Kısa bir sűre için memleketteydim, Izmir’deydim (Izmir’li değilim ama memlekettir Izmir bana). Yazılabilecek ne çok şey var. Her kőşesi bir başka hikaye, bir başka masal, bir başka myth. Tűrkiye Frankfurt Okulu için harika bir labroutavar olabilir aslında. Ne diye teorik çalışmiyoruz ki bunca material varken?
Biliyorum biliyorum mevzuat izin vermez.
Nasıl da kalabalıklaşmış. Nasıl da hareketli. Sanki bir kampanya var her yerde. Genç nűfusun yoğunluğu mu, ekonomik yaşamdaki hareketlilik mi, sosyal yapıdaki hareketlilik mi, yoksa bűtűn herşeylerin toplamı mı? Evet evet hepsinin toplamı.
Atatűrk ve bayrak: Içim dışım bayrak ve Atatűrk oldu resmen. Başını nereye çevirsen Atatűrk ve bayrak. Sanki seferberlik var. Sanki koca şehir bir fetişizme tutulmuş. Manyak mısınız lan? Ipe sapa gelir başka işiniz gűcűnűz yok mu allasen?
Insanlar kokuyor. Evet gűzel kadınlar ve kızlar bile kokuyor. Yok mu parfűműnűz ya da ter kokusuna karşı bir kozmetiğiniz diye saçmalamayacağım tabii ki. Çűnkű biliyorum ki ekmeğe yetmiyor birilerinin parası. Hatta tűp alamadığı için kış aylarında bir ay banyo yapamayan da biliyorum.
Ne çok sigara içiliyor. Açık havada bile ikinci elden sigaranın ne mene bir şey olduğunu yeni őğrendim. Sağınızdaki masada birileri sigara içiyor diye yer değiştiriyorsunuz iki dakika geçmiyor ki kaçtığınız tarafta birisi sigara yakmasın…6 yıl oluyor sigarayı bırakalı. Hiç őksűrmedim-aksırmadım ama iki haftada őksűrűp-aksırmaya başladım…
Devlet daireleri hala iş takibi yapan insanlarla dolu. Ve orda sadece soruları yanıtayan bir sűrű insan çalışıyor. Işsizlik için iyi ama inanın o denli insan gűcű aynı zamanda korkunç bir işgűcű kaybı… Ve en őnemlisi devket dairelerinde iş gerçek anlamda kayda değer bir iş yapılmıyor. Bir oyun gibi…
Yemekler, sebze ve meyvelerin tadı. Himmm… Insana yaşama sevinci veriyor. Hele hele sabahın serinliğinde yiyeceğiniz bir kaç incir ya da şeftalinin doyumu anlatılır gibi değil..
Trafik! Iğrenç. Afferim kapitalizme nasıl da herkese bu koşullarda araba satabiliyor. Insanlar nasıl satın alabiliyorlar! Ama gerçekten herkesin araba sahibi olmasına gerek yok Izmir’de. Araba sahibi oldukça gidilecek yere ulaşmak daha da uzuyor. O trafik olmasa daha kısa sűrede gidilir gidilecek her yere..
Yine de insanlar onca olumsuzluklara rağmen her fırsatta yaşama sarılabiliyor, eğlenebiliyor, umutlu olabiliyor… çűnkű çűnkű hala insan yanını yitirmemiş çoğunluk…Ve onca yoksulluğa rağmen yoksunluk yaşamıyorlar çűnkű gőnűlleri zengin..
Pages
Oct 13, 2011
Sep 28, 2011
Belki Yine Gelirim
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.
Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
Ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü
Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
Kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
"Tükürsem cinayet sayılır" diyordu birisi
Tükürsek cinayet sayılıyor artık
Ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların
Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense
Ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
Alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
Kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
Ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
Okuduğum bütün kitaplar paramparça
Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler
Bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma
Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
İçimde zaptedilmez bir kırma isteği
Dizginlerini koparan bir at sanki bu
Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim
Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
Ahmet TELLİ
Sep 12, 2011
12 Eylül ve Utanç Tarihi
Sahi darbecilerin yargılanması meselesi ne oldu?
Hani yargılanacaklardı?
12 Eylül üzerine ne çok șeyler yazıldı. Ișkenceler, gözaltılar, idamlar, gözaltında kaybolmalar, ve daha niceleri. Yazılanların coğu bu yașananlara soyut, teorik, politik yaklașımlardı. Gündelik yașamın olağan bir parçası haline gelen bu kavramlarla birlikte söylemlerde duya duya duyarsızlaștık olup bitenlere. Birine ișkence edildi denince ișkencenin boyutlarını düșünmeden-hissetmeden “vah, vah yazık olmuș”lu serzenișlerele geçiștirir olduk. 12 Eylül eșittir ișkence ya da 17 yașda çocukların asılması ya da göz-altılar çok bir șey anlatmıyor artık. Hele hele 12 Eylül’de çocuk olanlara, 12 Eylül ve sonrasında doğanlara hiç mi hiç bir șey anlatmıyor.

Dün Yılmaz Odabașı’nın Daktilo adlı yazısını okuyunca, “Dünya atomlardan değil, hikayelerden olușur” sözü geldi aklıma. Evet sosyal dünyayı en iyi bireylerin tek tek yașadıkları ve hissettikleri olușturur. Atomlar değil, masa bașında belli ilkelere göre yazılmıș resmi tarihler değil, tek tek Ahmed’in, Mehmet’in, Ayșe’nin, Yılmaz’ın, Zilan’ın hikayeleri olușturur bizim dünyamızı. Yașadıklarımıza tanıklığı bir tek onların gözleri, kulakları, ve yürekleri anlatabilir. Gözleri bağlıyken yașadıkları korku anlatır. Bağırmaktan kendi sesindeki çığlığı tanıyamaz olmușluk en iyi anlatır. Kendi sesini yitirdiği anda yeni seslerin dünyasına giriș en iyi anlatır. Yaklașan ya da uzaklașan ayak sesleri. Ișkencecinin sesi. Ișkencecinin sigarasının dumanını üflerkenki ses. Ya da Yılmaz’ın anlattığı gibi bir daktilo’nun mühürlenmiș sesi…
O katiller ve ișkenceciler ve "asmayıp da besleyelim mi?" diyen pașalar yargılanmazlarsa tarihi kaçamayacağımız bir utanç tarihi olacak bu ülkenin…
Subscribe to:
Comments (Atom)
