Thursday, December 17, 2009
Saturday, December 12, 2009
Vatan haini kimdir nedir?

Yıllardır bu memlekette en çok duyduğumuz laftır, vatan haini. İtilir kakılırken, aşağılanırken, aramızdan bazıları tek tek tenhada, pusuda öldürülür, gözaltında kaybedilirken, bazılarımızın cinsel organlarına elektrik bağlanırken, bazılarımız çırılçıplak soyulup üstüne tazyikli soğuk su boca edilirken, bazılarımız ikişer üçer, beşer onar evlerde yargısız infaz edilirken, bazılarımız gruplar, kitleler halinde katledilirken.
Ne tuhaftır ki, vatan haini, Türkiye Cumhuriyeti’nin seksen küsur yıllık tarihinde en bol ürettiği şeydir.
Ve şimdiye kadar bu memlekette devlet ağzı ve Teşkilatı Mahsusa yalakası medya tarafından vatan haini diye suçlanmış olanların hiçbirinin olmadığı şeydir.
Peki, memleketimizde bu canlı türü bulunmaz mı?
Vardır. Boldur. Fakat onlara vatan haini denmez.
Ekmeği ucuza satmaya kalkan fırıncıları vuran, vurduranlar vatan haini değil midir meselâ? Böyleleri için bu lafın kullanıldığına hiç şahit olmadım.
Özensizce, sorumsuzca imal edilmiş kalitesiz malları yüksek gümrük duvarları arkasında onyıllarca bize sokuşturanlar, onlara kol kanat gerenler, karşılığında çıkar sağlayanlar, vatan haini sayılmaz mı?
“Aa, ne hoş, kriz oldu!” diye haykırarak ilk günden binlerce çalışanını sokağa atan şirket yöneticileri, patronlar, affedersiniz, nedir, vatan haini değilse? Kendi kârı için insanların ölmesine göz yumanlar? Kullanıcı adı: sermaye, şifre: tuzla.
Türkiye’de bilimin, özgür düşüncenin gelişmemesi için Türk Millî Eğitimi denen cehalet üretme mekanizmasını şekillendirmiş olanlar, bunu koruyanlar, kollayanlar vatan haini değil midir? Koca toplumu manen, zihnen sakat bırakmak eğer bilinçli bir stratejiyse –ki öyle-, bunu kurup yürürlüğe koyanlar vatan haini değil midir?
Kendi vatandaşlarına devamlı pusu kuran, suikast yapan, sabotaj yapan, onları korkutmak, esir almak için türlü karanlık işler planlayan, bunları icra edenler... bunlara vatan haini denmez mi, akıl mantık ve izanın hüküm sürdüğü bir yerde?
Türkiye’de bunların hiçbirine vatan haini denmez. Kimlere denir? Mevcut devlet rejimine itiraz edene. Vatan haini, Türkiye için en açıklayıcı kavramlardan biridir. Devlete ve onun düzenine itiraz edersen vatan haini olursun, ama kimi zaman, devletten sıra kalınca, en yüce şeymiş gibi muamele gören “millet”e ne yaparsan yap, vatan haini olmazsın. Türkiye’de yaşayan insanlara karşı işlenen suçlar ikinci derecedendir. Hepsi bir şekilde mazur görülür, affedilir.
Bu yüzden, siyasî hesaplar uğruna, birilerine mesaj verme adına, taktik hesaplar yararına insan öldürme de, en şedit ifadelerle lanetlense bile, vatan hainliği sayılmaz.
Vatan hainliğinin “tavan yaptığı” yılları yaşıyoruz. Biz, 12 Eylül öncesi denen cehennemi görmüş bilmiş olanlar şaşırmıyoruz. Evet, çok üzülüyoruz, ama ağlayamıyoruz. Daha neler yapabileceklerini kestirebiliyoruz. Kayıtsız değiliz, ama dehşete düşmüyoruz. Bu çok garip bir duygu.
1970’lerde Anadolu şehirlerinde Alevi katliamları tertiplediklerinde, Aleviler eline silah alıp yirmi beş sene gerilla savaşı yapmış, asker öldürmüş falan değildi. Vatan hainliğinin başlıca odaklarından olan medya senelerce gerikalan herkesi Aleviler aleyhinde kışkırtmış değildi. Maraşlı, Çorumlu Aleviler adına birileri yangına benzin dökecek en ufak bir şey yapmamışlardı. Buna rağmen resmî ve sivil faşistlerin peşine düşen kitleler onları katletmeye girişti. Bu, vatan hainliğinin daniskasıydı.
