Pages

Dec 29, 2011

Dünya gördü bizi boğazladılar!

Gözlerinin pınarında
Bir bulut,
Boşandı boşanacak
Nerdeyse.
Aklımdan geçenleri
Okuyorsun su gibi.
Dünya gördü
Bizi boğazladılar...


Ahmed Arif

Dec 27, 2011

Terőrűn Arka Bahçesi

Duymuşsunuzdur İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamalarını. Hani o “terőrűn” analizini yaptığı açıklama var ya ondan sőz ediyorum. Şahin sanki dűnyada eşi benzeri gőrűlmemiş bir zeka kıvraklığı gősterirmişçesine bőbűrlenerek sőylűyor sőzde içgőrű ve analizlerini. Terőrűn “arka bahçe”lerden beslendiğini sőylűyor. “Arka bahçedekilerin” nasıl da resim yaparak, şiir, őykű, roman, gűnlűk, ve fıkra yazarak nasıl da terőre destek verdiklerini ve hatta bu yaptıkları ile terőre karşı műceade veren polis ve askeri demoralize ettiğini de vurguluyor. Arka bahçe İstanbul'dur, diyor İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya'dır, Londra'dır. Arka bahçe üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Yani nerdeyse bűtűn bir yaşam alanı; űlkenin ta kendisidir arka bahçe dediği. Peki őn bahçede ne ola ki? Ne kaldı őn bahçeye sahi bunların műritleri, ittiatkar katilleri, tetikçileri, hacıları,ve hocalarından gayrı?

Şahin őzűnde en ilkel faşist őgenin gerekirliliğini vurguluyor ve korku ideolojisine hizmet ediyor. Yani diyor ki bűtűn bir toplumu bile biz terőre destek vermekten zan altında tutabiliriz. Yani diyor ki korkun bizden, devletten. Yani diyor ki bu toplumda hiç kimse gűvende değil. Gerçekten de bőylesi bir tehdit altında hiç kimse şidetten ve devlet terőrűnden muhaf değildir.

Bunlar aman aman bilinmedik duyulmadık analizler, iddialar ve tehditler değil. Bunlar parlak bir zekanın analizleri hiç değil. Bunlar hep bilindik şeyler aslında. Sokrates’i őlűme gőnderen de Giardano Bruno’yu yakan da aynı mentaliteydi. Mussolini Italya’sında, Hitler Almanya’sında, Pinochet’nin Şili’sinde, ve Videla’nın Arjantin’inde egemen olan aynı faşist ideolojiydi. Zaten bizim terőrle műcade yasasının ardındaki ana mantık da bu değil mi? Sabahattin Ali’yi őldűren, Nazım’ı zindanlarda çűrűten, Denizleri idam eden, Ismail Beşikçi’yi hapislerde yaşlandıran ve daha saymakla bitmez entellektűel ve duyarlı insanı işkencelerden geçiren, meçhulű bilinmezliklerde kaybeden, aynı mantık değil mi?

Eee peki ne mi diyorum ben? Diyorum ki korkulması ya da kaygılanması gereken bu adamın bunları sőylemesi değil, korkulması gereken şeyin bu sőylenenin iktidarda oluşudur.

Yani diyorum ki sorun hűkűmetler değişse de bakanlar değişse de bu faşist bakış açılarının Tűrkiye’de hiç mi hiç değişmemesidir.

Sorun bu ideolojiyi, erkek egemen ahlak anlayışını, ve zerre kadar toplum yőnticiliğinin ne mene bir şey olduğundan nasibini almamış bu adamlara ve anlayışlara oy veren Tűrkiyeli yığının varlığıdır.

Asıl sorun Tűrkiye’deki o aptal çoğunluğun demokrasinin ne mene bir şey olduğunu bir tűrlű anlayacak olgunluğa erişememsidir.

Sorun halkın Tűrkiye’de devletin bir cinayet őrgűtű gibi yőnetlidiğini gőremeyişidir. Tűrkiye’de asıl terőrűn devlet tarafından kendi vatandaşlarının en temel haklarını ihlal edilerek uygulandığının algılanamayışıdır.

Sorun bu űlkede hukuğun adalete değil egemen ideolojiye hizmet etmesidir. Hala katilerin, katliamcıların yargılanmamış olmasıdır.

Sorun “Bu űlkede bana űlkűcűler adam őldűrűyor dedirtemezsiniz” diyenin cumhurbaşkanı olabilmesidir.

Sorun őldűrűlen gazeticilerin gazateci değil terőrist olduğunu iddia edebilen devlet yetkililerinin olması ve haklarında hiç bir işlemin yapılmamış olmasıdır.

Sorun “gőzaltında jop ve benzeri cisimlerle cinsel istismar ve taciz yapıldığı hakkında fikri sorulduğunda “bizim koç gibi delikanlılarımız var ne diye őyle alet kullanalım” diyenin emniyet műdűrű olabilmesidir. 

Sorun bu űlkede Sivas katliamı sanıklarından İhsan Çakmak adındaki sanığın arandığı 18 yıl gibi bir sűre içinde Altınyayla Belediyesi’nde nikah yapmış, askere gitmiş ve 2000 yılında da Emniyet’ten sürücü ehliyet almış olması ve hala yakalanmamış olmasıdır.

Sorun bu űlkede gerçek aydın ve sanatçılar zindanlarda çűrűrken ipe sapa gelmez bir sűrű salağın sanatçı diye topluma sunulması ve toplumca kabul gőrűlmesinin yanısıra bilim kurumlarında bir sűrű kıç yalayıcının, pavyon kabadıyısı kılıklının ve akademik hırsızın Universitelerde satatű sahibi olması ve kőşebaşlarını tutmasıdır.

Ve çőzűm bu adamı veya bu ideolojiyi protesto etmekde değil. Protesto ede ede, polis jopları altında dayak yiye yiye, hapishaneleri doldura doldura değiştiremedik bu űlkede bir şeyleri. Başka bir yolu olmalı bunun.

Dec 16, 2011

Hukuk Bilgisine Giriş 101

Bizim hukuçulara adanmış olsun; özellikle de 13 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz konusunda "rızası vardı" diyenlere!

Dec 13, 2011

İYİ ve KÖTÜ

( Bazı özellikler, eskiden kalmış galiba...) Biliyorum çoğunuz iyi insanlarsınız. Bu yüzden hep kötüler kazanıyor zaten. Bir çok kötü hatta alçak tanıdım. Bunların çoğu neşeli insanlardı.Hiçbirinde çekingen bir ruh haline rastlamadım. Kötüler atak, iyiler pısırıktır. Etrafınıza bakın, en heyecan verici, en eğlenceli insanlar hep sahtekarlardır. Çünkü ‘sahtekar’ sempatik olmak zorundadır. İyinin böyle bir zorunluluğu yoktur. Bu yüzden sıkıcıdır. Kadınlar iyiye değil, güvenilmez insanlara aşık olurlar bu yüzden. Aşkın tadını çıkaramaz iyiler. Onlar sessizce sarılıp uyumayı aşk zannederler. Kadınların çoğu; dertlerini onlarla paylaşır, güvenilmez erkeklerle sevişirler. Kötü, iyi bir hatiptir. O inandırıcıdır. O konuştuğu zaman, etraftaki tüm iyiler ağzının içinde kaybolur. Kahkasında pirzola tadı, hüznünde ise bazen ölümün sesi vardır. Filmlerde bile iyi, kötüleşmeden kötüyle baş edemez. Bir iyi için en zor şey, kötüye kötü demektir. Çünkü iyi utangaçtır. O, kötünün yerine de utanır. Kötünün en büyük avantajı, iyinin içindeki kahrolası utanma duygusudur. Bu duygu iyiyi öylesine zayıf düşürür ki, ağzını açıp tek kelime söyleyemez. Halbuki öyle kararlı çıkmıştır ki kötünün karşısına, herşeyi açık açık söyleyecektir ama olmaz, yapamaz.  Haydi iyi insanlar, sessiz, efendi, sıkıcı, korkak, utangaç olmaya devam edin. Böyle olun ki kötüler sizi rahatlıkla üzüp, kullansın...

YILMAZ ERDOĞAN 

Dec 11, 2011

Pazar Gűnűmű Gűzel Eyleyen Bir Foto ve Bir şiir

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgar
Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabi eşkıyalar
Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?


Can Yücel

Dec 5, 2011

Sözler

Bir zamanlar bir yerlere yazmıșım bunları. Buraya koyayım da kaybolmasınlar.
  •  Cehennemin en azap verici yeri, büyük ahlaki çöküntü dönemlerinde tarafsız kalanlara ayrılmıștır. (Dante) 
  • Uzaklık; küçük așkları azaltıp büyükleri çoğaltır, tıpkı rüzgarın mumları söndürüp ateși tutușturması gibi. (L. Roche) 
  • Öyle büyük boș laflar vardır ki içinde tüm bir ulus esir edilebilir (H.Cibran) 
  • Söylediklerimin yarısı anlamsızdır; ancak bunu diğer yarısı sana ulașabilsin diye söylüyorum. (H. Cibran)
  • Tanrı bile aç bir insana ekmekten baska bir sekilde görünmeye cesaret edemez. (M. Gandhi)
  • Evlilik devletin de yardımıyla bir rehin almadır. (?) 
  • Suç giderek romantikliğini kaybediyor. O günlük hayatın klasiği olmaya bașladı. (Stanislaw Lec) 
  • Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. (Pascal) 
  • Bir yerde küçük insanların gölgesi büyüyorsa, orada güneș batıyor demektir. (?)
  • Gerçek olan her șey doğru değildir. Örneğin yalan. (Heraklitus) 
  • Temel ilke: Kekeme bir oyuncu kekemeyi oynamamalı. (Lec) 
  • Insanın kendi kendini onaylaması için sık sık 'hayir' demesi gerekir. ( A.Camus) 
  • Hiçbir ordu zamanı gelmiș bir düșünceye karșı koyamaz. (Voltaire)
  • Kolay yașamak istiyorsan sürüde kal ve sürü sevgisi uğruna kendini unut. (Nietzche)
  • Iyi satan bir kitap, orta değerde bir yazarın yaldızlı mezarıdır. (P. Smith) 
  • Insan, 'ne ise o olma'yı reddeden tek yaratıktır. (A. Camus) 
  • Gözler kendilerine, kulaklar bașkalarına inanırlar (?) 
  • Kalbimizin atıșlarıyla çağın ritmi arasındaki uyumun sağlandığı anlar seyrektir. (J. Lec)
  • Hepimiz degișik derecelerde kaynarız. (R. Waldo) 
  • Benim hayat tecrübeme göre hiç kusuru olmayan insanların hiç erdemleri yoktur. (L. Abraham) 
  • En büyük suçlar zaruri olanı değil, fazla olanı elde etmek için ișlenir. (Aristoteles) 
  • Büyümek için büyümek, bir kanser hücresinin ideolojisidir. (E. Abbey) 
  • Hep denedin, hep yenildin. Yine dene yine yenil. Iyi yenil. (S. Bekket)

Dec 2, 2011

Mermi pahalı diye döve döve öldürdük!

