Pages

Oct 31, 2014

Beklerken

Zaman ve mekanda uzakken Tűrkiye’de oluşan gelişen şeylerden umut duymaya başlamıştım. Bu umutlu oluşun sebebi dindar ya da AKP’li oluşum değildi tabii. Zaten ne AKP’liyim ne de dindar. Hatta Allah’ın varlığına da inanmam.

Umutlu olduğum şeylerin başında Kemalizm’in hiç yapılmamış bir çőzűmlenmesinin gerçekleşiyor olmasıydı. Kemalizm’in putlaştırılmış ve kalıplara sıkıştırılmış őnermelerinden, diktelerinden, merkezi otoriteye ve militarizme dayalı yapısının çatladığını gőrmek gűzeldi. Umut vericiydi çűnkű bu űlkedeki insanlar arasındaki harç kemalizm değildi; çok kűltűrlűlűkten oluşmuş bir harçtı ve Kemalizm bűtűn bu çok-renkliliği ve çok-sesliliği tek renge, tek sese indirgemenin ideolijisiydi. Kemalizmin getiridiği ya da dayattığı bazı iyi şeyler bile yama gibi duruyordu űstűnde insanların. Yaratılan yapay ulusal burjuvazi, kendini Avrupalı sayan elit, Avrupalı olmaya çalışan kűçűk burjuvalar, ve aşağılanan, hor gőrűlen Anadolu insanından oluşan hastalıklı bir toplum psikolojisi ve topolojisi oluşmuştu 70-80 yılda.

Bunun yanı sıra hukuksuzluğun da etkisiyle kimse kimseyi sevmiyordu. Kimse kimseyi beğenmiyordu. Her grubun diger bir gruba kini vardı çűnkű hukuğun terazisi hiç mi hiç adalet denen o orta noktayı bulmuyordu ve herkesin bir diğeriyle bitmemiş bir hesabı vardı. Toplumun belleğinde ve yűreğinde adalet ve eşitlik duygusunu yaşatacak hiç bir karar alınmıyor, hiç bir politika űretilmiyor, hiç bir yapısal ve kurumsal değişikliğe gidilmiyordu. Kemalist devlet kőylűyű soyan ve sőműren aracının suç ortağıydı, kőylűyű ağaya, işçiyi patrona peşkeş çeken bir kalpazandı. Sağda kirli işlerini yaptırdığı serseri çetelerin mafia babasıydı; Katledilen őgrencilerin ve aydınların katiliydi; 17 yaşındaki çocukların yaşını bűyűltűp asan bir cellattı; insanların inançlarını control eden dinsiz bir din bakanlığıydı. Tűrbanla őgrenmektense hiç okumasınlar diyen ve halkının tűrbandan, sakalından utanç duyan kőtű bir babaydı. Faili meçhullerin failiydi; Kahraman Maraş’da ırkçı ve katliamcı, Diyarbakır Zindanında işkenceciydi, Kocası tarafından őldűrűlen bűtűn kadınları korumak bir yana elini ayağını bağlayan bir kadın dűşmanıydı. Bu ve benzeri daha bir sűrű şeyin elebaşıydı. Ve en őnemlisi bunların hiç birini de adam akıllı yapamıyor yűzűne gőzűne bile bulaştıyordu. Utanmadan ve őğrenmeden her daim yeniden ve yeniden aynı şeyleri yapıyordu.

