűrilize edilebilir bu değişim denen şeyler:

Çalış çok para kazan, bana reklamlardaki yaşam olanaklarını sağla. En yeni űrűnleri al benim mutfağıma ki ben de kendimi o űrűnlerle tanımlayabileyim. O űrűnleri kullanarak gűnlerde, komşuluklarda diğer kadınların ağzına sıçabileyim.

Hatta hatta pek çok kadın gerçek anlamda toplumsal değişim için műcadele edecek sevgiliye “Sana mı kalmış!” diyerek pasifize etmeyi kendine űlkű edinir. Hatta hatta sevgiliyi aşağılamaya kadar gider bu. Yani istendik değişim en sonunda şu istemlere indirgenir:

Sana mı kalmış, sen beni sev! Işini, patronunu sev. Sonra (eğer varsa) benim patronumu da sev!

işin en ironik yanı da varsayalım ki erkek o istendik değişimleri yerine getirse de kadının mutluluğu icin bir garanti değildir. Bu defa da başka şikayetler gelir. Ve bu şikayetler dialektik-materialist bir değişim isteminin yansısı değildir, hem de hiç değildir. Bunlar ezilmiş, yabancılaştırılmış, markete bağlı içselleştirilmiş őzgűrlűksűzlűğűn kadın kimliği űzerinde kaynak bulup ortaya çıkan patolojik bir őrűntűdűr. Ve bunun semptomu da doyumsuz ve kronik bir mutsuzluktur.

Mar 6, 2011

Bütün Türkiyeli Ezilen Kadınlara

Bilmem şair kime adamış bu şiiri ama ben Türkiyeli bütün ezilen kadınlara adamak istiyorum bu blog girişini.
Kanadınızın (artık) kırık olmaması dileğiyle...

Yenik Serçe

I
Yaban
ve asi
dağlara dağılan taylar gibi.
ve yangın
gençliğinin alazında ışıltılı bıçaklar gibi.

Adana’da yollara dizilmiş garlarda,
çığlık çığlığa peronlarda
çocuklar gibiydi gözleri.

/Adı Nevin,
şarap içer, rüzgâr giyerdi geceleyin.../

II
O, kanadı kırık bir kuştu,
beyaza vurulmuştu;
kimseler görmedi bir başka renk sevdiğini.
Kimseler…Görmedi kimseler kirlendiğini...

/Adı Nevin,
hüzün kokar ve korkardı geceleyin.../

III
“Kendini martılarla bir tutma” derdim; “senin kanatların yok. düşersin,
yorulursun, beni koyup koyup gitme ne olursun! ”*

O, kanadı kırık bir kuştu,
gülümserken vurulmuştu.
Kimseler görmedi uçtuğunu.
Kimseler…Görmedi kimseler öpüştüğünü...

/Adı Nevin,
özlem tüter ve ç(ağlardı) geceleyin./

IV
“Işığın” diyordu: Kırılıp düştüğü yerlerden geliyorum; karanlık kördü ve acımasız... Ellerimle kırdım ben de kalan kanatlarımı; kanat- larımı kanatmaktan geliyorum...

V
O bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı. Sonra da çift çıkardık; kar yağardı, biz dinlemez, çıkardık! O kentte bütün sokaklar biz yan yana yü- rümeyelim diye dar yapılmıştı, insanlar dar yapılmıştı, çıkardık!

Kar durmazdı, üşüşürdü saçlarına ve hep bir şeylere ağlardı o karlı havalarda...Avurtlarına çarpan kar taneleri, gözyaşlarının sıcak- lığına çarpıp erirdi... Erirdi... Biz yan yana, yana yana... Yana yana!

/O bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı,
ben yürüsem bütün yollar ona çıkardı.../

VI
Gitti... Kanatları yüreğimdeydi.
Kalan, elimde minyatür bir kuş şimdi.
Yitirdim o aşkın kimliğini;
h ü k ü m s ü z d ü r...

/Adı Nevin,
ihaneti tutuşturduk bir sabahleyin! /
.

