Pages

Sep 6, 2008

Ramazan - Saygı - Bireysel Özgürlük

Ramazan daha gelmeden tehditleri őnceden gelmiș korku atmosferini yaratmıștı. Őğretmenler odasında yalnız oturuyordum. Inançlı müslümanlardan biri müdür muavini ile girip odaya dıșarda bașlayan sohpetlerine devam ediyorlardı. Ya da planları őyleydi. “Yok canım kimse sigara içemez burada.” Baktım. Bakmadılar. Sanki yokmușum gibi. “Hocam tehditiniz bana ise, üzgünüm ama ben sigara içeceğim sen de sıkıysa bana sigara içirtme” dedim. Hatırlamıyorum sonrası nasıl gitti. Kavga etmedik ama orası kesin.

Sonra Ramazan geldi. Ilk gündü. Herzamanki gibi kahvaltıdan sonra okula doğru yola çıktım. Ilk sigaramı yakmıștım. Sonradan da őğreneceğim: Ramazanda açıkça oruç yiyen kasabanın ilk delisi benmișim. Çocuklar dehșet içindeydiler. Daha őğretmenler odasına girmemiștim ki müdür muavini yanıma geldi ve Ilçe Milli Egitim Müdür yardımcısının beni çağırdığını sőyledi. “Ne o dedim! Beni rüyasında mı gőrmüș? Sőyleyin dersim var. Dersden sonra giderim”dedim. Müdür muavini bunun onu kızdıracağını sőyledi. Ben de onun keyfinin eğitim ve őgretimi engellememesi gerektiğini sőylediğimi ona sőylemesini sőyledim ve dersime gittim. Őgrenciler suskundu. Tenefüsde őğretmenler odasına doğru giderken baktim ki MEB Ilçe Müdür yardımcısi beni bekliyor. Hocam konușalım dedi. Müdür muavinin odasına gittik. Kapıyı kapadı. “Hocam siz bilgili insansınız. Toplumda bireylerin birbirine saygısı șartttir” gibi laflar etmeye bașlamıștı ki sőzünü kestim “Iște bu nedenle sizin bana saygı duymanız gerekiyor” dedim. Ben siz oruçsunuz diye mi yemek yiyorum ki size saygısızlık olsun. Siz oruçsunuz diye mi sigara içiyorum. Ben Ramazandan őnce de sigara içiyordum șimdi de sigara içiyorum. Siz oruç tutuyorsunuz diye benim de oruç tutmamı istemeniz ya da oruç tutmadığımı saklamamın zorunluluğunu bana dayatmaniz olsa olsa birey olarak sizin benim üzerimde baskı kurmanızdır. Bu anayasaya da aykırıdır. Devlet memurlar kanununa gőre de aykırıdır. Siz gőrevinizi kőtüye kullanıp benim üzerimde baskı kuruyorsunuz” dedim. Ürker gibi olmuștu. “Yok canım, arkadașça sőylüyorum” gibi laflar etmeye bașlamıștı. Siz benim arkadașım değilsiniz. Olamazsanız da. Ayrıca benim arkadașım beni MEB Ilçe merkezine ayağına çağırmaz. Müdür odasına beni çağırıp, kapıyı kapatıp, benimle bir amir sıfatı ile konușamaz” dedim ve çıkıp dersime gittim.

Iki gün sonra da ilçedeki Imam Hatip Lisesinde ders őğreteceğime dair bir belge geldi. Imam hatip’e yeni bir müdür gelmiști. Güreșçi ve militan-vari bir adammıș demișlerdi. Tanıșmamıștık. Hemen anlamıștım, adam őzel talepte bulunmuștu herhalde beni islah etmek için. Bir de imam hatipde ders verip oruç yemek de iyice bir kafa tutmak olacaktı hani . Ama őte taraftan eğer sigara içmesem (oruçlu gibi gőrünsem, ya da saklasam oruçlu olmadığımı) kendime hiç saygım kalmayacaktı. Őlsem de içecektim. Içmeyecek olsam da içecektim. Imam Hatip’in őğretmenler odasına girdim. 4 ya da 5 őğretmen vardı. Çıkardım sigaramı yaktım. Odada kimse kalmamıștı. Sonra müdür geldi, șőyle çatık kașlarıyla bana bir baktı ve

- Siz hoca mısınız ?
- Diğerlerine benzemiyorum. Benzemetiniz galiba ama evet hocayim. Ya siz kimsiniz?
- Ben yeni okul müdürüyüm.
- Ben de benzemetim! Liseden geliyorum.
- Hocam odamda konușalım.
- Siz gidin sigaram bitince gelirim.
- Sigaranızla gelin.
- O zaman olur.

