mutsuzluktan söz etmek istiyorum
dikey ve yatay mutsuzluktan
mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
sevgim acıyor
biz giz dolu bir şey yaşadık
onlar da orada yaşadılar
bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak
en başta mutsuzluk elbet
kasaba meyhanesi gibi
kahkahası gün ışığına vurup ta
ötede beride yansımayan
yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
öbürünün bir kadından aldığı verem
bütün ishanlarının tarihçesi
bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor
yazık sevgime diyor birisi
güzel gözlü bir çocuğun bile
o kadar korunmuş bir yazı yoktu
ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
gemiler gene gelip gidiyor
dağlar kararıp aydınlanacaklar
ve o kadar
tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
sonbahar geldi hüzün
kış geldi kara hüzün
ey en akıllı kişisi dünyanın
bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
kimi sevsem
kim beni sevse
eylül toparlandi gitti işte
ekim falan da gider bu gidişle
tarihe gömülen koca koca atlar
tarihe gömülür o kadar
turgut uyar
Pages
Apr 6, 2012
Apr 5, 2012
12 Eylül'ü Yargılamak
Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanması bașladı. Bir çoğumuz için bunun gerçekleșmesi hiç mi hiç olasılık dahilinde bile görünmüyordu. Bunun için yılmadan uğrașan bütün gruplar ve bireyler bir övgüyü hak ediyor. Korkunç bir șey bu. Pașalarını yargılamayı bırakın yargılama teșebüssüne bile girebilmesi bu ülkenin sosyal evriminde korkunç bir zıplamadır.
Insanların coșkusundan mıdır, meseleyi sulandırmasındır mıdır, eleștirel mantıklarından mıdır nedir pek anlayamadım ama birileri sağda solda diğer yargılanması gerekenleri de sıralamaya bașladılar. Birileri 12 Eylül'ün iktisadi programının yargılanması gerektiğinden söz ederken, birileri 12 Eylül medyasının da yargılanması gerektiğini ve hatta bu medyanın hala aktif bir șekilde ülkede varlığını sürdürdüğünü iddia etti. Bașka biri de ya Anayasa’ya %90’nın üzerinde evet diyen o kalabalığı kim yargılayacak diye soruyordu.
Aslında hiç de fena değil bu sorgulayan akıl. Ve düșününce gerçekten de 12 Eylül yargılanırken bu ve benzeri doğrudan ilișkili olguların da sorgulanması gerektiği pek de mantık dıșı görünmemektedir. Ancak sanki bir ciddiye almama havası var bu eleștirel gibi görünen tavrın ardında. Bir kafa karıșıklığı var. Karıșıklık da sorgulama ve yargılama kavramlarının serbest çağrıșımında meydana gelen bir kısa devre olabilir gibime geliyor. 12 Eylül’ün ekonomisinin, halkın korkaklığının, medyasının göt yalayıcı tavırlarının sorgulanması ve yargılanması mahkemeden once bilimsel kurumlarda araștırmalarla ve sonra da sokaktaki insanın bu meselelere dair duyarlılığı ile olması gereken bir șeydir. Bunun sonucunda hukuğu ilgilendiren birșeyler çıkarsa ki büyük bir olasılıkla çikar, onu da mahkemelere havale etmek kaçınılmazdır. Yani o sorgulanması/yargılanması istenen șeylerin yeri (asıl sorgulanma yapılacak yeri) mahkemeler değildir; bilimsel araștırmalardır ve toplumun vicadı ve ahlakıdır.
Ve ișin ilginç yanı bu olgular 12 Eylül’ün ilk gününden beri sorgulanıyor aslında ama toplumdaki ve kurumlardaki kokușma ve çürüme öylesine bir durumda ki bunlar bir yapısal değișikliğe sebep olamıyor. Böyle olunca da hiç bir șey değișmeden sadece/yalnızca çürüme devam ediyor. Yani “Hele bi durun bu adamlar bir ciddi ciddi yargılansın. Hele bütün dikkatinizi ve enerjinizi bu olaya odaklayın da bu yakalnmıș tarihi fırsatı da yüzümüze gözümüze bulaștırmadan bir ilerleme kaydedelim” diyesi geliyor insanın.