Has Parti Genel Başkan Yardımcı ve İstanbul İl Başkanı Profesör Doktor Mehmet Bekaroğlu da Dersim katliamı tartışmalarına yaşadığı bir tanıklıkla katıldı. Bekaroğlu twitter’dan şunları yazdı:

  • Bundan 14 yıl önce KTÜ Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesiyken gördüğüm bir hastanın bana anlattıklarını açıklama zamanı geldi gibi. 
  • 70'ini aşmış bir erkek hastaydı. İntihar girişiminde bulunmuştu; depresyon tanısı ile takibini ve tedavisini yapıyorduk. 
  • Bir seansta Dersim harekatına katıldığını öğrendim; görüşmenin devamında ağlayarak özetle şunları söyledi: 
  • "Komutan mermi pahalı kullanmayın dedi, kadınlara, çocuklara dipçikle vuruyorduk. Sonra tüfekler zarar görüyor dendi. 
  • Bundan sonra meşe kütükleri ile vurmaya başladık. Vura vura 10 yaşındaki çocukları öldürdük". 
  • Evet, bunları söylemişti, hıçkıra hıçkıra ağlayarak. 
  • Öncelikle bu hasta sırrıydı; kimlik belirterek anlatmam mümkün değildi. Daha öncede "bir hasta" diyerek bazı toplantılarda açıklamıştım. Şimdi Dersim tartışmalarına katkı olur diye burada yeniden açıklıyorum. 
Hastamla ilgili bilgiler soruluyor. Meslek etiği gereği daha fazla bilgi vermem mümkün değil. Ancak şunu ifade edeyim: Depresyonunun nedeni Dersim'de yaşadıklarıdır diye bir kesin tespit mümkün değil ama bu, hastalığında önemli bir faktör olduğu kesin.

Depresyon gerçeği değerlendirme yeteneğinin kaybolduğu bir hastalık değil. Ayrıca psikiyatrik görüşmeden anlatılanların yalan olması uzak ihtimal.

Kaynak: BirGun

Nov 21, 2011

Sosyalizm nedir?

Sosyalizm nedir?
İyilik güzelliktir… Nikbinlik olmasıdır baş felsefenin. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelmemesidir, çocuklarımızın eve sapsarı iskelet gelmemesidir. Maviliklere sürülen motorların da benzinin bitmemesidir.

Sosyalizm nedir?
Bebelerin Kürtçe gülmesidir. Türkçe emeklemesi, Arapça anne deyip Çince mama yemesidir. Ortada övünülecek bir şey olmaması, herkesin zaten herkese güvenip öyle çalışmasıdır. Dağlara yazılmasıdır “ne mutlu türkü söyleyene” diyene… Varlığımızın börtü böceğin varlığına armağan olmasıdır. O da sadece ecel geldiğinde…

Sosyalizm nedir?
Depremlerin takdir-i ilahi değil “ilahi sen, pek ömürsün” olmasıdır. Kimsenin ölmemesi, sallanan evlerdeki çocukların bunu bir lunapark oyunu zannedip gülmesidir. Kardeş kokusunun bir gün değil her gün gelmesidir burnuna. Sızlamamasıdır yüreklerin enkaz altındaki son bakışlarla…

Sosyalizm nedir?
Sevgiliye karanfil almasını bilenlerin, aç kalıp da karanfil parasını yememesidir. Zaten her yanının karanfil kokmasıdır vatanın. Ülkesini terk etmemesidir bunu söyleyen çirkin kralların, topuklayarak kaçtığının görülmesidir güzel kralların. İntiharlar kuşanmamasıdır gerçek delikanlıların, “hastir” çekilince uzaya karışmasıdır onlara çatal fırlatanların…

Sosyalizm nedir?
Suçun yok olmasıdır, cezanın da… Çalacak bir şey olmamasıdır. Suların şişeden değil musluğa ağız dayayarak içilmesidir. Boşalan hapishaneleri annelerin kiler zannetmesidir. Eskiden taş atan çocukların artık suda taş sektirmesidir.

Ama sosyalizm nedir?
Samanın zamanı gelir diye saklanmasına gerek kalmamasıdır. Samanlıkların hep seyran olmasıdır. Her koyunun beğendiği koyuna asılmasıdır. Kısa çöpün uzun çöple dans etmesidir. Alacak bir hakkının da kalmamasıdır.

Peki sosyalizm nedir?
Hiçbir mahalle maçında, hiç kimsenin, topunu alıp gidememesidir. Maçta herkesin mutlaka bir kez kaleye geçmesidir. Atari salonundaki çocuğun jetonsuz kalıp da, “abi sana bu turu atlatayım mı” dememesidir.

Orası tamam da sosyalizm nedir?
Sıra dayağı yerine sıra geceleri olmasıdır sınıfta… Kulakların çekilmemesidir sırayla. Kulak çekenin de eşek kulaklı Midas’a dönüşmesidir anında. Aşık olunmasıdır ön sıradaki kıza ve o her güldüğünde, “iyi ki geldin devrim” yazısının kazınmasıdır sıraya.

İyi, güzel de… Sosyalizm nedir?

Tüm ağaçların yemiş vermesi ama tek bir dalın bile eğilmemesidir.
BARIŞ İNCE

Nov 18, 2011

Bu devlet Kürtleri böyle delirtiyor işte

"Bu devlet Kürtleri böyle delirtiyor işte, öldürüyor, öldürdüğünün söylenmesini yasaklıyor, öldürdüğü söylendiğinde pişkince reddediyor, katilin adını havaalanına veriyor, sonra da “biz kardeşiz” diyor." Yazının tümü

Ahmet Altan - Dersim

Nov 16, 2011

Yaşamın Ucuna Yolculuk

Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. ve hepsine haykırmak istiyorum. onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. hem de hiç bir çaba harcamadan. belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. iyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. içgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.”

Yaşamın Ucuna Yolculuk / Tezer özlü

Nov 4, 2011

Ve bir gűn gelir anneler de őlűr!

Őlűm. O ne soğuk bir kelimedir őyle. Oysaki alışkın olmalıydık. Gűn geçmiyor ki sarsılmayalım őlűm haberleriyle.

Oysaki alışkın olmalıydım. Aylardır iyi değildi. Hatta onun için son bi kez olsun gidip gőreyim diye geçmiştim Kuzey Atlantik’i . Iyi de olmuştu. Sarılmştım o bir kuş kadar kűçűlműş bedenine. Gőzlerinin matlaşan ferinde yansıyan kendimi gőrműştűm, ki beni iyi gőremediği de belliydi. Ama dűzelmişti iki gűn sonra. Sanki benim gelişim ona yeni bir enerji vermişti. Alıp ellerime başını “anammm- anacım” deyip őpműştűm alnını. “Dake kurban!” demişti. Dayamıştım başını gőğsűme. Ve belki ilk defa bőylesine koklamıştım anamı. Kokusunu hatırlamak istiyordum. Ilk defa kızımı őyle salt sevgiden koklamıştım. O zamana kadar ne bilirdim kokunun -sevdiğinin kokusunun- ne mene bir şey olduğunu? “Kınayı getir aney/ parmağın batır aney/ bu gece mısafıram/ koynunda yatır aney” tűrkűsűnű sőyleyerek kucağında uyumuştum. Saçlarımı okşamıştı. Nasıl da rahat bırakmıştım kendimi uykuya. En gűzel uykumdu sanki bu..

Dűzelmiş gibiydi, ama sanki iyi değildi bu defa. Biliyordum iyi değildi. O da biliyordu. Uçak Izmir űzerinden uzaklaşırken, ağlamak gelmişti içimden. Sanki bir daha annemi Izmir’de gőremeyecektim. Elimdeki makaleye odaklaşarak kaçmıştım bu olumsuz dűşűnce sağnağından. Benden sonra tekrar hasteneye kaldırmışlardı. Ardından bir daha. Ve en son iki gűn őnce ablam arayıp “acile getirdik anneyi, durumu iyi değil bu defa” dediğinde biliyordum. Geleyim dedim! “Yetişemezssin. Hem gelsen ne yapabileceksin ki. Sanki biz burdayız da bir şey mi yapabiliyoruz” dediler. “ Saçmalamayın yahu! Hele durun biraz. Bakarsınız yine atlatır, belli mi olur?” deyip hem kendime hem bizimkilere umut aşılamaya çalıştım işe gitmeden evvel. Işe gideli 1 saat olmamıştı ki haber geldi: őldű!

Bir anda her şey bir sessizliğe bűrűndű. Dışarıdaki araba sesleri, koridordaki insan sesleri, bilgisayarın soğutucusunun sesi, her şey. Bir űşűme ardından. Gőzlerimde bir yanma hissi sonra. Boğazımda bir dűğűm. Sonra belli belirsiz bir boşluk duygusu: Anne yok artık!

Artık " Dake çavani” diye telefon edemiyeceğim. “Dake kurba, te çavani? Senine?” diyemeyecek. Sonra o belki ilk ve son defa içime çektiğim kokusu.

Ardından karşı konulmaz bir ağlama. Dirseklerim masaya dayalı, başım avuçlarımın arasında, salya sűműk ben. Sessiz olmaya niye çalıştım ki. Hıçkıra hıçkıra ağlasam ne olacaktı ki? Kaç dakika sonraydı hatırlamıyorum. Baktım çalışmaya çalışıyorum. Sonra kapattım herşeyi. Eve geldim. Yanımda o boşluk duygusu. Kocaman bir boşluk. Ağlamak boğazımda dűğűmlenmişti şimdi.

Űç ananın çocuklarını beraber bűyűtműştű; 9 çocuk. Ilk ikisi bir anadan, biri bir başka anadan ve son altısı kendinden. Aile sırrı bile değildi bu. Sadece mesele o değildi. Herkes kardeşti. 20 yaşımdaydım ilk duyduğumda son altı çocuğun annemden olduğunu. Kimse űveylik duygusu yaşamasın diye, kimse “analık- űvey annelik” yapıyorsun demesin diye bıçak sırtı bir dengede bűyűtműştű bizi. Őzlűk ve űveylik hiç konuşulmadı. Bir gűn olsun şikayet ettiğini duymadım. Hatta bazan “kendini paspas etmişsin be anam” diye dűşűnmediğim olmadı değil. Ama başka tűrlűsűnű de zaten yapamazdı. Bőyle yapılmalıydı annelik.

Komşularını, kedilerini, çiceklerini ne çok severdi. Çiçekleriyle konuşurdu. O konuştukça çiçekleri canlanırdı sanki. Bitkilerin de bir psikolojisi olduğunu ilk ondan őğrendim aslında. “Oğul o da candır. O da bilir sevgiyi” demişti bir gűn. Kızım derdi çiçeklerine ama; bűtűn çiçekler kızdı  :-)

Gűzelliğe de dűşkűndű. Kadınların gűzelliğine bir başka dűskűndű. “Anne sende lezbiyenlik var valla” diye takıldığım da olmuştu. Yakışıklı erkeğe de “gűzel erkek” derdi. Babamı kışkançlıktan çatlatırdı bu, ama yine de saklayamazdı gűzel karşısındaki duygularını. Az kűfűr yememiştir babamdan. Aslında yaşlanmanın da bu yanı çok ağrına gitmişti sanki. Hiç sevemedi, alışamadı yaşlanma duygusuna. Hep sanki genç, gűzel, ve sağlıklı kalmak istedi (kim istemezdi ki?). “Oğul benim gőzlerim niye bőyle olsun ki? Gőzűműn ışığı niye sőnsűn ki” diye sorardı. Kabul edilir, anlaşılır bir şey değildi yaşlanmak ve belli fonksiyonları yitirmek.

Nasıl da isterdi okuma yazma őğrenmiş olmayı, okula gitmeyi, ve bir meslek sahibi olmayı.Araba sahibi olmayı. Nasıl da őzenirdi kadın şőfőrlere. “Izin vermediler oğul! Ne vardı elim(iz) kalem tutsaydı?” diye serzenirdi hep. Ah her kadın biraz feminisstir aslında derdim içimden.