Bir de bugüne bakın. Çok daha kolay görünmüyor mu, ruhu ve zihni eğitim sistemimiz, resmî ağızlar ve medya tarafından harap edilmiş kalabalıkları birilerinin üstüne sürmek? Bunu amaçlayanlar, hazırlayanlar, planlayanlar var. Onlar vatan hainleridir.
Tıpkı darbe planlayanlar, toplumun geleceğini rehine almak isteyenler, darbecileri, üstelik hukuku iğfal ederek korumaya çalışanlar gibi.
Bugün vaziyeti yumuşatıyor ve “barış isteyenler”-“istemeyenler” gibi kategorilerden sözediyoruz. Bir adımcık daha atıverelim, ne kaybederiz? Ne demektir bu koşullarda barış istememek? Neyi istemiyormuş, barış istemeyenler? Haydi, cevaplamaya çalışın. Ya da uğraşmayın, ben yardımcı olayım: kısaca, 70 küsur milyonluk bir toplumun mutluluğunu, refahını. İstememeleri de öyle bir kenardan mızırdanmak anlamına gelmiyor. Barışı baltalamak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. En iyi bildikleri, en kolay yapabildikleri şeyi yapıyorlar; insan öldürüyorlar.
Geçici bir Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılsa, özel mahkemeler mi kurulsa acaba? Bu sefer geleceğimizi esir almak için değil de kurtarmak için?
Ben galiba o kadar demokrat değilim.
***
O acılı halinde “barıştan başka çare yok” diye açık açık ve gayet kararlı konuşan şehityakını, evet, Türk milletinin yüz akıdır. Tokadı bütün vatan hainlerinin suratında patlamıştır. Başsağlığı diliyor, alnından öpüyorum.
Wednesday, December 09, 2009
Ben Artık Küsüm
karanlık camlardan sular akıyordu
şimşekli bir boşlukta saat vurdu
beni de kırdılar belki yalnızdılar
belki onların da çocukluğu yoktu
bütün şarkılara kapalıydılar
bir genç kız değmemişti saçlarına
beni de kırdılar ben artık küsüm
yağmurları yağmıyor ağaçlarıma
sularından içmiyorum susadım ama
beni de kırdılar soğuk bir ölüm
çevik bir bıçak gibi çakıldı aklıma
oysa bir şarkıyım yeniden doğan günüm
bütün şarkılara kapalıydılar
Attila İlhan
Ben Artık Küsüm
Tuesday, December 08, 2009
Eleştirel Günlük 'den Inciler 2
Eğer çok bariz bir saçmalık boyutunda (teknik olarak bile bir saçmalık boyutunda) değilse öğrencinin gittiği yol, "Gitme o yol yanlış" demem. Kendisinin farketmesini beklerim... O fark edişte öğrenecekleri şeylerin anlam derinliği o yanlış yola gitmeden öğreneceklerinden pek ala daha güçlü olabilir...
Ahmet Altan'dan

Hepimizi öldürebilirler, Kürtleri Türkleri karşılıklı kışkırtarak sokakları kan bataklığına çevirebilirler.
İstanbul’daki genç kızı da, Diyarbakır’daki delikanlıyı da, Tokat’taki yedi askeri de öldürtebilirler.
Barışın kapısına geldiğimizde, huzura, özgürlüğe parmaklarımızın ucuyla değdiğimizde bizi sokak savaşlarına sürükleyebilirler. Devami...
Sunday, December 06, 2009
Eleştirel Günlük 'den Inciler
Devlet aksi ispatlanana kadar suçludur… Devletin “terőrist” dedikleri ise aksi ispatlanana kadar kahramandır…
Tuesday, December 01, 2009
Sorumluluk Kimin?