Işte ilk defa bir aşamaya gelmiştik ki bir şekilde o tacizçi devlet babanın kadife eldiven giyen demir pençelerinin tehditini hissetmez olmuştuk. Bu bűyűk bir umuttu. Ilk defa belki insanlar devletle dialoğa girecekti (tepeden inmeci bir tavır yerine); Gruplar tartışacaktı, konuşacaktı birbiriyle; Islamcı Kemalist’e “Benden utanma yahu benden utanacağın bir şey yok ortada.” diyecekti. Baş őrtűlű kızların okullara gidince kıyametin kopmayacağını gőrecekti insanlar. Şu ırkçılığa ve iğrenç bir kısır dőngűye dőnűşműş Tek Dil, Tek Millet, Tek Bayrak gibi salakça bir ezberden beslenen Kűrtler űzerindeki asimilasyon ve ayrımcılık kalkacak, on yıllardır sűren o kirli savaş bile bitebilecekti. Hem belki o zaman biz “muasır medeniyet düzeyi” denilen ve ne olduğunu bilip anlamadığımız dűzey yerine kendimizle őnce barışıp sonra kendi potensiyellerimizin elverdigi dűzeye ulaşabilecektik. Yani birlikte yaşamayı, bűtűn farkılıklara rağmen değil farklılıklarla birlikte hep beraber bir harmoni içinde yaşayabilecektik çűnkű Kemalist ve militarist devlet őyle bir kapanmıştı ki űzerimize soluk alamıyorduk.

Tabii ki birileri bu sűreçte paranoyalarla ırkına sarılıp linç ve ırkçı kampanyalardan medet umabilirdi, birileri de “Iran olacağız!” korkularıyla Atatűrk heykellerine sarılıp derilerine tatű diye Atatűrk imzaları ve sűliyetleri kazıtabilecekti. Birileri de Kuran’ı kıçıyla okuyup koca kitaptan sadece cinselliğe dayalı patolojileri gűnah diye – sevap diye etrafındakilere dayatmaya çalışcaktı. Bunlar normaldi. Ve en őnemlisi bu bir gűzel deneyim ve ayna olacaktı ve gerçek yűzűműzű gőrme şansı bulabilecektik. Çűnkű taaa 1923’den beri başımızda hep “herşeyin en iyisini” bilen ve hep “herşeyin en iyisini” yapan bir devlet vardı. Ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğini, neyi őgrenip neyi őgrenmemmemiz gerektiğini, neyi dűşűnűp, neyi dűşűnmemmemiz gerektiğini bile denetlemeye çalışan bir devlet vardı ve bizim hata yapmamıza bile izin vermiyordu. Bűtűn hataları kendisi yapıyordu sonra da bizden acısını çıkarıyordu. Demirel demişti ya “Komunizm iyi bir şey olsa biz getirirdik” diye. Işte őyle bir durumdu memleketin hali. Bu nedenle de biz bir şey yapmaya kalktığımızda “siz kandırılmışsınız”, “sizi dışardan yőnetiyolar” diyerek tepemize vura vura kendimize duyabileceğimiz en ufak bir őzgűvene dahi olanak vermeyen bir devletti bu.

Şimdi islamcı ve műslűman olduğunu iddia eden bir iktidar vardı ve onu destekleyen her gruptan (sol dahil) insanlar vardı. Ve ilk defa ordunun “vatan elden gidiyor!” diye darbe yapabilecek olanagı ve şansı da kontrol altına alınmıştı; Ordu’nun elleri ayakları bir şekilde o Kemalist çőzűmleme sűrecinde bağlanmıştı. Ve yıllardır inanaçlarından dolayı hor gőrűlűp ezilip itildiklerini iddia eden bir grup demokratik yőntemle iktidardaydı. Ve bu grup ezilmeyi ve hor gőrűlmenin ne mene bir şey olduğunu bildiği için diğer ezilen ve horlanan gruplara ezilmeyecekleri ve hor gőrűlmeyecekleri bir toplumsal ve siyasal ortam sağlayacak gűce ve olanaklara sahipti. Ve iktidar partisini destekleyen eli kalem tutmuş hiç mi hiç azımsanmayacak bir entellektűel kitle de vardı; ki bu kitle demokratik anlamda toplumsal hareketliligi başlatabilecek deneyim ve birikime de sahipti. Yani eğer iktidarda olmanın gűcű kőtűye kullanılırsa bu kitle iktidar gűcűnű tahdit edebilecek demokratik potensiyele sahipti. Yani birlikte yaşamanın műmkűn olabileceği olanaklı gőrűnűyordu. Bundan umutlu olmamak için hiç bir mantıklı gerekçe yoktu ortada.

Ama sonra ne oldu?

Sahi ne oldu?