Anam, o gűzel anam yok artık. Sosyal networkun birinde “artık daha yalnızım” diye not dűşműştűm dűn. Yalnızlık neyse de yaşın kırklarda olsa da annesiz yalnızlık kőtű bir şey. Bir garip boşluk duygusu. Őlűmlere, őlűm haberlerine alışmayla da ilgisi yok. "Ve bir gűn gelir anneler de őlűr" gibi mantıksal çıkarımlarla da alaksı yok, çűnkű her őlűm erken. Her őlűm genç. Her őlűm apansız. Her őlűm haksızlık…

Oct 29, 2011

Biz şimdi

Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.



1960-Cemal Süreya

Oct 25, 2011

Insanlık Nasıl Yitirildi

Deprem! Deprem! Her yanımız deprem! Yıkılıyor her yanımız.

Deprem bir de çatışmaların en az olduğu yerlerden birinde, Van’da oldu. Adamların içine sinmedi asıl depremi Diyarbakır’da, Hakkari’de, Mardin’de istediler. Bu deprem sadece liseli çocukların, ya da bir iki eğitimsiz geri zekalının değil, TV kanallarında haber programı yapanların da reflexlerine kadar sinmiş ırkçılık ve nefret sőyleminin çirkin yűzűnű ortaya çıkardı. Iyi bir ayna oldu aslında. Kime mi? Toplumun kendisine tabii.

Deprem ile birlikte insanlığımızı da yitirdik diyor bazıları. Başka da diyecek sőz bulamıyorlar haklı olarak. Ama durun biraz. Biraz dűşűnelim. Insanlıktan çıkmak mı? Insanlığı yitirmek mi? Bu toplum insanlığını çok őnceleri yitirmemiş miydi sahi? Çoktan yitirmişti tabii ki. Ama ne hikmetse gőrműyor ya da gőrmek istemiyordu. Nasıl mı? şőyle ki Freud’dan bir çalıntıyla şőyle sőyleyebiliriz “Bireyler insanlıklarını yitirebilecekleri gibi toplumlar da insanlıklarını yitirebilirler.” Őnce insanlık nasıl yitirilir onu anlayalım.

Sosyo-psikolojik çalışmalar gőstermiştir ki bir insanın diğer bir insana zarar vermesi ya da zarar verecek bir şeyi dilemesi için o kişinin bu eylemi ya da arzuyu yűreğinde ve aklında bir şekilde aklaması ya da gerekçelendirmesi gerekir. Bu gerekçelendirmelerden biri otoriteye ittiattir mesela. Hani o bilindik hikaye; Ben yapmadım. Komutan emir etti, ben bir emir kuluyum. Ben de yaptım diye giden hikaye. Bir de biraz daha dipte yatan biraz karmaşık, biraz gizil bir sűreç var. Kişinin kurbanı insandışılaştırırken kendisinin de insandışılaştığı o sinsi sűreç. Kişinin bir başkasına zarar verebilmesini olanaklı kılan bu sűreç kurbanı insan-dışı bir yaratık olarak gőrmeye başlamayla ilintilidir. Őrneğin kőle sahibi kőleyi bir birey, bir insan, hatta canı acıyan bir varlık gibi bile gőrmez. Bu nedenle kőleye insanı çağrıştırmayan sıfatlarla seslenir; hayvan, canavar, kőpek gibi. Ikinci Dűnya savaşı őncesi Almanya’da yahudilere de benzer adlar verilmiştir; mikrop, parazit, pislik, gibi. Ki sanki ilerde űzerinde insanlık dışı deney ve eylemleri yapmayı őnceden planlamışlar gibi… Yani bir insan yerine bir hayvanı ya da bir mikropu őldűrmek daha kabul edilir, vicdanın kaldırabileceği birşeydir. Tabii bunu diğer yűzűnde şu da vardır: kişi kurbanı insandışılaştırıken bir yandan kendi de insandışılaşmaya başlar ve bunu farketmez. Ta ki bir deprem yaşayana kadar.

Şimdi bi tekrar dűşűnelim. Sahi bu toplum yeni mi yitirdi insanlığını? Yakın tarihimize biraz bakalım. Bakın bu űlkede bir kőyűn tűműne bok yedirtildi! Hatırladınız mı? Bildiğiniz bok! Ve insanlara yedirtildi.Zorla! Silah zoruyla! Gőzűnűzűn őnűne getirebiliyor musunuz? Bunu yapanlar ne kadar insandı sahi? Ya bu yapılana sessiz kalan o koca toplum? Buna gőzlerini kapayan ve kulaklarını tıkayan koca bir toplum da insanlığını kaybetmeye başlamıştı. Vicdanını satmıştı korkuya çoktan.

Ya Diyarbakır zindanın da olanlar? Orda sadece komutanlar falan değil sıradan askerler de işkenceye katıldı. O, 20li yaşlardaki çocuklar nasıl çıldırmadı sahi? Çıldırdı da biz mi duymadık? Ama bu toplum bir bebekten bir katil yaratmayı becerecek bűtűn ahlaki ve hukuki olanaklara sahipti. Bu toplum hesabını sordu mu bunların? Vicdanı ile yűzleşti mi? Yine sessizliğine gőmdű yűzűnű bu toplum.

Ya gizli mezarlar? Ya gőz altında kaybolmalar? Ya işkenceler. Hepsine hepsine sessiz kala kala sistematik olarak duyarsızlaştırıldı bu toplum. Ezeni ve zulum uygulayanı suçlamak yerine kurbanı suçlayarak yűreğini rahatlattı. Sıradan o asıl dűşman olarak gősterilenin dışındakilerin başına bir şey geldiğinde bile bir kulp buluverdi çelişkilerini nőtrlemek için. “Eee o da uslu dursun! Kimse karışmaz o zaman” dedi. Bűtűnűyle uslu duranın da iskence gőrmesi, polisin dur ihtarına uymadı diye 18 yaşında hayatı boyunca hiç bir suça bulaşmamış bir gencin ateş edilerek őldűrűlmesi de genel yapıdaki insandışılaşma sűrecinde bir etki yaratmadı. Hata hatta bayraklarla, Atatűrk resimleriyle, vatan bőlűnmez sloganları gibi masumane(!) şeylerle histerik kalabalıklara katıldı. Linç girişimlerine onay verdi bu toplum. En duyarlısı en fazla “ çık çık çık” diyebildi.

Sosyal medyada bűtűn kűrtleri hedef alan gerçek dışı karalamalar sanki serbest dolaşımdaki para gibiydi, sosyal statű satın alıyordu. Yok efendim kűrtler (yani bűtűn kűrtler) vergi vermiyormuş da, yok efendim elektriği kaçak kullanıyorlarmış da, vesaire, vesaire. Ve ne yazık ki bu toplumun en namuslu, en ahlaklı, en yufka yűreklisi bile bu histeride gőnűllű rol űstlenip bu paylaşımları beğendiler ve kendi sosyal çevrelerinde paylaşarak propagandayı beslediler.

 Ve bu toplumdaki insanlık erozyonunda kimseler mahsum değildi. Bir dűşűnűn nerede nasıl onay verdi bu toplum bu insandışılaşmaya? Bir ayna tutun. Depremlere gerekçe kalmasın...

Oct 13, 2011

Memleket Izlenimleri

Kısa bir sűre için memleketteydim, Izmir’deydim (Izmir’li değilim ama memlekettir Izmir bana). Yazılabilecek ne çok şey var. Her kőşesi bir başka hikaye, bir başka masal, bir başka myth. Tűrkiye Frankfurt Okulu için harika bir labroutavar olabilir aslında. Ne diye teorik çalışmiyoruz ki bunca material varken? Biliyorum biliyorum mevzuat izin vermez.

Nasıl da kalabalıklaşmış. Nasıl da hareketli. Sanki bir kampanya var her yerde. Genç nűfusun yoğunluğu mu, ekonomik yaşamdaki hareketlilik mi, sosyal yapıdaki hareketlilik mi, yoksa bűtűn herşeylerin toplamı mı? Evet evet hepsinin toplamı.

Atatűrk ve bayrak: Içim dışım bayrak ve Atatűrk oldu resmen. Başını nereye çevirsen Atatűrk ve bayrak. Sanki seferberlik var. Sanki koca şehir bir fetişizme tutulmuş. Manyak mısınız lan? Ipe sapa gelir başka işiniz gűcűnűz yok mu allasen?

Insanlar kokuyor. Evet gűzel kadınlar ve kızlar bile kokuyor. Yok mu parfűműnűz ya da ter kokusuna karşı bir kozmetiğiniz diye saçmalamayacağım tabii ki. Çűnkű biliyorum ki ekmeğe yetmiyor birilerinin parası. Hatta tűp alamadığı için kış aylarında bir ay banyo yapamayan da biliyorum.

Ne çok sigara içiliyor. Açık havada bile ikinci elden sigaranın ne mene bir şey olduğunu yeni őğrendim. Sağınızdaki masada birileri sigara içiyor diye yer değiştiriyorsunuz iki dakika geçmiyor ki kaçtığınız tarafta birisi sigara yakmasın…6 yıl oluyor sigarayı bırakalı. Hiç őksűrmedim-aksırmadım ama iki haftada őksűrűp-aksırmaya başladım…

Devlet daireleri hala iş takibi yapan insanlarla dolu. Ve orda sadece soruları yanıtayan bir sűrű insan çalışıyor. Işsizlik için iyi ama inanın o denli insan gűcű aynı zamanda korkunç bir işgűcű kaybı… Ve en őnemlisi devket dairelerinde iş gerçek anlamda kayda değer bir iş yapılmıyor. Bir oyun gibi…

Yemekler, sebze ve meyvelerin tadı. Himmm… Insana yaşama sevinci veriyor. Hele hele sabahın serinliğinde yiyeceğiniz bir kaç incir ya da şeftalinin doyumu anlatılır gibi değil..

Trafik! Iğrenç. Afferim kapitalizme nasıl da herkese bu koşullarda araba satabiliyor. Insanlar nasıl satın alabiliyorlar! Ama gerçekten herkesin araba sahibi olmasına gerek yok Izmir’de. Araba sahibi oldukça gidilecek yere ulaşmak daha da uzuyor. O trafik olmasa daha kısa sűrede gidilir gidilecek her yere..

Yine de insanlar onca olumsuzluklara rağmen her fırsatta yaşama sarılabiliyor, eğlenebiliyor, umutlu olabiliyor… çűnkű çűnkű hala insan yanını yitirmemiş çoğunluk…Ve onca yoksulluğa rağmen yoksunluk yaşamıyorlar çűnkű gőnűlleri zengin..

Sep 28, 2011

Belki Yine Gelirim


Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.

Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
Ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
Kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
"Tükürsem cinayet sayılır" diyordu birisi
Tükürsek cinayet sayılıyor artık
Ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense
Ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
Alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
Kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
Ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
Okuduğum bütün kitaplar paramparça
Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler
Bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma

Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

İçimde zaptedilmez bir kırma isteği
Dizginlerini koparan bir at sanki bu
Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim

Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
                      
Ahmet TELLİ

Sep 12, 2011

12 Eylül ve Utanç Tarihi

Sahi darbecilerin yargılanması meselesi ne oldu? 
Hani yargılanacaklardı? 