Komşu ülkeye ziyarete gidecek kral sarayda yalnız kalacak genç ve güzel kızını uyarır ve kaleyi terk etmemesini tembihler. Kral “Eğer dediğimi yapmazsan cok kötü bir biçimde cezalandırılacaksın” da der. Saatler geçer ama bizim prensesın canı sıkılır ve babasının söylediklerine inat kalenin dışında sıradan bir hayat yaşayan ve arada bir ziyaret ettiği ve aralarında güçlü bir aşkın olmadığı sevgilisini ziyaret etmeye karar verir.
Kale etrafından çok güclü bir nehrin aktığı küçük bir adadadır. Kaleden karaya çıkış kaleyle kara arasındaki mesafenın en kısa olduğu yerdeki zincirle indirilip kaldırılan tek asma köprüdür. Nasıl olsa babam yarın sabaha kadar gelmez diyen genc kız kaledeki yetkililere köprünün indirilmesini ve dönene kadar da köprünün kaldırılmamasını emreder.
Sevgiliyle geçirilen güzel saatlerden sonra kaleye geri dönme vaktı gelmiştir. Genc prenses kaleye döndüğünde bir de ne görsün köprünün başında elinde kocaman kılıcıyla bekleyen kalenın celladı vardır. Cellat “Kralımın emridir, eğer köprüyü geçmeye çalışırsan seni öldürmek zorundayım” der.
Korkudan ve çaresizlıkten ne yapacağını bilemeyen prenses sevgilisine geri gider ve yardımını ister. Sevgilisi“Bizim ilişkimiz sadece sıradan bir iliskiydi. Kusura bakma ama hayatımı tehlikeye atamam” der.
Prenses sonra bir kayıkçı bulur kendisini kaleye götürmesini ister. Kayıkçı yaparım ama bir torba altın verirsen der. Prenses şu an üstümde hiç yok beni götür sonra ben sana fazlasını veririm der. Kayıkçı “üzgünüm ama peşin para almadan çalısmıyorum. Bu benim iş prensibim” der.
Prenses çaresizdir, en son aklına bir arkadaşı gelir. Ağlayarak ona gider ve durumu anlatır. Kayıkçıya vermek icin borç para ister. Arkadaşı “ Eğer babanın sözünü dinleseydın bu gelmezdi başına. Şimdi git kendi başının çaresine bak” der.
Çaresizliğin yerini kızgınlık ve öfke almıstır. Prenses gider köprüden geçmeye çalışır ve köprüde nöbet bekleyen cellat prensesi öldürür.
Yukardaki hikayede 6 karekter vardır. Alfabetik sırayla Cellat , Kayıkçı, Kral, Prensesin Arkadaşı, Prenses, ve Prensesin Sevgilisi
Şimdi bu karekterlerı prensesın ölümünden sorumluluk derecesine göre degerlendirin. Hikayenın geçtiği dönemdeki ahlak ve hukuk kurallarina göre değil kendi değer yargılarınıza göre değerlendirminizi yapın. Prensesin ölümünden en çok sorumlu olana 1 en az sorumlu olana da 6 verin.Ama GOOGLE 6 sutun yaratmaya izin vermedigi icin siz 5'le idare edin olur mu?
Friday, November 27, 2009
Muhammed Isa Aşkına

Olup bitenlere bakıyorum. Korku, kaygı, ve öfkeyle bakıyorum. Bir önceki yazıda söznü ettiğim gibi, yazıp, yazıp siliyorum. Sonra da sevgili Kacakkova’nın dediği gibi izi kalir diye avunmaya çalışıyorum. Sonra bu kısır döngü yeniden başlıyor.