Toplum olarak bir çuval inciri berbat ettik. Ilk defa yakaladığımız bu şansı pervasızca harcadık. Iktidar, para ve gűc tutkunu birine ve etrafındaki kıç yalamada uzmanlaşmış bağnaz, kőtű niyetli, çıkarcı, hırsız, fesat ve bil cűmle olumsuz sıfata sahip insan kılıklı kravatlıların en beceriksiz yőnetimine dűştűk. Eleştirdikleri Kemalizm]den daha zorba ve hukuksuz oldular. Ahlaksız oldular. Yűzssűz oldular. Sonra siyasi gűcűn getirdiği hezyanla toplumdaki kutuplaşmayı kőrűklediler. Tarihsel olarak gruplar içinde ve gruplar arasında hali hazırda var olan olumsuz dinamikleri onulmaz bir dűşmanlığa taşıdılar. Ve karşı çıktıkları Kemalizm’in kara bir parodisine dőnűştűler.

Ve bu benim en bűyűk hayal kırıklığımdır. Ah ben insana olan gűvenimle ne çok safdilimdir bilseniz. Allah’a inancım olamasa da Allah’a inancı olan bir sűrű dűrűst ve namuslu insanlar tanıdım. Bir kaçı da yukarda sőzűnű ettiğim entellektűel tayfadandı. Ve onların ahlaklı olacağına ve nasıl ki kapı kapı dolaşıp Kemalizmin yapı taşlarını çőzűmleyip insanları oy sandıklarına ve universite őnlerinde protestolara taşıdılarsa bu iktidara dayalı kokuşmaya da karşı ayak diriyeceklerine inandım. Çűnkű baştaki hırsız ve kalpazanlar gűçlerini ardlarındaki bu entellektűel kitleden ve onların ardındaki kalabalıktan alıyordu. Ama ne yazık ki o okumus, o ahlaklı, o entellektűel grup kahvedeki fesat, içi ve dışı çirkin olan adamın yanında saf tutup bűtűn okuduklarını unuttular ve destek verdiler baştaki kokuşmaya. Ve şimdi o baştaki kokuşma kendi sonunu hazırlarken űlkeyi de peşinden sűrűklűyor bir bilinmez bataklığa…

Bakalım gelecek gűnler daha neler gősterecek.

Oct 28, 2014

NEHİRLER AKA AKA...

Yolcu!

Görüyorum ki, bir on önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin, kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu! Coşkunluğun ne güzel, gerili­min ne güzel, öfken ne güzel! Sana selâm, sana saygı, ey yolcu!

Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu? Ne­ler var yolunun üstünde, düşündün mü? Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin bu hız­lı şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı? Ovada dikenler boy-atmıştır belki, kayalar yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır, kar yağ­mıştır belki o tepelere? Böyle, uçar gibi geçip gide­bilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya? ı8elki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgun­lar çöküşmüştür ak kayalara, kuduzlar tutmuştur belki yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcula­rın. Bütün bunları bir bir düşündün mü, ey yolcu? Çünkü sen, ne ilk yolcususun bu yolun, ne de son.

Derim ki sana:

Nehirler boyunca git! Nerelerde ve niçin dur­gundur nehirler, nerelerde ve niçin hırçındır nehir­ler, nerelerde ve niçin mendereslidir, nerelerde ve niçin çağlayanlı ve de çavlanlıdır nehirler, gözle­rinle gör, duy kulaklarınla! Gör ve duy ki, nasıl varır nehirler denizlere!

Derim ki sana:

Denize varmaktır amacı nehrin, denize var­mak, ey yolcu!

Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, do­lanır çevresini dağın. Büyükse kaya, söküp atamıyorsa nehir, birikip birikip taşlar üstünden, dola­nır yanını yöresini. Yokuşsa yolcu, koşamıyorsa, menderesler çizer nehir. Uçurum çıkarsa önüne, kapıp bırakır kendini nehir, açar kanatlarını ve varır varacağı yere, oraya denize!

Derim ki sana:

Nehirler boyunca git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını! Sen de bir nehirsin ey yolcu! Senin de varmak istediğin bir yer var. Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak! Engeller nasıl aşılır, öğren nehirlerden! Yan yolda yokolup git­mek değildir amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi u!aşmaktır oraya! Varmaktır oraya, ey yolcu!