  12 Eylül üzerine ne çok șeyler yazıldı. Ișkenceler, gözaltılar, idamlar, gözaltında kaybolmalar, ve daha niceleri. Yazılanların coğu bu yașananlara soyut, teorik, politik yaklașımlardı. Gündelik yașamın olağan bir parçası haline gelen bu kavramlarla birlikte söylemlerde duya duya duyarsızlaștık olup bitenlere. Birine ișkence edildi denince ișkencenin boyutlarını düșünmeden-hissetmeden “vah, vah yazık olmuș”lu serzenișlerele geçiștirir olduk. 12 Eylül eșittir ișkence ya da 17 yașda çocukların asılması ya da göz-altılar çok bir șey anlatmıyor artık. Hele hele 12 Eylül’de çocuk olanlara, 12 Eylül ve sonrasında doğanlara hiç mi hiç bir șey anlatmıyor.



 Dün Yılmaz Odabașı’nın Daktilo adlı yazısını okuyunca, “Dünya atomlardan değil, hikayelerden olușur” sözü geldi aklıma. Evet sosyal dünyayı en iyi bireylerin tek tek yașadıkları ve hissettikleri olușturur. Atomlar değil, masa bașında belli ilkelere göre yazılmıș resmi tarihler değil, tek tek Ahmed’in, Mehmet’in, Ayșe’nin, Yılmaz’ın, Zilan’ın hikayeleri olușturur bizim dünyamızı. Yașadıklarımıza tanıklığı bir tek onların gözleri, kulakları, ve yürekleri anlatabilir. Gözleri bağlıyken yașadıkları korku anlatır. Bağırmaktan kendi sesindeki çığlığı tanıyamaz olmușluk en iyi anlatır. Kendi sesini yitirdiği anda yeni seslerin dünyasına giriș en iyi anlatır. Yaklașan ya da uzaklașan ayak sesleri. Ișkencecinin sesi. Ișkencecinin sigarasının dumanını üflerkenki ses. Ya da Yılmaz’ın anlattığı gibi bir daktilo’nun mühürlenmiș sesi…

O katiller ve ișkenceciler ve "asmayıp da besleyelim mi?" diyen pașalar yargılanmazlarsa tarihi kaçamayacağımız bir utanç tarihi olacak bu ülkenin…

Aug 13, 2011

Bir caz műziği gibi gelip geçmese de hűzűn!

“Hani bazen kimsenin sizi tanımadığı kentler özlersiniz ya” diye başlıyor Ebru sonra devam ediyor “anlıyorum ki onu istemek bile iyiye işaretmiş.” Durun şu műziğin sesini açayım sonuna kadar. Duyuyorum ama hissetmiyorum yeterince. Evet, ne diyordum? Çekip gitmeleri istemek, çekip gitmeleri őzlemek hem de nasıl iyiye işaretmiş. Bir an geliyor ve o hiç gitmediiniz şehirlere gidiyorsunuz ve bakıyorsunuz ki o da hiç farklı değilmiş. Mesele coğrafyada değil o halde. Mesele coğrafyada değil. Bizde ve bizi bizleştiren o koşullarda. Mesele o koşullardan edindiğiz bakış açılarınız ve varsayımlarınız aslında. Bana inanmıyorsanız Cavafy amcaya sorun. Nereye giderseniz gidin o şehir ardındızdan gelecektir diyecek size. “Ne yani o halde bu hayalleri de mi kurmayalım?” diye kizabilirsiniz bana. Isterseniz kızın ama işin aslı şu belki yanlış hayaller kuruyoruz. Belki hayal bile değil bunlar bizim kaçamaklarımız. Belki kacamaklarımızla hayallerimizi karıştırmışız birbirine. Işte onun için belki bir karabasana dőnűşműş dűşlerimiz. Ki “uzanıp da su içememek gibi” “adım atıp da yürüyememek” gibi hissediyoruz. Oysa ki biliyoruz “yamalı yerlerinden/kanıyor hayat/ tutunduğun yerlerinden / soluyor hayat”.Yanliş okumayın bunu da. Hayır solmuyor hayat tutunduğun yerlerinden soluk alıp veriyor. Yaşama tutunmak zorundayız. Yok başka çaremiz. Hem de bir caz műziği gibi gelip geçmese de hűzűn…

Aug 12, 2011

Karanfil

Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
Atlanın gidiyoruz.
Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara
Eski zamanlarda olduğu gibi
Dersimiz tarih.Unutmayın kaldığımız yeri
yenilmedik daha

Masal alın koynunuza.Belki dönmeyiz uzun zaman
Masalllar hatırlatır size doğduğunuz yeri
ilişkiler iklimini
çocukluk taşınabilir bir şeydir
alınsa da elinden geçmişi.

Tütün ve tarih koyun torbanıza.Kekik ve dağ ateşleri
Şafağın bin yıllık anlamını, suların ve çağların sesini
ezberleyin, bilinmez otların adını hatırda tutar gibi,
Ten rengi aya bakın son defa
yani geride yaşanmış ve yaşanacak bütün yaz geceleri
kaçak aşıkları, uçurum bakışlı firarları, mağrur eşkiyaları
saklar gibi
kilitleyin yüreğinizin kalelerini
Anka ve Anahtar, ikinci bir emre kadar
Kaf Dağının ardına gitti

Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
Toplayın çadırlarınızı.Eski zamanlarda olduğu gibi
Çığ geliyor.Çağ çöküyor.
Gidiyoruz.
Dudaklarınıza ninni, ıslık ve destan alın
siyah sünnet çekin gözlerinize
Alıcı kuş telekleriyle
Ki ışısın yaprak yeşili gözlerinize kıstırdığınız
farz olan öfke
çapraz asın tüfeklerinizi
çağın dışına sürdüğü eski masallardaki
eşkiya resimleri gibi
yurdundan ve yüzyılından
kovulmuş çocukların tarihinde
gelenek kimi zaman başkaldırma biçimi...

Teni tarçın kokulu halkımın oğulları
Atlanın.Bizi bekliyor ay akşamları
daha yola çıkmadan eksiksiz anlatın çocuklarınıza
aklınızda kalanları
ağızlık, tesbih ve tabaka bırakın
yolları ayrı düşmüş arkadaşlara
belki görüşemezsiniz bir daha
yükse kuşlar dorukları sever
ölümse çıplak kaldığı dağları
Atlı bozkırların sararmış hülyalarını
eski sözcüklerin yüklü çağrışımlarını
yanınıza alın.

Sabahı karşılayın her günkü sabahı
gülümseyin yüzünüzün sığmadığı kuşlu aynalara
mayın diye gömün yüreklerinizi
ölülerinizi verdiğiniz toprağa
vedalaşın denkleri toplanmış geçmişinizle
unutmayın göçmen tarihlerden, yerleşik zulümlerden
geçilerek varıldı yüzyılın eşiğine
sonra gece nöbetçilerinin yüksek rakımlı yalnızlığını alın
yalnızlık kullanışlı bir şeydir, bazen iyi gelir
gerektiğinde yalnız olmayı bilmeyenlerin
inanmayın beraberliğine
sonra sabır.Mazlumların ve bilgelerin bize tarihsel
emanetidir,
her yerde yeni anlamlarıyla denenir.

Ve her çağın hurafeleri vardır
kurban alır, kurban verir
Geçer devran, takvimler el değiştirir.
Gün gelir zulüm de göçer
Zaman örter her şeyin üstünü
Uzağı gören çocuklar bilir gelecek uzun sürer....
Atlı ay akşamları
Sönmüş yanardağlar.
Gecenin ormanında
ilerleyen ölülerin rüzgarı
yanık fısıltılar...
gelecek günlerin düşünü kuran
kaç tarih çadır kurup sökmüş burada
yalnızlık kalmış yadigar
bir de gökyüzü
gökyüzünün mayınları yıldızlar
hem saklar, hem açıklar
çoban yıldızı, samanyolu, kervankıran
kapı komşumuzdu burada
gittiğiniz yerde de parlak mıdır bu kadar?
Şimdi menzili yurt tutanlar
ne yollar, ne yıllardan geçeceksiniz
çiçek atın yenilmiş asilere
güvenin her çağda ve her yerde
uzakları iyi bilen çocuklara
kenar adamlarına, ateş insanlarına
birliğiniz dağılmaz göç yollarında
ey gurbete çıkmış halklar
Atlı ay akşamları
kalın şayak bir gece, esiyor rüzgar
gidiyoruz geleceği olmayan bir yere
ardımız sıra esiyor ölülerin rüzgarı
daha şimdiden başka yerlere gömülenlere
gidiyoruz kalın şayak bir gece
geride ne çadırlar, ne tarih, ne saltanat
yalnızca rüzgarın sesi bizi uğurluyor.

Ay vurmuş alnına bütün ölülerin
yatıyorlar kimsesiz koyaklarda
ilk vuruldukları sıcaklıklarıyla
sanki dokunsalar birinin omuzuna
hep birden, her şeye yeniden başlayacaklar
ilerliyor gece, geçiyor ay
nesnelerin boşalan dünyasında
yer değiştiriyor aydınlık, tarih, mevsimler
kimsesiz koyaklarda ölüler ve ay
Kulağında karanfil
Teninde tarçın
Gözlerinde göç var
Döner bir gün Anka
Kilidinde döner anahtar

Murathan Mungan

Aug 9, 2011

Kaybedenler Kulübü

Dinleyici - Birinin kaybedecek bir şeyinin kalmaması őzgűrlűk galiba.
Kaan - Yıl 1917 falan Vienna ’dayız. Işte bizim Karl var.
Mete - Kral mı?
Kaan - Karl.
Mete - Eeee kral diyoruz işte biz ona
Kaan - Sakallı işte. Frederik de var. Frederik babasının fabrikalarını bırakmış. Gelmiş bizim yanımıza. Biz orda bir çatı katında űçűműz teorisyenlik yapıyoruz. Orayı hiç unutmuyorum. Kahve içiyoruz.
(....)
Kaan - Dőndűm Karl’a dedim "Daha neyimiz var kaybedecek?" dedim. Ne dedi biliyor musun bana? "Zincirlerimizden başka kaybedecek başka bir şeyimiz yok" dedi Kaan dedi. Fuck off dedim yaa! Sen dedim bu zihniyetle 100 yılı mahfedersin dedim ya. Ya bu 100 yıl altűst olur dedim ya. Yarın őbűr gűn Rusya’da devrim olur dedim yaa. Dedim ve oldu işte…
Dinleyici - Ne ?
Mete - Hadi iyi geceler sayın dinleyen. Műbarek Christmas bayramınız kutlu olsun.

Ne kadar gűzel bir filmdi o őyle. Gőrűntűler , kameranın kullanımı, műzikler, senaryo falan her şey çok başarılıydı. Onlarca sahnesini sıralayabilirim “Harika ya!” diye bağırdığım. “Gőt” diyen kız sahnesi çok iyiydi. Yukarıdaki Marx’a “fuck off” denilen doğaçlama, nerdeyse bűtűn Istanbul’la beraber toplu erken boşalma ve hep beraber orgazm sigarası içilmesi, o ne dediği anlaşılmayan çocuğun konuşmalarının alt yazılı ve anlamların değiştirilerek verilişi, falan filan…

Kuşkusuz filmin eleştirelecek yanları yok demek değil. Őncelikle film sadece belli bir kitleye seslenmis; Istanbul, Ankara ve Izmir’in belli bir kesimiydi hedef kitle. Gerçi herkese ulaşma diye zorunluluğu olmalı mı bir filmin, o da tartışılır. Ama filmin en zayıf yanı neydi biliyor musunuz? “Çok yalnızız” sőzűnűn nakarat gibi tekrarlanışı ve filmin bűtűnűne rastgele serpilişiydi. O kadar bariz ki filmdeki insanların yalnızlıkları. Hiç gerek yoktu sőylenmesine. Űstűne űstlűk filmin sonunda bile bir yalnızlık şarkısının olması ise “yeteeeeerrrr” dedirtti.