Izmir’deki olaylardan sonra şimdi de Çanakkale Bayramiç’te 2500 kişi toplanmış. Ve bu ülkede hukuğun kalmadığını bir kez daha suratımıza tükürür gibi haykırıyorlar; Adamlar karakoldan sıradan bir olay üzre gözaltına alınmış gençleri istiyorlar. Yani biz hukuğu tanımıyoruz diyorlar. Kendileri hukuğa talipler. Hem de en ilkelinden. Ve bu ilki değil. Bilmem kaç onuncu olay. Ve daha kaç tanesi olacak kimbilir. Hani şurda yeni bir Sivas mı olmasını bekliyorsunuz diyeceğim onu da diyemiyorum çünkü Sivas oldu da ne oldu ki? Ders mi alındı ki Sivas’tan, Kahraman Maraş’tan? Kampanyalar mı başlatıldı, projeler mi geliştirildi, büyük büyük adamlar toplanıp bilimsel ekipler mi kurdular bu sorunun kökeni ve çareleri ve çözümlerini arastırsınlar diye… Hiç bir şey yapılmadı. Bunlar bu ülkede hukuğun ve güvenliğin kalmadığını göstermektedir. Bu islerden maaş alanlar aldıklarını hak etmiyorlar. Yarın olası bir katliamdan sorumlu da tutulmayacaklar. Allah kahretsin ne yazık ki biliyoruz sorumlu tutulmayacaklar. Olanlar Kürtlere olacak, devrimci, insan haklarına duyarlı güzel insanlara olacak…
Olup bitenlere bakıyorum. Kenya’lı bir arkadaşım anlatmıştı: Yıllarca çalışıp biriktirdiği parayla satın aldığı hayatının ilk evine taşındığının ikinci ya da üçüncü günü KKK tarafindan evinin duvarlarına sprey boyalarla yazılı ırkçı faşist sloganları ve “defol” yazısını ilk görüşünü anlatıyordu. Tüyleri diken diken olmuş. Gitmiş bir yerden yarı otomatik bir silah almış. Sonra da gidip karakola eğer güvenlik güçlerinin kendisini ve ailesini koruyamadığı durumda kendi başının çaresine bakacağını ve sonuçlardan da güvenlik biriminin sorumlu olacağını yazılı ve sözlü olarak söylemiş. Bu olayın üzerinden altı yıl geçmişti ve kimseler bir daha rahatsız etmemişler. Silahtan ve şiddetten o denli nefret etmeme rağmen "Herhalde ben de aynı şeyi yapardım" dedim kendi kendime. Zaten öylesi bir korkuyla oraları terketmek de bir tür ölüm değil midir ki? Ölürsün ya da öldürüsün. Ama dikkat edin göreli bir güvenlik var arkadaşımın durumunda. Arkadaşımın silahı plan B oluyor yani. Türkiye de bu koşullar yok.
Türkiye’de yaşasam ne yapardım sahi?
Olası en kötü ihtimale karşı kendim silahlanır mıydım? Bu adaletsiz ve hukuksuzluk girdabında, insan hiç bir koşulda kendini güvende hissetmediği gibi güvenliğini arttıracak mantıksal bir alternatif de üretemiyor. Silahlansan karşıdaki katilin (ki vatandaş deniyor onlara) işini kolaylaştırabilirsin. Ekmeklerine yağ sürersin. Silahlanmasan o denli muğlak ki güvenliğin. çocuklarının yaşamı öylesi bir tehdit altında ki. Öylesine bir pamuk ipliğine bağlı ki yaşamın? Kendi başının çaresine bakacak hiç bir şeyin yok… Gözü dönmüş katilin insafına kalmış bir güvenlik yani…
Sözüm size birazcık insan kalabilmişler.
Varsayın ki Almanya’da Nazilerin gelip sadece siz Türksünüz diye evinizi yaktığını düşnün. Sonra da çocuğunuzu ve size öldürdüğünü düşünün. Şimdi de kendinizi benzer şeyleri Kürt komşunuza yaparken düşnün.
Ya da 17 yaşındaki çocuğunuzun o çıldırmış kalabalıkta olduğunu düşünün. Bir anda o 2500 kişilik kalabalığın bir parçası olan çocuğunuzu düşünün. Nasıl bir cinnete, vahşete bulaştığını düşünün…
Bu adamlar 2500 kişilik guruplar halinde dolaşmıyorlar sokaklarda. Bu adamlar sizin çocuklarınızın desteğini alıyorlar.
Kürtler ellerine silah alırlarsa katliamcıların tam istediği olacak. Silaha sarılmasalar, ölüm ile yaşam arası bir çizgide o kadar zavallı bir biçimde boğazlanmayı bekleyen kurbanlık koyunlar gibi bekleyecekler ki.
Ben Türkiyedeki ne hukuğa ne adalete ne de güvenlik birimlerine güveniyorum. Insanları duyarlı olmaya çağırma bağlamında ne de kan emici medyaya güveniyorum. Güvenilebilecek bir tek siz, duyarlı insanlar varsınız. Bir tek siz kaldınız. Kendini şöyle ya da böyle duyarlı sayan bütün insanlar bir tek siz varsınız. Bir tek siz bir şey yapabilirsiniz.