Derim ki sana:

İyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil! İyi belle yolunun engellerini! Dizlerini, ciğerlerini, yüreğini sıkı tut, iyi dengele! Ovada koşar gibi vurma ken­dini dik yokuşlara! Uçuruma atlar gibi bindirme kayalara! «Daha koş, daha koş!» diye alkış tutan­lara kanıp da, kesilip kalma yarı yolda! Dipdiri varmalısın oraya! Varıp birşeyler yapmalısın! Hız koşusu değildir bu, ey yolcu, engelli koşudur bu! Engelleri aşa aşa, gücünü koruya koruya varmalı­sın oraya! Çünkü oraya varmaktır amacın, koş­mak değil!

Boşuna sevmedim nehirleri! Aktıkça büyüme­si boşuna değil nehirlerin! Akan büyür, ey yolcu!

«Erişir menzil-i maksûduna âheste giden» demi­yorum ben sana, «tîz reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır» demiyorum. Böyle demiyor çünkü nehir­ler. Duracaksın, dolacaksın, kemireceksin, oyacak­sın, dolaşacaksın, atlıyacaksın, aşacaksın, koşacak­sın ve varacaksın oraya, diyor nehirler. Öyle diyo­rum ben de! Beni dinle, beni anla, ey yolcu!

adım adım

kulaç kulaç

ilerliyor nehir

yoklayıp

araştırarak

tartıp

dengeliyerek

adım adım

pençe pençe

ilerliyor nehir

birdenbire koçbaşı

birdenbire ipek bir çarşaf

ve balıklar kurbağalar yosunlar

köprüler ve yoksul değirmenleri bozkırın

birdenbire bir uğultu

birdenbire bir kıyamet

bindirip

çekilerek

çekilip

toparlanarak

varıyor koca dağın ardındaki o koca dağa

varıyor cüceleşip

devleşerek

varıyor

nehirlerce kahkahalara

şarkılar söylemeliyim

nehirler gibi uzun

nehirler gibi kollu

nehirler gibi hırçın

ve yumuşak

ve nehirler gibi

dur

durak bilmeyen şarkılar söylemeli­yim

gitmek

nehirlerle yanyana

gitmek

nehirler gibi zor

nehirler gibi çetin

nehirler gibi umutlu

gitmek

nehirlerden de öteye

oraya

taa oraya

o büyük kurtuluşa


yüreğim

yaralı kuşum

topla ve aç kanatlarını

Hasan Hüseyin --Acıyı Bal Eyledik

Oct 11, 2014

İyi Adama Bir İki Soru: Kürde Neden Düşmansın Canım Kardeşim?

Sevinç Koçak - Yazmış Wilhelm Reich'in Kűçűk Adam'ı yazdığı dőnemleri anımsatıyor yaşadıklarımız. Ve kűçűk adamlar hep çoğunluktalar...

 Kaynak: Burasi

Eki 11, 14 • Kör Kâtip


Şu barbarlar çetesi, Kürtlerin kökünü kazısa, yeryüzünde sana daha fazla yaşam alanı mı açılacak sanıyorsun?

İşçi ölümleri, yoksulluk, açlık, sefalet, çevre kirliliği… Bütün bunlara karşı çıkarken bu kadar insanın katledilmesine nasıl seyirci kalabiliyorsun?

Gezi’de her gün “Yalan söylüyorlar!… Penguen medyası!… Yandaş medya!…” diye öfkelendiklerine şimdi neden inanıyorsun?

Sen eline aldığında hak arayışının timsali olan taşlar, Kürtler eline alınca niye düşman oluyor her seferinde? Filistin’de taş atan çocuklar kahramanken, Kürt çocuklara bu öfken niye?

Aklına estikçe kovuyorsun Kürtleri ülkeden. Tapusunu kim verdi sana? Bir tapun varsa, seni kandırmak için seçimlerde kaçak inşaata izin veren belediyeler dağıtmıştır mutlaka. Tepene çöker o inşaat, altında kalırsın, demedi deme.