Sahi kim ulan bu Erol Egemen? :-)

Aug 7, 2011

Bir stajyer őğretmenin Anadolu’da ilk Ramazanı

 Erzurum’da sokakta sigara içtiği için taçize uğrayan kadın haberini okuyunca benim őğretmenlikteki ilk Ramazanım geldi aklıma.

Anadolu’nun ortasındaki o kasabaya gittikten sonraki ilk Ramazandı. Haftalar őnceden başlamıştı tehditler: “Yok yav! Sigara içirtmeyiz őğretmenler odasında”, “Olur mu őyle şey! Műslűman bir űlke burası”, vb sőylemler őğretmenler odasında ve őğretmenler evindeki kűçűk gruplarda sanki őnceden yazılmış bir skeç gibi oynanıyordu bağnazılığın kőhnemiş sahnesinde. Bu koca kampanyanın hedef kitlesi sadece iki kişiydi, Dinsiz, komunist,ve kűrt (ve onlara gőre kesin PKK’lı) ben ve depresyondan bir tűrlű çıkamayan intiharın eşiğinde 12 Eylűl'de işkence gőrdűğűnű iddia eden alkolik eski bir űlkűcű.

Ramazanın ilk sabahı uyandım, traşımı oldum. Aynada baktım zayıf hatlarına yűzűműn. Kahvalatımı yaptım; çay, ekmek, zeytin. Sonra ilk sigara. Ikincisini de sokak kapısını çektikten sonra yaktım ve tuttum okulun yolunu. Korkuyordum. Ama korkum geri adım atmamı zorunlu kılmıyordu. Sanki bűtűn kasaba arkamdan taş atacak ya da linç edecek gibi hissediyordum. Sanki herkes sokaklara dőkűlműştű.

Kazasız belasız okula kadar geldim. O gűn de nőbetçiyim. Oğrencileri içeri aldıktan sonra her zaman ki gibi bir sigara daha yaktım derse girmeden. Stajyerim ya hemen műdűr muavini beliriverdi őnűmde. "Hocam őğrenci őnűnde sigara içemezssiniz" dedi. Etrafıma baktım, hangi őğrenci der gibi. “Őğrenci falan ben gőrműyorum gősterir misiniz hocam” dedim. Yav hocam Ramazanda da olur mu bu?” dedi… “Haaa! Sizin asıl derdiniz o, değil mi? şimdi derse girmeliyim” deyip hafiften omuzuna çarpıp gittim. Derste őğrenciler dűşmana bakar gibi bakıyorlardı. Hiç biri dersi dinlemiyordu.

űçűncű ya da dőrdűncű derse başlayalı 10 dakika olmuştu ki, műdűr muavini sınıfa gelip, MEB ilçe Műdűr Yardımcısının beni çağırdığını sőyledi. “Hayırdır, polise falan da haber verseydiniz” dedim. Műdűr muavinin odasında bekliyordu MEB Műdűr yardımcısı. Merhaba deyip oturdum.Hemen ardımdan da o alkolik űlkűcű arkadaş geldi. Gűlmemek için kendimi zor tutuyordum. Lisede de disipline gittiğimden kendimi yine disipline gitmiş bir őğrenci gibi hissediyordum. Őğretmen olmuştum ama őğrencilikten kurtulamamıştım (Hala da őğrencisiyim hayatın ya, neyse). MEB Műdűr Yardımcısı “Hocam Ramazan” der demez bizim űlkűcű atıldı “Annem derdi ki, “ diye başlayınca gerisini dinleyemedim. O Lafını bitirince, ben yetkisini kendi inancına ve ideolojisine gőre kullandığını ve eğitimin devamlılığını ve sűrekliliğıni sağlamakla yűkűmlűyken bizi dersden çağırarak eğitimi aksattığını, falan filan bir gűzel dőktűrdűm. Birden otorite tavrı değişmiş yumuşamaya başlamıştı. “Yoo hocam burası kűçűk bir kasabadır, halk cahildir, onun için sizi bir arkadaşça uyarayım dedim” dedi. “Biz ne zamandandır arkadaşız? Hem bu nasıl bir arkadaşlıktır beni dersten MEB Műdűr Yardımcısı sıfatı ile çağırıyor bir odaya, kapıyı kapatıyor, sonra da azarlar gibi nutuk çekiyor? Ben mahkemeye verceğim sizi “ dedim ve kapıyı çekıp çıktım. Çok mutlu hissediyordum kendimi. Ağzının payını vermiştim itin.

Őğlen bakkaldan ekmek alıp eve yemeğe giderken, liseliler pis pis bakarken, orta okullu çocuklar “Afiyet olmasın őğretmenim” diyorlardı arkamdan. Bazan da orta 1inci sınıf őğrencileri yanıma gelip neden oruç tutmadığımı sorardılar. Bir çocuk edasıyla “Yav karnım acıkıyor yav” derdim gűlűmsemeyle. Çocuklar garip garip bakardı yűzűme…

Iki gűn sonra bana ek gőrev çıktığını őğrendim sarı bir devlet zarfıyla. Ilçedeki Imam Hatip’de ders verecektim. (Sahi ne dersiydi? Hatırlamıyorum bile. Herhalde ne olduğu hiç őnemli değildi !) Sonradan őğrenecektim eski bir gűreşçi olan Imam Hatip’in műdűrű MEB Ilçede őzel istekte bulanmuş beni adam etmek için. Hemen ertesi gűn dersim var orda.

Sabah ikinci ya da űçűncű dersti. Gittim. Őğretmenler odasında iki őğretmen vardı. Merhaba dedim ve oturur oturmaz sigaramı yaktım. Hemen gittiler. 5 dakika sonra da műdűr geldi. Hiç tanışmamıştık. Şőyle kaşlarını çatarak, korkutmaya çalışırcasına “őğretmen misin?” dedi. “Benzetemedin ama evet sen kimsin?” dedim. Okulun műdűrűyűm dedi. “Ben de benzetemedim, ciddi misiniz” dedim gűlűmsemeyle. Hocam biraz odamda konuşalım dedi ve kendisini takip etmemi isteyip yűrűdű. Odasında beklenen entellektűel(!) tartışma başlamıştı. Tartışma saygı çerçevesindeydi. Ben sigaramı onlara inat içmediğimi, Ramazandan őnce de içtiğimi. Ramazan geldi diye benim davranışımı onlara saygı adına değiştirmemi beklemelerinin ahlaksal olmadığını aksine zorba ve saygısız olduğunu bu nedenle çoğunluğun bana saygı gőstermesi gerektiğini sőyleyince “olmaz ki bőyle hocam” dedi. “Bakın derse gireceğim isterseniz soruşturma açın, isterseniz cihat çağrısı yapın, ben gidiyorum bir sigara daha içeceğim derse girmeden “ deyip gittim.

Sonraki hafta benim Imam Hatip’teki dersim bir şekilde meslekçiler tarafından dolduruldu. Ve eski haftalık çalışma programıma dőnműştűm. Soruşturma falan açılmamıştı. Ben de mahkemeye vermedim tabi; verse miydim acaba?

Sonraki Ramazanda őğlen benimle yemek yiyen lise 3űncű sınıf őğrencilerinin sayısı 4 tű ve hep korkudan oruç tutuyor gibi yaptıklarını itiraf ediyorlardı.




Aug 5, 2011

Allının Kızı ya da Ağustos Şiiri


Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum...
hep böylesi havalar besler fırtınaları
korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
bir yangınsonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek


ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
yitirmişim yıldız ışığında dost çizgileri
deli çizgi gözlerimi kör etmiş kör etmiş kör etmiş
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
çığlıkçığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
gökmavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde- neyleyim
insan demişim kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum
kaderim kaderleri demişim allı'nın kızı
sen olmasan ben böyle değildim
böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
bir yangınsonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek


Rüzgar gibi ağustos geçti ellerimizden
Meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
Bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
Bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
Malum o dramın en güzel perdesindeydik
Ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
Her gören didik didik bizi denetliyordu
Biz kendi derdimize düşmüştük


yılandere ölüler yatağı helalim ölüler
katran mazot bidonları paslı putreller
kargalar üşüşmüş ahmedo'mun ellerine kargalar
ahmedo'mun düşlerine yılan çıyan doluşmuş
garipler mezarlığı doymamışlar dünyası
yıkılası karakuşak kurudere sırtları
ahmedo'm bir yaz bulutu bir varmış bir yokmuş
fenerler titreşiyor bıçaklanmış türkülerin gözbebeklerinde
vinçler beni balçık gibi akşamlara bindiriyorlar
sen olmasan şu sabahlar olmasa
şu benim büyük büyük susamışlığım
bu mızmız takvimi bir solukta susturacağım
yılandere ölüler yatağı helalim ölüler


rüzgar gibi bir ağustos geçti ellerimizden
meyvalar bizi balrengi günahlara çağırıyorlar
bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
malum o dramın en güzel perdesindeydik
ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydi
duracak vaktimiz yoktu bitmiştik
her gören didik didik bizi denetliyordu
biz kendi derdimize düşmüştük




Orda da akşamlar olacak allı'nın kızı
kanlı mendil gibi ağustos akşamları
şu benim çektiklerimi görmiyeceksin
belki yanında başkaları olacak
belki düşlerine bile girmeyeceğim
gün oldu acıların şiirini yaşadım
gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
dokunsan parmaklarıma tutuşacağım


yine ağustos gelse elele versek
sen anandan kaçsan ben yalnızlığımdan
yeni yoldan sazanlı çaydan geçsek
güneşin bahçeleri emzirdiği saatte
susamışlar aşkına, kandım diyesi
uzun uzun öpüşsek
yine ağustos gelse kovulsak cennetimize
şantiye hiç durmadan ötse bağırsa
lazoğlu büyükharflerle sövse işçilerine
damlarda kaysı yarsalar rumeli göçmenleri
dillerini sevdiğim kıvırcık dillerini
ıssız bahçelerden geçsek unutulmuş sokaklardan
çocuklar mavi mavi gülüşüp kaçışsalar
bir masal dinler gibi sessizliği dinlesek
kendimizi dinlesek köklerin çığlığını
seni kollarıma alsam, yine yumsan gözlerini
yine kapışılsa yavrum, batan şehrin hazineleri
biz yine kendi derdimize düşsek


yere batan şehrin tek yalnızıyım
yüzyılın ağrısını anlıyarak çekiyorum
ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
tepmişim rahatımı boynubükük mutluluğumu
yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum
istemem sarmasın yumuşak duygular susuzluğumu
geceler bıçak bıçak böğrümde yatsın uyusun
kaderim kaderleri demişim allı'nın kızı
ellerimi kemirmekten memnunum
düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
en güzel günlerinde gençliğimizin
ölümden ötesini aklım almıyor
beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
istesek cenneti kurtarabiliriz
ben bir ışık için tepmişim rahatımı
ellerimi kemirmekten memnunum
bu güleç yüzlülerin bu acı türkülerini
bu yoksul yerleri anlıyarak seviyorum...
delice anlıyarak allı'nın kızı

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Jul 28, 2011

Kesișme

Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım! -- Didem Madak

Dünden beridir bu iki dize uzaya salınmıș bir uydu gibi dolanıp duruyor bașımda. Neden bu iki dize? Neden dün gece? Neden ben?