Bu bir katliam hazırlığı. Bakın bütün kaynaklar bunu gösteriyor. Bunlar bir büyük kan gölünün ön çalışmaları. Hatta Kürtlerin bunca saçmalığa ve saldırıya ve provakasyona karşı soğukkanlı davranmayı becermeleri övgüye değerdir. Bu koşullar altında saçma sapan bir iç-savaşın çikıp ortalığın kan gölüne dönmemesi bir an meselesidir de…Işte bu nedenle Kürtler değil siz duyarlı Türkler ancak durdurabilir bu ilkelliği.
Muhammed Isa aşkına…Yeter artık! Birşeyler yapın.
Daha önce hiç böyle bir şey istemedim. Ama gerçekten korkuyorum. Birşeyler yapın. Bu yazıdan esinlenip oturup e-posta yazın, blog yazın, twittere, Facebook’a, FriendFeed’e yazın. Hiç birşey yazamıyorsanız bu yazıyı kopyalayın, adresini verin. Okuyun, konuşun, soru sorun. Ne olur. Yeter.
Monday, November 23, 2009
Yazıyorum sonra Siliyorum
Yok, vallahi yok. Sőzün anlamı kalmamış.
Hukuk diye başlıyorum sonra siliyorum.
Adalet diye başlıyorum sonra siliyorum.
“Allahınız var mı ulan!” diyorum “Kitabınız var mı ulan!” Vicdanınız, vicdanınız var mı ulan? Aklınız ulan aklınız var mı?” diyorum siliyorum.

Birileri toplanıp, kaldırım taşlarını sőküp bir konvoya saldırıyor. Polis yok. Yani nerdeyse yok. 50 -60 kişiyi hadi bilemedin 200 kişiyi kontrol edemiyor koca Izmir şehrinin polisi. Oysa ki 1 Mayıs olsaydı ya da Newroz, gőrürdük Türk polisinin gücünü; Gőrürdük kazara hedef seçilerek ateş etmeleri, gaz bombalarını, ve őldürülen çocukları. Gőrürdük yüzlerce katılımcının tutuklandıklarını, tutuklananıp da karakolda kazayla düşüp beyin kanaması geçirdiklerini. “Ulan bőyle güvenlik gücü mü olur?” diyorum. Sonra “yahu 10 yıllardır bunu söylemiyor muyuz ki ?” diyorum ve siliyorum.
Anadolu Ajansı saldırganı namuslu, duyarlı, adil vatandaş diye nitelerken, kurbanı suçlu gősteriyor. Ben hukukçu değilim, hukukçu olmak da gerekmiyor bu hukuksuzluğu gőrmek için. Asıl halkı kin ve nefret duygularıyla birbirine düşman etmek bu değil midir? Nerde bu ülkenin avukatları, savcıları, hakimleri? Bu kurum ve kişiler bütün bu olanlara sessiz kalarak kendilerinin güvenirliliklerini ve geçerliliklerini inkar etmiş olmuyorlar mı? Kendi varoluş sebeplerini dahi ortadan kaldırmıyorlar mı? Sonra siz nasıl hangi adalet ölçüsüne göre insanları yargılayacaksınız? Diyorum. Sonra “yahu 10 yıllardır bunu söylemiyor muyuz ki ?” diyorum ve siliyorum.
Bu olup bitenler korkunç absürd bir sinama sahnesi gibi. Gerçek olduğuna inanamıyorum. Inanmak istemiyorum. Bir ülkede insanlar bu denli aptallaştırılabilir mi? Aptallıkları ile şiddete eğilimleri arasında böylesi bire-bir bir orantı olabilir mi? Insanlar bu denli körleştirilebilir mi? Bir ülke bu denli hukuksuz olabilir mi? Bu denli adaletsiz olabilir mi? Sonra “yahu 10 yıllardır bu soruları sormuyor muyuz ki ?” diyorum ve siliyorum.