Yahu hele bi durun biraz ne olur… Biz hala gerektiği gibi ișkenceci ve katil polisleri bile yargılamayı becerememișken ne olur bari șu fırsatı iyi değerlendirelim…
Insanların coșkusundan mıdır, meseleyi sulandırmasındır mıdır, eleștirel mantıklarından mıdır nedir pek anlayamadım ama birileri sağda solda diğer yargılanması gerekenleri de sıralamaya bașladılar. Birileri 12 Eylül'ün iktisadi programının yargılanması gerektiğinden söz ederken, birileri 12 Eylül medyasının da yargılanması gerektiğini ve hatta bu medyanın hala aktif bir șekilde ülkede varlığını sürdürdüğünü iddia etti. Bașka biri de ya Anayasa’ya %90’nın üzerinde evet diyen o kalabalığı kim yargılayacak diye soruyordu.
Aslında hiç de fena değil bu sorgulayan akıl. Ve düșününce gerçekten de 12 Eylül yargılanırken bu ve benzeri doğrudan ilișkili olguların da sorgulanması gerektiği pek de mantık dıșı görünmemektedir. Ancak sanki bir ciddiye almama havası var bu eleștirel gibi görünen tavrın ardında. Bir kafa karıșıklığı var. Karıșıklık da sorgulama ve yargılama kavramlarının serbest çağrıșımında meydana gelen bir kısa devre olabilir gibime geliyor. 12 Eylül’ün ekonomisinin, halkın korkaklığının, medyasının göt yalayıcı tavırlarının sorgulanması ve yargılanması mahkemeden once bilimsel kurumlarda araștırmalarla ve sonra da sokaktaki insanın bu meselelere dair duyarlılığı ile olması gereken bir șeydir. Bunun sonucunda hukuğu ilgilendiren birșeyler çıkarsa ki büyük bir olasılıkla çikar, onu da mahkemelere havale etmek kaçınılmazdır. Yani o sorgulanması/yargılanması istenen șeylerin yeri (asıl sorgulanma yapılacak yeri) mahkemeler değildir; bilimsel araștırmalardır ve toplumun vicadı ve ahlakıdır.
Ve ișin ilginç yanı bu olgular 12 Eylül’ün ilk gününden beri sorgulanıyor aslında ama toplumdaki ve kurumlardaki kokușma ve çürüme öylesine bir durumda ki bunlar bir yapısal değișikliğe sebep olamıyor. Böyle olunca da hiç bir șey değișmeden sadece/yalnızca çürüme devam ediyor. Yani “Hele bi durun bu adamlar bir ciddi ciddi yargılansın. Hele bütün dikkatinizi ve enerjinizi bu olaya odaklayın da bu yakalnmıș tarihi fırsatı da yüzümüze gözümüze bulaștırmadan bir ilerleme kaydedelim” diyesi geliyor insanın.
Yahu hele bi durun biraz ne olur… Biz hala gerektiği gibi ișkenceci ve katil polisleri bile yargılamayı becerememișken ne olur bari șu fırsatı iyi değerlendirelim…
Apr 1, 2012
Eğitim, Eğitmen, ve Dil Meselesi
Sırrı Süreyya Önder’in aşağıdaki konușmasında kullandığı yöntem
(Latince bilmeyen bir gruba Latince’de yazılmış bir şiir okuması ve onları bilmedikleri bir dilde karşıdakini anlamaya
çalışmanın zorluğunu deneyimlemeye davet etmesi) çok kültürlü eğitim
politikaları ve felsefesinin kaçınılmazlığını çok güzel ortaya koyuyor. Bu
örnek karșısında bir an olsun durulup bir empati kurmaya çalıșmıyorsanız siz
sadece ruhunuzu değil beyninizi de șeytana satmıșsınız demektir.