Surdan
Kimbilir belki geçen yıl duysaydım bu dizeleri belki bu denli yer etmeyecekti bende. Belki en fazla çok beğensem bile, “aa çok iyiymiș” diyip geçecektim. Sanırım herhangi bir sözün, olayın, ritmin o kișide yer ediși kișinin o an içinde bulunduğu duygudurumuyla ilgili bir șey. Iște bunun içindir onca șey söylenmiștir așka dair; onca șiir, öykü, masal, șarkı ve daha niceleri söylenecektir. Söylenmiș ve söylenecek olan sözler așkın bir yanını o kadar güzel, o kadar derin, o kadar doğru tarif edecekler ki iște ancak o kadar olur. Ama bütün hepsi herkes için her an geçerli olmayacak. Bekleyecek birilerinin duygu durumu ile kesișmeyi. Sanki bir anlam kabı gibi duracak, keșfeden ya da hisseden yeni anlamlar katacak o kaba ve o kabı alıp kendiyle götürecek. Sonra bir bașkası bir bașka zaman diliminde ve bașka yoğunluktaki bir kesișmede keșfedecek onu. O kiși de yüreğinden akanla dolduracak ve o da alıp kendiyle göruecek.
O sözler sonsuzca yașayacak; insanlarca anlamlara bürünerek…

Iște o yüzden șiir hiç bitmeyecek.șarkılar ve aforizmalar bitmeyecek. Duygu ve anlam bitmeyecek. Așk da bitmeyecek. Çünkü  limansızlar ya da limanın güvenliğini terkedecek bir iki çılgın her daim olacak.

Kendi mutsuz ama göreli güvenlikli limanına sığınanlara da kendi iç fırtınaları yeter zaten…

Jul 27, 2011

Sansür Gerçeği Çarpıtır

Basın özgürlüğü için Reporters Without Borders grubunun sansür yanlıș hikaye söyler (Censorship Tells the Wrong Story) adlı kampanyasından. Kampanyanın adını șöyle çevirsek daha iyi bir çeviri olur mu? Sansür Gerçeği Çarpıtır! Yani inanıldığının aksine hiçbir șeyi gizlemez!













Adver­tis­ing Agency: Memac Ogilvy & Mather Dubai, UAE
Exec­u­tive Cre­ative Direc­tor: Steve Hough
Cre­ative Direc­tor: Ramzi Moutran
Art Direc­tors: Leonardo Borges, Rafael Rizuto
Copy­writer: Sascha Kuntze
Pho­tog­ra­pher: Atp.
Burdan: http://designyoutrust.com/2011/07/25/censorship-tells-the-wrong-story/

Jul 23, 2011

Bildiğin Gibi Değil

Hasan Cemal Bildiğin Gibi Değil adlı kitapdan alıntılar yayınlamış. Kitap 1990’ları yaşamış çocukların anılarından oluşuyor.

“Adım Avrehan.
1982 Nusaybin doğumluyum.
Evimize yaptıkları ilk baskında kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Direkt içeri girdiler, hepimizi uyandırdılar.
Sabahın üçü ya da dördü.
Sıraya girin dediler. Sıraya girdik. Kardeşimin beşiğini alıp attılar.”

ŞİWAN  PERWER’DEN  9 YIL...
“Ben Piran.
1980’de Silopi...
Asker köyün tamamını basıyordu. Taş üstünde taş kalmayacak tarzda arıyor, nerdeyse köyün tüm erkeklerini alıp şiddete maruz bırakarak geri getiriyordu.
Ağabeyimde on on beş kaset vardı. Bir iki tanesi Şiwan Perwer’indi. Askerler geldiğinde ağabeyim kasetleri poşete sarıp tuvalete bırakıyordu. Tuvaletin iç kısmına çivi asmıştı.
Bir kere Şiwan Perwer’in kaseti yakalanmıştı bizim bir köylüde. Adam dokuz yıl mı ne içerde kaldı.”

ÜSTÜMÜZE  ÇİŞ  ETTİLER!
“Ben Xezek.
1980 Çukurca doğumluyum.
Her gün dayak atıyorlardı bize. Özel timlerden ilk dayak yediğimde sekiz yaşında falandım. Asla unutmayacağım olayı on üç yaşında yaşadım.
Bir gün özel timler evleri bastı, her tarafı dağıttıktan sonra biz çocukları toplayıp kışlanın duvarının dibine dizdiler.
Duvarın üstünde duran askerler sırayla üstümüze -çok affedersiniz ama- çiş ettiler.”

“ÜÇ AĞABEYİM DE DAĞDA...
“Büyük ağabeyim dağa çıktığında ben on yaşlarındaydım.
İyi hatırlıyorum.
Bizim burada Haskir Dağı var. Arkadaşlarıyla odun toplamaya gideceklerini söylediler. Odun toplamak bahane yani... Beş sene sonra şehit haberi geldi.
Ortanca ağabeyim de gitti.
99’da şehit oldu.
Üçüncü ağabeyim Ayhan da gitti, o da şehit oldu. Ömer ağabeyimin mezarı Kandil’de. Mustafa ağabeyimin burada, Çukurca’da. Ayhan ağabeyimin mezarının yerini ise bilmiyoruz.”

KİME AĞLIYORDUK BİZ?..
“Adım Aznavure.
1980 Nusaybin doğumluyum.
Ben kendi yatağımdayken bir bakıyorum evin içi asker dolu. Üstümüzü giymeye fırsat bulamadan dışarı atılıyorduk.
Kaset arıyorlardı.
Kaset denilen şey yasak olmamalı.
Ben Kürt olarak Kürtçe kaset dinleme hakkına sahip olmalıyım. Bir kaseti saklamakla cephanelik saklamak aynıydı. Kasetleri bir ipe bağlayıp kuyuya sarkıtıyorduk.
Acaba arkadaşlarımıza mı ağlıyorduk biz, yoksa kaybettiğimiz çocukluğumuzu mı bilemiyordum.”

ANNEN ÇIĞLIK ATMIŞ...
“Adım Avrehan.
1982 Nusaybin doğumluyum.
Babam 1993’te, 14 Şubat’ta öldürüldü.
Sabah evden çıktı.
Etrafta kalabalık vardı.
Bakıyorsun, baban mı, değil mi? Sonuçta annen çığlık atmış, sen de o korkuyla koşuyorsun. Baktığında, baban orada yatıyor, babanı görüyorsun, orada yatıyor.
Gitmek istiyorsun, gidemiyorsun.
O anki çocuk şeyi, korkuyorsun.
O an bir şey yapamıyorsun.
Arkamı döndüm, koşarak ağlaya ağlaya eve geldim.”

“BİR GÜN BARIŞ GELECEK!”
“Ben Xezek.
1980 Çukurca doğumluyum.
Barış demek, artık ölüm, savaş, silah, işkence olmayacak demektir.
Bu kadar insan ölüyor, hepsi gencecik.
Bu kadar kaybettik, artık yeter.
Bir halkın kendi dilini, kendi kimliğini, kendi kültürünü kullanmak istemesinin bedeli neden bu kadar ağır ödetildi ki?..
Çukurca’da halktan çok asker var.
Bu halka yazıktır.
Evet, çok hakaret gördük, çok işkence gördük ama artık yeter.
Bir gün bu ülkeye barış gelecek.
Buna inanıyorum.”

Bildiğin Gibi Değil,
90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak!

Jul 20, 2011

Burası

BURASI : -küçük korku dükkanı
-anadolu ve rumeli garajı
-yukarı türk'ürsen bıyık, aşağı kürt'hürsen sakal orta asya halkları anadolu kağışma sahnesi
-seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli cumhuriyeti
-kanarya sevenler, güvercin boğanlar cımhuriyeti
-annem duysa kızar, babam sezse keser, eyvah aabim cumhuriyeti
-şifahi halklar topluluğu

-MET -ÜST

Jul 16, 2011

Kahretsin!

Kahretsin!
Hiç bir şekilde yaşananlardan ders çıkarmadan aynı kanlı batağın içinde debelenip duruyoruz. Anlam bile veremez oldum artık. Anlam verebilmek için bir şeylere benzetemeye çalışıyorum. O da olmuyor çűnkű eşi benzeri yok gibi yaşadıklarımızın. Mitolojilerle bile romantize edemiyeceğimiz bir kan gőlű bu. Ne ciğerinin sonsuza kadar aç bir kartal tarafından yenilmesine mahkum edilen Prometus, ne őmrű boyunca koca bir kayayı dağın tepesine kadar itip dağın tepesine ulaşınca yeniden başa dőnen Sisyphus hikayesi açıklayabilir yaşadıklarımızı.

Kahretsin!
Hem yara hem de bıçağız. Kendi kendini jiletlerle kesip kesip kanatan bir psikotik; kendi çocuklarını yiyen bir canavarız.

Kahretsin!
Kişiliği bozuk bir nevrotiğiz. Var olan ve olması gereken gerçekliğe uyum sağlayamayıp, kendi hastalıklı gerçekliğimizi herkese dayatmaya çalışanız.

Kahretsin!
Beyin őzűrlűyűz. Sorunun çőzűmű gőzűműzűn őnűndeyken bir tűrlű gerekli parçaları bir araya getiremiyeniz.

Kahretsin!
Őğrenme őzűrlűyűz. Ne hatalardan ne başarılı deneyimlerden bir şeyler őğrenemiyeniz. Her defasında sil baştan ta o en ilkel, o en beynimizin yıkanmışlığına geri dőnenleriz.

Kahretsin!
Neden bu kadar zor beraberce yaşamak ve yaşamayı istemek? Neden bu kadar kanlı? Nedir o gerçekten zor olan eşitçe, őzgűrce, ve herkesin kendi potensiyellerini geliştirebilerek bir toplumsal uzlaşmada soluk alıp vermek.

Kahretsin!
Anlamıyor musunuz barış içinde yaşamak dűşmanca yaşamaktan daha kolay? Savaş, nefret, ve kinimizi beslemek için harcadığımız enerji ve çabanın yarısını bile barış için harcasak daha gűzel bir Tűrkiye műmkűm. Vallahi műmkűn.

Jul 9, 2011

Dinginlik

Dinginim. Fırtına őncesi sessizlik gibi. Ya da fırtına sonrası. Nicedir bir fırtına, bir kasırga zaten soluduğum.

Çok yorgunum oysa. Bir sűrű şeyin altında kalmışım. Kıpırdayamıyorum. Boğuluyorum. Beynim yorgun. Ellerim yorgun. Homo Habilis(*) amcanın bűtűn yorgunluğu sanki benim űzerime çőkműş.

Biri sőylűyordu insan başarı ve becerisinde “artık ortalama diye bir şey yok!”. Sadece iyi ve en iyiler var artık. Kapitalist rekabet ortalamayı da tedavűlden kaldırıyor anlaşılan. Yetenekli ve zeki olmayanları toplu bir eleminasyon mı geçirecek birileri? Emeklilik yaşını olmadı 70’e çıkarsınlar (Amerika’da 65). Sonra insanlar emekli olana kadar őlmemişse, emekli olunca őldűrsűn çűnkű kapitalistin artı-űrűnűne katkısı olmayan hiç bir şey yaşamayı hakketmiyor nasılsa. Aslında bu emeklilikle birlikte őldűrűlme insanları emekli olmadan daha motivasyonlu bir biçimde çalışmaya iter mi? Ne dersiniz? Mikro-ya da makro (ya da her ne zıkkımın kőkű ise) ekonomi okuyan biri bunun hesap kitabını yapıp bir sűrű bonus bile alabilir.