Kıyamet kopsun istiyorum. Sadece Türkiye’de kıyamet kopsun istiyorum. Bu ülke yıkılsın istiyorum. O yalan tarihi ile birlikte haritadan silinsin istiyorum. Dudaklarımı sağ yanağıma doğru umarsızca büzüp “Sanki yıkılmamış da!” diyorum, ve siliyorum…
Sunday, November 01, 2009
Barış Süreci ve Ezilenin Yaşadıklarını Anlamak

- Sizin hiç kőyünüz yakıldı mı? Yakılıp da koruculara peşkeş çekildi mi?
- Geceyarıları evden pijamalarıyla alınıp gőtürülen ve bir daha haber alamadığınız, ya da cesedini bile bulamadığınız abiniz, ablanız, amcanız, ya da babanız oldu mu?
- Sizin hiç 12 yaşındayken terőrist diye vücuduna 13 kurşun sıkılan arkadaşınız oldu mu?
- Hergün gőz altında kaybolma, akşam eve gelip sevdiklerinizi bir daha bile gőrememe riskiyle uyandığınız oldu mu?
Bu gün sosyal network sitelerinin birinde linç edilmiş bir kürt gőrdüm. Belliydi ki “halkın refleksini uyarmıştı!” Kalkıp dağdaki gerilla kadınlara (bir tek cümle ile) ővgü düzmüştü. “Vay (Inglice akasani ile waaay! ) sen misin bunu diyen?” deyip her yandan saldırmışlardı. Sanki sőylenenler zülfü yare dokunmuştu ve vatansever - barışsever refleksiyle sanal bir linç yaşanmıştı. Bu linçi ilginç yapan şey bu linçi gerçekleştirenlerin aslında normalde demokrat, aydın, ilerici gibi gőrünür őzelliklerinin oluşuydu. Biraz dürtünce bizim aydın, demokrat, ilerici tavırlar takınanların nasıl da burjuva duyarlılığıyla meseleye yaklastıklarını, bir anda meseleyi nasıl da kişiselleştirip millileştirdiklerinin kalıntılarını gőrdüm. Yazıp içimi buraya dőkeyim dedim.
Meseleyi betimleyecek iyi bir analoji düşünüyorum ama bulamıyorum. Bilirsiniz bőylesi sanal ortamda meseleler őyle net bir dizgede ve odakta gerçekleşmez. Ve genelde birden fazla problem aynı anda ve aynı ortamda varolur; sorun da çőzüm de karmaşıktır ve bulanıktır. Hiç kimse pirüpak değildir. Hiç kimse toptan haklı ya da yaksız değildir. Őrneğin kurban konumundaki kürt kardeşim de o denli iyi değilmiş bir argümanı sürdürmekte. Neyse konu yapmak istediğim başka bir birşey. Konu şu, ezmeye direkt olarak katılmayan ama çeşitli statü, sınıf, ya da etnisiteye dayalı olarak ezen grubundan olanlar ezilene sempati beslediğinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak bundan bir pay çıkarıp ezilen üzerinde ezileni insandışılaştıran yeni bir baskı mekanizması kurma eğilimidir konusunu etmek istediğim. Yani ezilenin ezilmişliğini sőzel ya da bilişsel anlamda kabul etmek, őrneğin, őnemlidir ama bu kimseye ezilenin üstünde bir üstünlük sağlamayı zorunlu kılmaz.
Bu sanal linçte hissetiğim ezen grubun üyelerinin ezilene tepeden bakan tavırlarının yanısıra alabildiğine duyarsız, lakayıt, şımarık ve ukala bir tavırla ezilenin yaşadıklarını değersizleştiren yanları idi. Hani faşist olsalar bilirsin nerden geliyor bunların bu mide bulandıran kibirlilikleri ama bunlar ülkü Ocakları’na kayıtlı faşistlere de hiç benzemiyorlardı. Ezilenin yaşadıklarını anlamaktan őylesine uzaktılar ki. Anlamak gibi bir dertleri de yoktu. Kendilerince demokrattılar, her şeyi biliyorlardı. Deniz’i, Che’yi duymuştular. Ağızları iyi laf yapıyordu ve avatarlarında Barbili hot pink hakim burjuvaydılar.