* Attila İlhan

Yılmaz Odabaşı

Insan Gibi Yaşamak

"Mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün. Ne kadar acı bunlar.. Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar. Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak. Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir." 
-- E. Cansever

Mar 3, 2011

Ece Temelkuran'dan

Hem ayarları bozuk hem de şişmanlar herkesten!



02 Mart 2011 Çarşamba, 08:14:23; HaberTurk

NE Engin Ardıç'ı ne de Emre Aköz'ü yazar olarak da insan olarak da ciddiye almıyorum. Herhalde ben de onların favorisi değilimdir. Ama mesele buradan çıktı artık. Artık soru şu:
Bu alçalmanın dibi var mı?
Hadi bu adamlar, tıpkı memleketteki, önünü kaşıyıp duran ve kadınların "öpülünce adam olacağını" düşünen binlerce benzerleri gibi, dipsizler. Ama bu yazıları o köşelere koyan editörlerin, genel yayın yönetmenlerinin de mi dibi yok? Komple mi haysiyetsiz gazeteciler?

ERKEK BASIN BUNU YAZAMAZ!
Mehveş Evin birkaç gün önce, "Erkek basın, bunu da yazın" diyerek kadın cinayetlerini elinin ucuyla haber yapan basını eleştirdi. Dün de Kanat Atkaya yazmış Mehveş'in haklı olduğunu. Mehveş de ben de biliyoruz ki bu basının içi, dışarıdan göründüğünden çok daha fazla erkekçidir, sapına kadar maçodur ve hatta kadın düşmanıdır. Mehveş de ben de birçok kadın arkadaşımız gibi bu dünyada ayakta kalmak için epey uğraştık. Ayakta kalmak zorunda olduğumuz için de adımız "mahallenin feministine" çıkıp da iyice lafı dinlenmez olmamak için bazen susup bazen konuşmayı da öğrendik. Az canımıza okunmadı bu âlemde bizim. Biz birbirimizin canına az okumadık, o da var.

AH BU BASININ İÇİ!
Neden? Çünkü tecavüz haberleriyle dalga geçilen yazı işleri masaları vardır. Küçük kızlara yapılan tecavüzler hakkında şaka yapabilen adamlar ve bu şakalara kikirdeyen kadınlar vardır. Çalıştığımız gazetelerde erkeklerin bu tür belden aşağı esprilerine, bin çeşit aşağılık, kadın düşmanı şakalarına kah kah kah gülebilen genç kadınlar vardır. Arka sayfa için kadın poposu fotoğrafı gerektiğinde erkek dünyasına yaranmak için ayakları kıçına vura vura koşturup popo fotoğrafı bulabilen kadınlar vardır.
Eylemde bebeğini düşüren genç, öğrenci kadın hakkında "Demek hem sosyalist, hem de orospu!" diyebilen, sizin dışarıdan bakınca adam sandığınız, allame-i cihan bildiğiniz adamlar vardır. Ama bu müptezelliğin bu kadar ortalara saçılması... Bari bu olmasın. Bari pislik içeride kalsın. Bari Engin Ardıç çıkıp "Çirkin, kara kuru solcu kızları öpseydin sana yumurta atmazlardı Emre Aköz'cüğüm" diye yazı yazmasın, yazamasın. Bunun ötesi ne? Bunun ötesi o "öpme" lafıyla kastettiği fiili adlı adınca yazmak...
O kızların sizin gibi ayarsız şişkolardan tiksineceğini hiç aklınıza getirmiyor oluşunuz ancak kendinizin meczubu olmanızla açıklanabilir. Büsbütün gitmiş kafa, Allah selamet versin!