Ne gűzel! Farkında mısınız uygarlaştıkça (!), teknolojide ilerledikçe daha mutlu, huzurlu, ve herkesi kapsayan bir sosyal ve ekonomik yaşam yerine git gide azgınlaşan, git gide bűyűk balığın-kűçűk balığı yuttuğunun geçerli ve haklı sayıldığı bir dűnya ile karşı karşıyayız. En kőtűsű ne biliyor musunuz, muhalif olacak ne bir gençlik var, ne bir sınıf, ne de bir-iki çılgın.

Kahramanlardan umudu keseli ne kadar oldu sahi?

*Taştan alet yapıp kullanan ilk insan.

Jun 21, 2011

Bir şarkının yaşattıkları

Cok sevdiğim bir dostun sırrıymış bu şarkı (Sarah Vaughan - All The Things You Are ). Paylaşayım istedim dinlerken yaşadıklarımı.



Eski siyah-beyaz bir filmin karelerindeyim. Vakit gece yarısı. Yıldızsız bir gőkyűzű; ama őyle zifiri karanlık falan değil. Yağmur inceden çiseliyor. Savaş yeni bitmiş. Barış haberleri coşkusunu yitirmiş. Bir dinginlik ve yorgunluk var ıslak caddelerde. Bir çok bar kapanmış. Açık olanların birinden sarımtırak bir őlgűn ışık sızıyor. Bu şarkı çekiyor beni oraya doğru. Adımlarım űrkek. Canım sigara istiyor. Bir de sarhoş olmak. Sarhoş olup ….

Yorumlarda Sena bir hikaye başlattı. Hadi ortak hikaye yazalım. 

Jun 16, 2011

Űç Kadın


Űç kadın var deli gibi aşık olmak istediğim. Űç kadın aynı anda sevmek istediğim. Norah Jones, Şeval Sam, bir de Ece Temelkuran. Yok, çok eşlilik dűşű gőrdűğűmden değil. Bilirsiniz kadınlara (varoluşlarına ve bedenlerine) sahip olmaya denk dűşen saçma bir aşk anlayışım da yok. Ne mi istiyorum? Bilmiyorum. Bilmiyor ama hissediyorum: Hissettiğim dokunmak, sımsıkı sarılmak, uzun uzun gőzlerine, sevinçlerine, hűzűnlerine bakmak ve paylaşmak yaşadıklarını.

Hem sahi neden bőylesi űn salmışlara aşık olabilme olasılığı ve dűşűncesi gerçeklik dışı bir şeymiş gibi kabűl gőrűr toplumlarda? Ya da bőylesi bir istem fantazi olmak zorundaymış gibi gelir insanlara.

Nedir beni (sıradan insanı) onlara aşık olmaktan alı koyan? Sınıf farkı mı? Statű mű? Oysa ki bunlar alabildiğine otantik bir aşkın yanında çok sıradan şeyler sayılmalı. Şimdi birileriniz “Eee ol o zaman! Seni tutan mı var?” diyecek. Olurum olmasına da benim bu hissettiklerimin fantaziye ya da gerçeklik dışına dűşmemesi için onların en azından benim hissettiklerimi bilmelerine ihtiyacım var. Haberleri olsa en azından. Benim hissettiklerimi ciddiye alsalar ya da gűlseler. Ama bilseler. Sonra isterlerse sevmesinler dert değil.Hani Pia gibi.

sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler

bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldızlar basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

Aşk dediğin iki kişilikmiş gibi gőrűnen tek kişilik bir doyumdan ya da aldatmacadan başka nedir ki…

Jun 12, 2011

Seçim ve Biz

Seçim bitti.
Geçmiş olsun mu demeli? Onca seçim őncesi şiddete rağmen çoğunluk yine iktidarı seçti. Şaşırdı insanlar. Yani insanların űzűlmelerini anlarım da şaşırmalarını anlamakta hala zorlanıyorum. Seçmenlerin çoğunluğunun AKP’yi seçmesinin o denli bariz gőzle gőrűlűr sosyolojik, psikolojik, ve tarihsel gerekçeleri ve faktőrleri varken şaşırmaları anlamıyorum. Bűtűn bu gerekçelerin kőkenleri Cumhuriyetin projelerinin hayata geçirilmesi için itiatkar insan tipi yaratmasına, hatta Osmanlı’nın sosyal ve kűltűrel dokularına kadar gőtűrűlebilir. Kalkıp SADECE AKP’yi suçlayarak perspektifinizi sınırlandırmayın. Objektif olarak olup bitenin analizlerinin yapılması gerekmektedir.

Demokratik bir toplum olmadığımızı kabul etmekle işe başlanabilir sonra da otoriter insan tipinin kőkenlerini kazımakla devam edilebilir. Őyle cahillik- mahillik cahilliğine de dűşmeyin, olur mu?

Şunu sőylemeden bitiremiyeceğim: % 10 baraj engeline (ve yűzsűzlűğűne *) rağmen 36 milletvekili çok iyi bir başarıdır. Yani o denli de umutsuz olmamalı…

* Yűzsűzlűk diyorum çűnkű gerçekten bu yőntemin demokrasiyle ilişkisi yok. Ayrıca bu yőntemle kazanılan başarı da  sırf oyuncaklar kendisinin olduğu için gőz gőre oyunda mızıkçılık yapıp kazanan ağa çocuğunun pişkin pişkin gűlűşű gibi geliyor bana.

Jun 10, 2011

“Biz olsaydık asardık!”

“Biz olsaydık asardık!” demek ne demek sahi? Nedir bu kan ve őlűm űzre politikalar, bu oy avcılığı? Yarattığınız kan ve őlűm kűltűrű yetmedi mi? Hadi astınız diyelim, eee ne olacak? Bűtűn sorunlar çőzűlecek mi? Tűrkiye’nin sosyal, ekonomik, ve politik sorunlarının temelinde ne yatıyor siz asıl onlara odaklaşın. Sizin işiniz insanlar ve gruplar arasında hizip çıkarmak değil. Bunun için seçilmediniz. Kanla, şiddetle problemlerin çőzűmleneceğinin rol modelliğini yaparak hiç bir problemin çőzuműne katkıda bulunmadığınız gibi hem varolan problemi içinden çıkılmaz hale getiriyorsunuz hem de ilerisi için yeni problemlerin tohumlarını ekiyorsunuz.
Bazı ağzı salyalılar da bu sőzű ciddi ciddi tartışıyor. Hadi o zaman asmadın, şimdi as der gibiler. Yani hala asmalardan, őldűrmelerden medet umuyorlar. O kadar salaklaştırılmış bir kitle bu. O denli kan sevici. O denli kőr. O denli insanlıktan çıkmış.

NOT: BES üyesi Hacı Özkan’ın yaşadıklarını anlattığı videoyu izlediniz mi? O işkence kűltűrűnű de başbakanın sőylediği o sőzlerden ayrı dűşűnmemek gerekir. Bu űlkede her sorunun çőzűműnűn şiddetten geçtiği inancı ve varsayımını direkt ya da dolaylı olarak destekleyen, yayan, bunlara sessiz kalan ve uygulayan herkes bu patolojinin hem suçlusu hem de kurbanıdır. Bu şiddet ve kan kűltűrűnde hiç kimse gűvende değildir. Hiç kimse muaf değildir şiddet kűltűrűnden.

Jun 9, 2011

Oral Çalışlar: Oyum neden Sebahat Tuncel'e?

Oyumu İstanbul Birinci Bölge'de kullanacağım. Oyum bu bölgedeki bağımsız aday Sebahat Tuncel'e. Sebahat, 2007 seçimlerinde hapisteydi ve milletvekili seçilmesinin ardından Meclis'e girdi.

Sebahat'a oy vermemin nedenlerinden birini, Türkiye'nin temel meselesinin Kürt meselesi olduğunu ve Kürt siyasi hareketi olmadan bu meselede yol alınamayacağını düşünmem oluşturuyor.

Kürt siyasi hareketi, yıllarca kendisine meşru zemin bulamadı. Kürtlerin kurdukları partiler defalarca kapatıldı. Yöneticileri ve taraftarları devlet içindeki çetelerin hedefi haline geldiler.

Katiller hesap vermedi

Mehmet Sincar, DEP milletvekiliydi, devletin desteklediği çeteler tarafından sokak ortasında kurşunlanarak öldürüldü. Hizbullah militanları suçlarını itiraf ettiler. Vedat Aydın, Diyarbakır HEP İl Başkanı'ydı. Devlet güçlerince kaçırılarak infaz edildi. Onlarca Kürt aydını çeşitli yöntemlerle ve nedenlerle kaçırıldı, işkenceye uğradı, öldürüldü.
Bu cinayetlerin sorumluları hâlâ yargıya hesap vermediler. Devlet, cinayetler nedeniyle Kürtlerden özür dilemediği gibi, bu cinayetlerin üzerine hâlâ tam anlamıyla gitmedi.

Devamı>>>

Jun 3, 2011

Orhan Veli’nin Derdi

Orhan Veli’nin derdinin peşindeyim gűnlerdir. Orhan Veli ve dert/keder deyince aklıma bir sűrű dize geliyor. Işte birkaçı:

  • Bilmezdim kelimelerin bu denli kifayetsiz olduğunu / bu derde dűşmeden őnce
  • Mektup alır, efkarlanırım / Rakı içer, efkarlanırım / Yola çıkar, efkarlanırım
  • İstanbul’da Boğaziçi’nde Bir fakir Orhan Veliyim / Veli’nin oğluyum / Tarifsiz kederler içinde.
  • Bakakalarım giden geminin ardından / Atamam kendimi denize dűnya gűzel / Serde erkeklik var / Ağlayamam
  • Bir tren sesi duymaya-gőreyim iki gőzűm iki çeşme
  • Yalnız bende değil yalnızlık hali
  • Benim de mi düşüncelerim olacaktı, Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım, Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?
  • Ah ne olur bűtűn gűneşler batmadan / bir tűrkű daha sőyleyeyim bu yerde
  • Bilmezler yalnız yaşamayanlar / Yalnızlık nasıl korku verir insana

Orhan Veli’nin derdinin ardına dűşmenin en zorlu yanı psikologluk taslamadan bu işi becebilmek olsa gerek. Psikologluk taslayıp her duygu gősterimine bir pataloji tayin etmek oldukça kolay olurdu. Kabaca bakarsak yalnızlık, őlűm, ayrılık, içedőnmelerin eşlik ettiği genel bir depresyon ve kaygi bozukluğu tanısı koyabiliriz. Ama bu adamın derdi ne?

Yoksul. Evet, ama aç–açıkta da değil hani.

Yalnız  mı? Oktay Rıfat ve Melih Cevdet gibi bir iki dosluğu var ve kimbilir daha kimler vardır arkadaş diyeceği. Yani yalnız da değil.

Aşk’a baksan diğer bűtűn şairler gibi sıkça aşık olan biri gibi Orhan veli, ya da aşık olmakta hiç bir sorunu olduğunu da sanmıyoruz.

Ayrıca insan ve yaşama sevgisi ile dolu da bir yűreği de var.

Peki nedir bu adamın derdi, bazan őlűmű bile dűşűndűrten o genç yaşta. Dayanılır olmayan, dile gelemeyen o dert ne ola ki? Bakın bir de şőyle bir şey var

Sanma ki derdim güneşten ötürü;
Ne çıkar bahar geldiyse?
Bademler çiçek açtıysa?
Ucunda ölüm yok ya.
Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
Güneşle gelecek ölümden?
Ben ki her nisan bir yaş daha genç,
Her bahar biraz daha âşığım;
Korkar mıyım?
Ah, dostum, derdim başka.