Kobanê’ye destek verenlere, “Gidin orda savaşın!” diye çemkiriyorsun sürekli. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir haksızlığa karşı çıkmak için orda olmak gerektiğini mi düşünüyorsun? Koşul buysa, demek ki sen hiçbir haksızlığa karşı çıkmıyorsun. Kızma ama, Gazze’ye ne zaman gidiyorsun?

‘Kürtler zaten tembel. Devletimizin Doğu’ya yapmadığı yatırım kalmadı ama sırf bu ülkeye zarar vermek için çalışmadılar hiç. Devletin yaptıklarını da yakıp yıktılar.’ Çalışkan kardeşim, neden tembel Kürtler kendi Doğu’larından senin Batı’na gelip ucuz iş gücünü oluşturuyorlar biliyor musun? Mevsimlik işçi, çocuk işçi, atık kâğıt işçisi, inşaat işçisi… İşçi işte, bildiğin işçi… Oturdukları yerde devlet onları beslerken, neden kalkıp ‘senin’ şehirlerinin en yoksul mahallelerinde yaşıyorlar? Üstelik de şehrin yoksulları tarafından bile dışlanıyorlar, milliyetçi duyguları her kabaranın saldırısına uğruyorlar?

“Ama hassasiyetler…” Yalnızca senin mi var hassasiyetlerin canım kardeşim? Başkasının yok mu? Yıllardır Kürtlere yapılan baskıların parçası senin hassasiyetlerin. Bayrağı eline alan Kürtlere saldırıyor. Bayrağı eline alan, devlete sırtını yaslamış oluyor. Bayrağı eline alan kendisini kahraman sanıyor. Şarkılarını dilinden düşürmediğin Ahmet Kaya’yı linç etmeye çalışan hassasiyetleri ne de güzel savunuyorsun.

Che Guevara’ya bayılıyosun. Balya balya sözlerini paylaşıyorsun. Peki Arjantinli Che’nin Kübalı bir gerilla olarak Bolivya dağlarında ne işi vardı diye neden hiç düşünmüyorsun?

Sokakta Kürtçe konuşanlara öfkeli bakışlar fırlatıyorsun. İnandığın Tanrı yarattıysa her dili, her ırkı, her cinsi neden karşı çıkıyorsun? Yok eğer inanmıyorum diyorsan, hangi hakla kendini bir başkasına dayatıyorsun?

“At iziyle it izi” meselesi var bir de. Karışıyormuş sürekli birbirine. Öyle diyorsun. Bunu söyleyerek aslında vaktiyle sokağa çıkmış ya da sokağa çıkanlara alkış tutmuş olsan da, masum cici çocuk olduğunu göstermeye çabalıyorsun. Kürtler bu ülkenin kötü çocukları, kötü arkadaşlıklar kurmadığını ebeveynin olan devlete ispat etmeye çalışıyorsun. Kendini küheylan sanan sen, bu masaldaki kurtların kuyruğundan bir türlü kopamayan kuzusun canım kardeşim, masalın sonunu göremiyorsun.

Aslında senin Kürtlerle bir problemin yok. Ne de olsa; senin Kürt komşuların da oldu, halanın kaynının baldızıgil de Kürt, ayrım yapsanız Kürt gelin almazdınız, sevdiğin Kürt arkadaşların var keşke bütün Kürtler onlar gibi olsa, hatta bu ülkede Kürt cumhurbaşkanı bile…

Ne kadar zavallısın. Kürtlerden nefret eden sen, Türkleşmiş Kürt seviyorsun. Anlaşılmıyor sanıyorsun.

Afrika’daki açlara üzülen, kedi yavruları için barınak arayan, sokağa kuşlar için su bırakan sen, konu Kürtler olduğunda nasıl bu kadar zalim olabiliyorsun? Köle pazarlarında satılan kadınları, sınırdan geçmeye çalışırken vurulan çocukları görmüyor musun? Görüyorsun ve en fenası da bundan tuhaf bir haz alıyorsun.