Her şeyin başında birinin anadilini yasaklayarak eğitimeye
çalışmak eğitim kavramının kendisiyle çelişmektedir. Buna eğitim denemez; bu
kolonileştirmedir, bu asimilasyondur, bu beyin yıkamaktır, bu çocuğun zihinsel
gelişmesinde yara açmaktır.
Bu konudan hareketle biraz őğretmenden őğretmenlikten sőz
etmek istiyorum. O, 657 sayılı yasaya
dayalı őğretmenlikten değil, yűrekte olan őğretmenlikten sőz etmek istiyorum; hani
őğretmeyi seven, őğretirken őğrenen, őğrencinin kendi potensiyellerini en
sağlıklı ve en yetkin biçinde geliştirebileceği bir őğrenme atmosferi yaratma
çabası içindeki őğretmenlikten. Yani
bűtűn olanaksızlıklara bűtűn yasakçı mevduat ve műfredata rağmen verilen
çabadan sőz etmek istiyorum.
Iyi bir őğretmen iyi bir eğiticidir. Őğrenme ve őğretmeyi
kendine hedef seçendir. Őğrenme ve őğretmenin en iyi biçimde gerçekleşmesinin
sınıfın dőrt duvarlarının dışında olup bitenle ilişkisini bilir. Ve bunlar genelde yılın őğretmeni
seçilmeyenlerdir. (Yılın őğretmeni
seçilenler var ya onlar daha çok kıç yalamada iyidirler, idareyle ve egemen
otoriteyle barışık oldukları için ődűl alırlar. Onlar daha çok istendik insan
tipi yaratmada etkin rol oynadıkları için ődűllendirilirler. Yoksa çocuğun
yetenkleri ve potensiyellerini çocuğun ilgisi doğrultusunda zenginleştirmeye
amaçladıkları için değil. )
Iyi bir eğitici toplumsal bűtűn olayları műfredatının
sűzgecinden geçirendir ya da duruma gőre tersini (műfredatı olayların sűzgecinden geçirendir . Őrneğin, iyi bir eğitmen erkek egemen kűltűrű direkt ve dolaylı
yoldan destekeleyecek dil kullanmamaya çalışır; Cinsiyet ayrımcılığı yapmaz; okulda,
derste, sırada sınıf ayrımcılığı yapmaz;
Militarizme destek verecek tutumlardan kendini arındırır. Őğrencinin iyi bir asker
değil iyi bir dűnya vatandaşı olarak yetiştirmenin koşullarını olanaklı
kılmaya çabalar. Hatta hatta çocuğun evden, sokaktan getirdiği yanlış kűltűrel őğeleri bilinçli ya da
bilinçsiz bir biçimde pekiştirmemeye çalışır.
Nefret duygularına sınıfında yer vermez.
Dil meselesine yeniden dőnersek. Kuşkusuz ki őğretmeni (Tűrk ya da Kűrt) kısıtlayan kurumsal ve yasal koşullar vardır. Ve őğretmen bunlarla diğer uygun kanallar aracılığı ile (sendika, dernek, vb.) műcadelesini sűrdűrűrken ırkçı ve adaletsiz sistemin bir uzantısı olmamaya da çalışır. Őrneğin anadilde çocuklara eğitim verecek donanıma sahip değildir, olsa da yasalar karşısında bunu yapaqmaz çunkű dersi Tűrkçe işlemek zorundadır, ve Tűrkçeyi o Kűrt çocuklarına őğretmek zorundadır. Bunu yaparken dayak ve aşağılama kullanarak çocuğun bilmediği bir dil őğretilmemesi gerektiğini bilir. Tűrkçeyi őğretirken Kűrtçenin de Tűrkçe kadar iyi bir dil olduğunu çocuğa hissetirirse, çocuğun bilişsel gelişimini doğrudan etkileyecek őzbenliğini de gűçlendirmiş olur. Çocuğun kendine, kendi anadiline, kendi kűltűrűne saygısını zedelemeden yapılan eğitim o faşizan, o çocuğun kimliğini yok etmeyi hedef almış politikaları nőtrlemede bir katkı olacaktır.
Subscribe to:
Posts (Atom)