DOĞRU AHMET YAZILARI
Bıktım yahu! Beni, benim gibileri böyle yazılar yazarak kendi müstekreh zihin seviyelerine çeken bu adamlardan ve bu kadınlardan bıktım. Ne yazıyorum şimdi ben? "Kadını aşağılayan yazılar yazmak yanlıştır." Bunu yazıyorum. Bu basit, ilkel cümleyi yazıyorum aslında. Çünkü bu ülke, bu ülkenin meseleleri beni, bizi böyle antin kuntin, "doğru Ahmet" yazıları yazmak zorunda bırakıyor. Zaten siyasi vaziyet yüzünden her lafımızı kuyumcu kantarında tartıyoruz, canımız sıkkın; bir de böyle bayağılıklarla uğraşıyoruz.

SİZ HAYSİYETSİZ MİSİNİZ?
Arkadaş! Sevgili editörler, muhterem genel yayın yönetmenleri! Bir millet topyekûn kadınlarına ve çocuklarına karşı taarruza geçmiş, her gün en az bir kadın öldürülüyor ve kim bilir kaç çocuk ensest kurbanı oluyor. Bir şehrin neredeyse bütün ileri gelenleriyle üzerinden geçtiği 14 yaşındaki N.Ç. ile ilgili "Reddedebilirdi, kendisi istemiş" yollu bir mahkeme kararı veriliyor, o da yetmiyor mahkeme "Müsterihiz" açıklaması yapıyor iftiharla.
Bu memleketin üniversitelerinden birinde dekan diye koltuğa oturttukları bir adam, dekolte ve tecavüz arasında illiyet rabıtası kuruyor, bilimsel milim-sel süsler vererek suratına. Başörtülü yazar kadınlar, bu saçmalığı eleştirdiği için Ergenekoncu ilan ediliyor. Kadın cinayetlerine, utanmadan, hâlâ "Cinnet!" başlığı atıyor gazeteler, bu cinnetlerde niyeyse hep kadınların öldürüldüğüne hiç şaşırmayarak.
"Hayatım tehlikede" diye mahkemeye başvuran kadınları bile korumayan (koruyamayan değil, isteyerek ve bilerek korumayan) bir devlet var elimizde. Bu ahval ve şerait içinde işte iki cingöz çıkmış, bu duruma göbeklerini tuta tuta gülüyorlar. Genç kadınların "öpülerek" kendilerine getirilmesi gerektiğini konuşuyorlar köşe yazılarıyla.
Siz kendinizi bu adamlarla aynı mesleği yaparken görmek istiyor musunuz? Yok mudur bunun bir dibi? Bu iki adam istifa etsin demeyecek mi hiç kimse? Bu kadar mıyız biz? Bu kadarcık mıyız? Bu kadar düşkün, kötürüm ve zavallı mıyız?

http://www.haberturk.com/yazarlar/606244-hem-ayarlari-bozuk-hem-de-sismanlar-herkesten

Mar 1, 2011

Bedel

Yıllardan sonra bir öğrencim daha Facebook aracılığıyla buldu beni. Sonra da şunları yazdı.
Sizlerden sonra ben  ...... Üniversitesi'ni kazandım.Okul süreci, gözaltılar, işkenceler, cezaevleri... derken bitti işte :))  Diyeceğim şu ki; Sizler sadece derslerimize girip çıkan,yazılı yapıp not veren kişiler değildiniz,değilmişsiniz... Meğer sizlerin oturmanızdan,kalkmanızdan,teneffüste öğrencilerinizle basketbol oynamanızdan,bekar evinizi öğrencilerinize hatta halka açmanızdan,neler öğrenmişiz farkında olmadan... Aslında o kadar uzatabilirim ki... Bu saydıklarım ve sayamadığım onca nedenden sebep,size kocaman bir teşekkür borçluyum ve zamanıdır artık,borcumu ödeyeyim :)))
Yüreğimde tarifi belirsiz ince ve keskin bir sızı belirdi. Bir öfke ardından. Sonrası bir küfür kasırgası… Ne ağırdır ulan bu ülkeyi sevmenin bedeli. Ne ağır!

Ne ağırdır iyi bir eğitici olmanın bedeli. Çok üzgünüm sevgili B.
 
Hiç kimse senin yaşadığını yaşamak zorunda kalmasın diyeydi benim müfredatım.