Odasında da o kaba-saba dayı-vari konușan adam saygın bir entellektüel oluvermiști birden. Saygı üzerine ve saygının demokrasi gibi çoğunluğun azınlık üzerinde mutlak tehakkümmünün olmadığını konuștuk. Sonra da

- Hocam yine de içmeseniz?
- Yok hocam ben içerim. Bu benim zar zor sahip olduğum kısıtlı őzgürlüklerimden biri. Siz ister MEB’e gidin ister cihada.

Hafta sonuna doğru - Cuma günüydü sanırım - Imam Hatip’de oğretmene ihtiyaç olmadığına dair bir belge daha gelmiști…

Ortaokullu çocuklar gelip sorardılar: Hocam niye oruç tutmuyonuz? Derlerdi. Ben de “yahu çok karnım acıkıyo ondan “ derdim. Sonra őglen arasında elimde bir somun ekmek yemeğe -eve-giderken ortaokullu çocuklar arkamdan bağırırlardi:

“Afiyet olmasın őğretmenim!”

Sonra lise üçdeki bazı őgrenciler de bana őglen yemeğinde eșlik etmeye bașlamıșlardı.

“Ulan hani oruç tutuyordunuz” dediğimde de

“Hocam babadan korkuyoz yaaa!” derlerdi.

Eminim babaları da komșulardan ya da kahvedeki arkadașlardan…

Aug 30, 2008

Sokal Şakası

Social Text (Sosyal Metin) adıyla bilinen ve ancak çok güçlü makalelerin yayınlanma şansını bulduğu bu sosyoloji dergisinin 1996 yılı bahar ve yaz ayları sayısının 217-252 sayfaları arasında bir makale yayınlandı. Makalenin başlığı: “Sınırları aşmak: Quantumlu yerçekiminin transformatif yorumuna doğru” idi ya da orjinal adıyla "Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity."

Makaleye nerdeyse ödül verilecekti ki Alan Sokol diye bir adam çıktı ortaya. New York Universitesinde bir fizikçi olduğunu ve bu makaleyi kendisinin yazdığını ama makalede yazılanların hiç bir anlam ifade etmediğini, bütünüyle saçma sapan bir kelime ve kavram oyunlarından oluştuğunu söylüyordu. şaşırmıştı makalenin yayınlanmasına. Sanıyordu ki makalelinin daha ilk paragrafında yazılanların bir şaka, parodi olduğu editorler tarafından anlaşılacaktı. Anlaşılmadı. Böyle bir saçmalıkla dikkatleri üstüne çekebileceğini de hesaplamıştı ancak.

Niye mi yaptım? Itiraf ediyorum, ben utanmaz arlanmaz bir eski solcu olarak şu postmodernistlerin yapı sökümcü analizlerinin işçi sınıfına nasıl yardım ettigini hiç anlayamadım. Ve ben eski kafalı bir bilimci olarak benim dışımda benden bağımsız bir fiziksel gerçekliğin ve onun doğru bilgisinin var olduğuna naifce inanlardanım. Ayrıca o gerçekliği keşfetmenin de benim işim olduğuna inananlardanım.

diyordu.

Aug 26, 2008

Çocukluk ve Post Travmatik Türkiye Sendromu

Irak’taki őlümlerin çetelesini tutan siteye gőre 2007 yılı içinde 658 çocuk őldürülmüş. Çocuklar savaşın kirli yüzünde hep gőzden kaçan unsur olur diyordu Garcia-Navarro NPR’ın sabah programında.