İnsanlar ölüyor canım kardeşim. İnsanlar, kurşuna diziliyor, başları kesiliyor, kadınlara tecavüz ediliyor, çocuklar katlediliyor… Devlet dairelerindeki türbanı hazmedemeyen sen, Müslümanlık adına yapılan vahşete seyirci kalıyorsun. Sıra hiç sana gelmez sanıyorsun. Mülkiyetçilik ruhuna öyle işlemiş ki, Devleti de senin sanıyorsun.

Kürde niye düşmansın canım kardeşim? Kürdün davası seninle değil ki, sana da zulmedenlerle. Köyünü yakanlarla, dilini konuşturmayanlarla, çocuğunun adına bile karışanlarla. Yani senin de emeğini çalanlarla. Sana n’oluyor? Polis sana vurduğunda katil de, Kürdü vurduğunda neden kahraman oluyor?

Ama üzülme, iyi insansın sen. Şüphemiz yok bundan.

“şimdi bizi iyi dinle:

düşmanımızsın sen bizim

dikeceğiz seni bir duvarın dibine

ama madem bir sürü iyi yönün var

dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine

iyi tüfeklerden çıkan

iyi kurşunlarla vuracağız seni.

sonra da gömeceğiz

iyi bir kürekle

iyi bir toprağa.” (Brecht)

*Bu satırlar yazılırken, Nusaybin sınırında bir çocuk katledildi asker kurşunuyla, Berkin’den 6 yaş küçüktü… Diyarbakır’da bir genç hayatını kaybetti polis kurşunuyla, Ethem’den 2 yaş küçüktü… Esenyurt’ta bir genç sivil faşistlerce öldürüldü, Ali İsmail’den 1 yaş küçüktü… Ve sen bu satırları okurken kim bilir daha kaç kişinin canına kıymış olacak devletinin kanlı elleri. 8 yaşında kalan Beşir Remezan Arif’in annesi dedi ki:“Otobüs yakıldıysa yenisini alırım, kaldırım taşı söküldüyse yerine koyarım. Şimdi siz de bana çocuğumu geri verin.” Şimdi oturup bankamatiklere ağla sen, canım kardeşim. Çünkü onlar Kürt değil.

Oct 10, 2014

Kobani'nin özeti



Eksi'den biri cok guzel ozetlemis su Kobani olayini. Buraya da alayim dedim. Bir kopya da burda bulunsun.

"kobani hakkında ağır bir cehalet var. hangi konuda yok ki. karanlıkta bir mum yakıp bu cehaleti ortadan kaldırmaya çalışayım.

her şey 2011 yılında çıkan arap baharıyla başladı. tüm arap ülkelerinde diktatörlere yönelik isyanlar çıktı. bizim hükümet ilk başlarda duyarsız kaldı ama sonra isyancıları destekledi. libya'nın bombardımanına katıldı, isyancılara para verdi vb. aynı libya'dan 6 ay önce insan hakları(!) ödülü almıştı tayyip. kimse de sormadı ne oldu da insan hakları ödülü aldığın adamı 6 ay sonra bombalayacak noktaya geldik diye.

ha işte kuzey afrika diktatörlükleri birer bire yıkılırken isyan dalgası suriye'ye de sıçradı. onlar yıkıldı suriye'de yıkılır zaten diyen hükümet suriye'de şeriatçı bir yönetimin kurulmasının fırsatı olarak değerlendirdi olayları ve isyancılara destek verdi. abd'nin de işine geldi bu. çünkü suriye öteden beri rusya'nın sadık bir müttefiki, hamas ve hizbullah gibi ısrail düşmanı oluşumların bölgedeki koruyucusudur. ısyanlar kısa bir sürede bastırıldı. bunun üzerine akp ve batı dünyada ne kadar cihatçı, şeriatçı terörist varsa silahlandırıp suriye'ye yoılladılar. öyle böyle değil yüzbinlerce terörist afganistan'dan, libya'dan, çeçenistan'dan uçaklara doluşup doluşup türkye üzerinden suriye'ye girdiler. o zamanlar suriye'nin dostları toplantıları yapılıyordu. katar, suudi arabistan temsilcileri falan suriye'de demokrasi yok diyordu. 100 ülke destekledi bu politikayı. sadece türkiye'nin suçu yok yani. teröristlerin silahlandırılması suudi ve katar paralarıyla türkiye üzerinden yapıldı, yapılıyor halen. ( mit tırları). yaralanan teröristler türkiye'de tedavi edildiler.