Kürtlerin yaşadıklarını inkar etmiyorlardı diye kendilerinde garip bir üstünlük gőrüyorlardı. Ki bu üstünlük karşıdakinin yaşadığı psikolojik ve sosyolojik travmadan haberdar olmaktan muaf kılıyordu onları . Bu travmalarla dünyaya bakmanın ne mene bir şey olduğunu Ingilizce’den okudukları ya da duydukları postmodern yazıtlar pek bir şey demediği için elbette ki bilemiyorlardı bőylesi bir durumla nasıl baş edileceğini. Yine de hiç bir şeyden bihaber olmadıklarını sanıyorlardı.
Diyorlar ki mesela, “biliyoruz sizin kőyünüz yakıldı, yıkıldı” siz tam da “aaa ne iyi bana yapılanları birileri gőrüyor” derken birden bir tokat iniyor yüzünüze “eee ne olmuş yaneee!” diyor. “Bak bunları bir 10 yıl őnce sőyleseydin seninle hem fikir olabilirdim ama artık bunları aş” diyor tokadı atan. Bak bőyle kendinizi hep acılarınızla ifade ederseniz hep ben sizi provokatif ve ajitasyon yapan biri diye gőrürüm, sonra da sana őcü derim diyor. Bu şuna benziyor: Amerika’da gettoda doğmuş büyümüş bir zenci çocuğuna “Bak artık ırkçılıktan falan sőz etme, gőrdüğün gibi bir zenciyi başkan bile seçebilecek kadar aştık biz ırkçılığımızı.” Mesele o çocuğun yaşadıklarını egemen sőyleme kurban etmemektir. O çocuğun yaşadıklarını anlayabilmektir. Amerika o çocuğun yaşadıklarını gőz ardı ettiği içindir ki çetelerle, okul bırakmalarla, şiddet olaylarıyla, hapishaneleri dolduran hep dünyaya küskün insanlarla başı beladan kurtulmamaktadır.
Şunu bilin (biliyorum anlamak zor; çünkü bazen ne yazık ki yaşamak gerekiyor bazı şeyleri yürekte hissedebilmek için) on yıllardır her gün ama her gün bir őlümü yaşıyor insanlar(Evet hiç birşey de bitmedi daha; hala sürüyor zulüm). Çocuklar silahların ve zulmun altında büyüyorlar. Çocuklar őfkeyle büyüyorlar ve sizin “eee bıktık aynı gardroptan çıkmış basma kalıp sőzler bunlar!” diyen serzenişinizi anlama gibi bir lüksleri yok. Onları anlamak, onlara “tamam biliyoruz size yapılanları, sus artık!” demek değildir. “Hadi unutalım” demek de değildir. Kürtçe TV kanalının olması, kürtlüğün biraz daha tanınır bir kimlik olması (ki her nasılsa onbinlerce insanın canına mal oldu) yetmez o çocuklara. Silmeyecek yaralarını. Kürt açılımı da yapılsa, yőnergelerle barış da gelse daha uzun bir süre susmayacak o çocuklar. Bekleyin. Küskün olacak o çocuklar, kırgın olacaklar. En küçük bir hayal kırıklığında gőzleri düşecek dağlara. Daha uzun bir süre gőnülleri dağlarda kalacak. Çünkü model aldıkları abileri – ablaları dağlardaydı. Çünkü dağlar umudun meskeni olmustur onlara. Çünkü dağlar őzgürlüktür, ezilmeyi red etmektir.
Her fırsatta tabii ki yüzünüze vuracaklar sizin sessizliğinizle beslenen büyüyen insanlık dışı zulumu ve ezilmişliklerini.
Her fırsatta tabii ki yaşadıkları acılarla ifade edecekler kendilerini.
Ve ister kabul edin ister etmeyin ama o cocukların yaşadıkları bir tek günü bile yaşamak istemezsiniz siz. "Inşallah siz de onlarin yasadıklarını yaşamak zorunda kalasınız " demek istemiyorum, hatta kimse onların yaşadığı bir anı bile yaşasın istemiyorum ama bu yaşadıklarıyla kendini ifade etmeye yelteneni de yargılamadan anlamaya calışın ne olur; cünkü sőyledikleri bazan hic bir rasyonel argumana sıgmayabilir.
Ve ne olur, “ya sev ya terk et!” deyin, “Allah belanızı versin” deyin. “Allah belanızı zaten vermiş “deyin ama ne olur, ne olur, “susun artık bakın size TV kanalı bile verdik” demeyin.