Çocuklar şiddete maruz kalmaktan ya da şiddete tanık olmaktan kaynaklı travmalar yaşıyorlar.
Gőzümün őnünde birinin őldürüldüğünü gőrdüm

diyor 12 yaşindaki bir çocuk. Bir diğeri
Geceleri karabasanlar gőrüyőrum

diyor. Őldürülmenin yanısıra, çocuklar ayrıca tecavüz, kaçırılma, ve işkenceye de maruz kalıyorlar.
"Nefes almakta zorlanıyorum. Sık sık kendimi panik içinde buluyorum. Her an biri evimize saldıracak sanıyorum” diyor biri.

Çocuklar travmayla daha iyi baş edebilsinler diye Bağdat’ta bir merkez açılmış. Geleceğe umutlu bakmaları, korkularını bir an için de olsa unutmalarını, ya da resimle, oyunla, müzikle yaşadıkları korkunç şeyleri dışa vurarak varolmalarına yardım etmeyi amaçlıyor bu merkez. Bilmiyorum bu merkez ne kadar yardımcı olacak bomba gürültüleri arasında top oynayan bu çocuklara. Ama hiç yoktan iyidir diyorum yine de. Hiç yoktan iyidir. En azından birileri sizler őnemlisiniz, sizleri seviyoruz, biz sizin sağlığınız için kaygılanıyoruz diyor.

Bunları dinlerken kendi çocukluğum geçti gőzlerimin őnünden. Gazeteci standinin őnünde iplere asılı duran Günaydin gazetesinin ilk sayfası. Nerdeyse kan damlayacak sayfadan. Őylesine kanlı. Kızıldere katliamı olduğunu sonradan őgreneceğim.

Sonra herkesin kulağı “ajans heberleri”nde. Devletin astığı gencecik çocuklar. Sonra 12 Eylül.

Őldürülecek, gőzaltında kaybolacak, iskenceden geçecek, herhangi bir kimlik kontrolünde kaybolacak kadar büyümüştüm de… Kalabalık caddelerde telsiz cızırtıları. Güpegündüz caddenin ortasında alınıp gőtürülenler. Beyaz renk Reno arabalar. Plakasız Murat 124’ler. Kafalara inen silah kabzaları.
Milli Güvenlik dersine giren o hep ővünerek oğlunun Amerika’da olduğunu sőyleyen yarbay yazdığım kompozisyon yüzünden sıkıyőnetim komutanlığına adımı vereceğini sőylemiş lise üçüncü sınıflara. Okula gidememiştim bir hafta. Her askeri Jip gőrmede yüreğin yerinden oynaması. Oysaki Jiple almazlar normalde. Ama korku. Korkuya sőz geçmez ki..

Ya geceler! Uzun kış geceleri… Ekim geceleri… Kasım, Aralık geceleri… O başka bela…
Alıp gőtürecekler
Yastığım aranacak sıcaklığımı

Diye yazmıştım.


Sonra dağın birden bire umut oluşu vardı. Uzaktaki, hiç gőrmediğim, adını hiç duymadığım dağların kurtuluş oluşu. Daha güvenli gőrünüyorlardı bizim şehirden, semtten, mahalleden, sokaktan. Belki de őlüme kurtuluş demeye başlamıştım kimbilir. Ya őldürmeye? Yok yok yapamazdım. Insan yaşamına kastedmeyi ne kıçım yedi ne de beynim.

Ya biri çıksaydı?

Ya biri çıksaydı “hadi!” deseydi?

Gider miydim?

Kaç çocuk travmayla büyüdü 70’lerden 80’lerden 90'lardan beri? Kaç kürt çocuğu őldürüldü? Kaç çocuk işkenceden geçti? Çocuklarının hesabını soramadı bu ülke. Çocuklarını koruyamadı. Daha iyi büyüsünler diye merkezler açmadı. Belki bu yüzden 23 Nisanlarda ağlarım ben. Çocukluğumuzun içine edenler gőzlerimizin içine baka baka bayram kutlarlarken ağlarım ben.


Sahi ne diye yazdım ben şimdi bunları? 12 Eylül yıldőnümü mü yaklaşıyor ne!