Bi de varsayalım ki derdi falan yok. Ama peki ne demek istiyor en coskulu siirin bir yerinde derdinin baska olduğunu sőyleyerek…

Ben çıkamadım işin içinden. Biraz daha dűşűneyim en iyisi…

Jun 2, 2011

Şairlerin Őlűmű

Dűn Ahmed Arif’in bugűn de Nazım’ın őlűm yıldőnűmleri. Biliyorum en gűzel anmayı Hasan Hűseyin (Nazım’a) “Haziranda őlmek zor” ile yapmış SANKI ŞUBATTA ŐLMEK KOLAYMIŞ GIBI! Bize sőyleyecek pek bir şey bırakmamış ama yine de dilimizin dőndűğűnce onları anmayı eksik etmemeli.

Ey űlkemin bűtűn şairleri iyi ki varsınız; iyi ki yazdınız; iyi ki aşık oldunuz, iyi ki modelim oldunuz kavgada, sevdada, ve hayatta. Bilin ki ben hiç bir sevgilimi sizin şiirlerinsiz sevmedim. Kimbilir sizin şiirleriniz olmasa sevemezdim bile…
Çok Teşekkűrler…
Iyi ki doğdunuz!

Jun 1, 2011

Dayanılır şey değil!

Bu akşam Műşfik Kenter’i dinlerken geldi aklıma. Orhan Veli bazı şiirleri “sadece iş olsun diye” yazdığını sőylese de bazı şiirler de var ki hiç mi hiç iş olsun diye yazılmış gibi gelmiyor bana. Őrneğin Dayanılır şey değil adlı şiiri

Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl, size derdimi!
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem...
Değil!
Ekmek parası desem...
Değil!
Bir dert ki...

Dayanılır şey değil

Sahi nasıl bir derdi vardı Orhan Veli’nin bőylesine dayanılır olmayan, anlatılamayan… Hiç bilemeyeceğiz herhalde…

Orhan Veli’nin derdi şimdi bana dert oldu, iyi mi!

May 28, 2011

5 No'lu Cezaevi, Bir Ermeni, Toplumsal Bellekteki Yaralar, ve Kűltűr

“5 No'luya dair her anlatım biraz eksiktir” diyor Diyarbakır Zindanı’nın tek Ermenisi, Garabed Demircioğlu. Bu kaçıncıdır okuduğum 5 No’luya dair yaşananları? Her okuyuşta bu kaçıncı mideme krampların girişi, bu kaçıncı uykusuzluk. Her anlatım biraz eksiktir de ondan hiç bir anlatım bűtűnű kapsamıyor. Birindeki eksiklik diğerinde tamamlanıyor ama 5 Nolunun tűm hikayesi hiç bir şekilde tamamlanacak gibi de gőrűnműyor.
Ilk gűnden itibaren Garabed’i hem Tűrk hem de műslűman yapma kararı veriliyor Esat Oktay Yıldıran tarafından. Adı Ahmet’e, dini Islam’a, uyruğu Tűrk’e değiştiriliyor. Yetmiyor! Maşallahlı sünnet elbisesi de giydiriliyor. (Detaylı okumak için şuraya tıklayın.) Daha bir çok şey anlatıyor Garabed. Őlűme kurtuluş denmenin ne mene birşey olduğunu şőyle anlatıyor.
“ Ölüm her an başucumdaydı ama bir türlü ölemiyordum. Bir kurşunla ölmek ne büyük bir lüks ne müthiş bir lütuftu.”
Iki suçlu tarafı var orda yaşananların. Iki suçlunun da farklı farklı katmanları: var. Iki suçludan biri devlet ve ikincisi de içine doğduğumuz kűltűrdűr. Devlet tarafındaki bűtűn sorumlular yani sadece işkenceciler değil, bu işkencecileri yetiştirilmesini, gőrevlendirilmesini, korunmasını ve kollanmasının devletin olanaklarını kullanarak onayan herkes yargılandığında toplumsal bellekte yaratılmış olan yaralar belki kabuk bağlayabilir. Kabuk bağlayabilir diyorum çűnkű inanıyorum ki yasal yollar őnemlidir ama yeterli değildir. Bu yaraların bűtűnűyle iyileşebilmesinin koşullarından biri kűltűrűn kendiyle yűzleşmesi ve bir tűr transform geçirmesidir. Bu işkencecileri sadece devlet yetiştirmedi. Kűltűrűműz dediğimiz dolaylı ya da direkt olarak desteklediğimiz varsayımlar, gőrűşler, değerler yumağı da devlet kadar suçludur. Garabed kűltűrűn bu yanlarının da ipuçlarını veriyor bize. Işkenceciyi yaratan tohumları.
Süleyman Nazif İlkokulu'na gidiyordum. Başka mahallenin çocukları her gün beni ve diğer Ermeni çocuk-larını bir tenhada sıkıştırıyorlardı. İki elin işaret parmağını birleştirerek yu¬karı kaldırır "Müslüman mısın?" ya da iki elin işaret parmaklarıyla haç ya¬parak "yoksa fille misin?" derlerdi. Çoğu zaman o meşum cevabı bile duymayı beklemeden yüzümüze tü¬kürür, tekme tokat girişirlerdi.
Hadi biraz, o başka mahallenin çocuklarının işkenceci ya da nefret dolu bir faşist olma olasılığı hakknda dűşűnűn? Sonra da eger varsa kendi payınızı...

May 15, 2011

Içimdeki Yangın - Incendies



"Savaşın dini imanı yok!  " Filmin yarısından sonra kafamda habire yankılanan buydu. Aslında filimde bir çok tema var ; aile dramı, gerilim, giz ve labirent vari őykűleme, vb. Ama merkezdeki tema dinsel motivasyonun ateşlediğ acımasız, dinsiz ve imansız bir savaş. Adı Fransızca incendies, őnce Ingilizce sanmıştım. Fransızcadaki anlamı yangın. Tűrkçe’ye içimdeki yangın diye çevrilmiş. Eski Tűrk filmlerinin ya da arabesk filimlerinin adını çağrıştırıyor. Bu çağrışım olmasa hiç fena bir yakıştırma değil aslında.

Film bir çok açıdan gűzel. Oyuncular, kamera, senaryo. Bi kusur bulamadım valla. Hatta hatta bazı soyut temaları sinemanın gőrsel dilini kullanarak o denli gűzel veriyor ki. Őrneğin otobűsdeki toplu katliam, katliamdan sonra benzinin dőkűlűşű, o andaki sessizlik korkunç derecede başarılı işlenmis. Sonraki sahnede annesine koşan çocuğun duygusuzca őldűrűlűşű iyice sarsıyor insanı. Ki genelde filmlerde çocuklar őldűrűlmez. Belki bu işin uzmanları kusur bulur ama ben bulamadım doğrusu. Ve en iyi yabancı film ődűlűnű alamayaşının sebebini oldukça merak ettim. O yıl o ődűlű alan film bundan daha mı iyiydi yoksa başka faktőrler mi etkiledi? Kimbilir? (o yıl ődűl alan filmin hangisi olduğunu bilerek araştırmıyorum ki şu an yazacaklarımı etkilemesin diye)

Filmde beni en çok etkileyen şey űlkenin neresi olduğunun verilmeyişiydi. Ortadoğu’da bir yer ama neresi belli değil. Bu őnemli bence; bu hem savaşın politik yanını hem de bu politik yanın taraf tutmadan verebilmesini sağlıyordu. Yani hiç bir gruba őzel bir kin ve nefret uyandırmadan sadece savaşın ne mene bir şey olduğunu işliyordu…

Filmin beni etkileyen bir diğer yanı, zamanın (şimdi ve geçmiş) içiçeliğinin verilişiydi. Őyleki bazan zamanda kaybolduğunuz da oluyor. Bu izleyicide yaşananın geçmiş bitmiş duygusunu yaşamasına izin vermiyor. Yűreğinizde savaşın yarattığı acıyı hep hissediyorsunuz. Film bittiğinde bile yaşadığınız o acı bitmiyor.
Yani dostlar dűnyamızın dőrt bir yanı savaş ve zulumla çevriliyken bizi bir tűr uyuşturmaya tabii tutan Holywood’un ve burjuva medyasının eğlence ideolojisi nden mideniz bulanmışsa bu filmi izleyin derim. Gerçeklikten kopmak istemiyorsanız, bu filmi izleyin derim . Sinemanın sadece bir eğlence aracı değil bir sanat; verili gerçekliği aklın, gőzűn, ve gőnlűn eleştirel sűzgecinden geçiren yaratıcı bir eylem olduğuna inanıyorsanız ve bunun desteklenmesi gerektiğini dűşűnűyorsanız, bu filmi mutlaka izleyin ve insanlara da tavsiye edin…

May 8, 2011

Tanıklık

Tanıklık ediyorum diyor Elie Wiesel, her şeye tanıklık. Ve bu tanıklığı műmkűn kılan bireysel ve toplumsal belleğin yorulmaz bir emekçisi sayıyor kendini. Bunun için yaptığı herşey bu perspektiften değerlendiriyor. Hatta tanrının varlığını da tanıklıkla açıklıyor. Tanrıya gőre insanlar tanrının ve yeryűzűnde olup biten herşeyin tanıklarıdır. Eğer insanlar tanıklık etmezlerse tanrının varoluş sebebi de ortadan kalkar.
Kendine őzgű bir gűcű vardır tanıklığın. Ki ezenin korktuğu temel şeylerin başında tanıklıklar gelir. Bu nedenle ezen suç işlerken őnce tanık olmamasına dikkat eder , eğer bu műmkűn değilse tanığı ortadan kaldırmaya çalışır. Almanya’da ikinci dűnya savaşında nazilerin uyguladığı yőntemin adı “Gece ve sis”tir. Karanlığın yanısıra sisin de tanıklığı engelleyen etkisini kullanan bu yőntem insanların sisli gecelerde evlerinden alınıp katledilmesinin adıdır. Gőzaltında kayıplar da bunun başka bir formudur.

Geçenlerde İzmir’in Çeşme İlçesi’nde 20 Kürt ailenin evi ‘tarım arazisi olduğu’ gerekçesiyle belediye tarafından yıkıldı. Duydunuz mu? Yıkımın ardından da evlerin etrafını Jandarma ateşe verdi. Gőrdűnűz mű?

Yani bu insanların evleri, kőyleri yakılıp zorunlu gőçe zorlanmışken, ve bu insanlar hayret bir şekilde belleklerinde o zulum ve terőrden arta kalan derin yaralarına rağmen, yılmadan yıkılmadan kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çabalarken bu yapılanlar hangi kitaba sığar? O insanların belleklerindeki henűz kabuk bile bağlamamış yaralarını o kirli ve iğrenç tırnaklarıyla deşmeye çalışan bu nefret nedir? Ya ya bűtűn bunlara gőzűnű yuman, yűzűnű őte tarafa çeviren, ya da yapılanları bir tűr mantığa bűrűyen ve kendince aklayan bu toplumsal kőrelme, bu sosyal çűrűme nedir?

Şu gűzelim bahar sabahına tanıklık ederken gőzerimi nasıl kaparım sizin gőzlerinizi kapamalarınıza? Tanıksınız bu olanlara. Kaçamazssınız! En azından ben bu tanıksızlığınıza tanığım ve işte buraya da yazıyorum.