ama bütün bu çabalar sonuçsuz kaldı. zira rusya, ıran ve çin suriye'ye destek verdi. + lübnan hizbullahı. daha da önemlisi başta diktatörlükten şikayet edenler bile gelen şeriatçı teröristleri görünce esat'tan yana tavır koydular. akp suriye ile savaşmak için her şeyi yaptı. teröristlere kimyasal silah verip çocukları bile öldürttü ama artık çok geçti. zıra abd de esat giderse yerine geleceklerin el kaideci olduklarını görüp yavaştan geri adım attı politikalardan. hatta ışid, el nusra gibi örgütlerle bizzat savaşmaya başladı. hele musul'un düşüşü erbil ve bağdat'ın tehdit altında olması abd'nin önceliğinin kendi yarattığı teröristler olmasını sağladı. ama türkiye için ışid ve diğer teröristlerin yaptıkları önemli olmadı hiç bir zaman. bizimkiler halen esatı devirip ırak ve suriye'de türkiye'nin uydusu sünni şeriatçı diktatörlükler kurma hevesindeler.

buraya kadar kürtlerden bahsetmedik. ırak kürtlerini bir tarafa bırakıp konumuz olan suriye kürtlerinden bahsedelim. suriye'deki kürtlerin çoğu türkiye'den oraya gitme. buradakilerin akrabaları. bu yüzden suriye uzun yıllar kimlik vermedi zaten bunlara. baasa karşı oldu kürtler hep. sadece bölcülükten değil yani baas bunlara 2.sınıf bile değil vatandaş muamelesi yapmadı. ama. aması şu. suriye karışınca türkiye sınırında yaşayan kürtlerin etrafı şeriatçı teröristlerle doldu. suriye hükümeti bölgeden sürüldü. bunun üzerine kürtler ( pyd) suriye yönetimiyle de anlaşıp 3 bölgede özerk yönetimlerini kurdular. silahlı güçlerini ( ypg) oluşturup bu bölgeleri savunmaya başladılar. dediğim gibi esat göz yumdu. silah verdi, bölgedeki emeklilerin maaşlarını ödemeye devam etti, hatta para da vermiş diye duydum ama haberim yok tam. halen kürt bölgelerinde suriye devletinin üsleri var. kürtler bölgedeki diğer gruplarla ( arap aşiretleri, hristiyanlar vb) de anlaşıp 3 tane kanton denen bölge oluşturdular. kendilerince mükemmel dedikleri bir sistem kurdular. mükemmel mi bilmiyorum ama şeriatçıların yönetikleri yerlere bakarsak bayağı iyi diyebiliriz. yayılmacı da olmadılar. sadece kendi bölgelerini savundular. bazen ösoyla bazen ışidle savaştılar. ama sınırlar pek değişmedi. ta ki ışid'in son saldırısına kadar. ışid musul'u alınca orada silahlarını bırakıp kaçan 85000 kişilik ordunun silahlarına da el koydu. ıyice güçlendi ve ağır silahlarla biribiriyle kara bağlantıları olmayan 3 kantondan ortadakine saldırdı. kobani ili var burada da. gerisini biliyorsunuz köyler düştü kobani ili ise direniyor.

peki kürtler türkiye'den ne istiyorlar? türkiye ile ne alakası var? çok alakası var. her şeyden önce türkiye pyd'ye hep zorluklar çıkardı. bunun sebebi de pyd'nin pkk'yla bağlantısı falan değil ha. kürtler neden esat ile savaşmıyor. tüm dertleri bu. akp hükümeti başta ışid bölgedeki şeriatçı devletlerin destekçisi oldu. halen bu desteğin devam ettiğini düşünüyorlar ki bence haksız değiller. abd fikir değiştirip ışid'e karşı koalisyon kurmasına rağmen türkiye buna ilk başta destek vermedi baskılar artınca da destek verir gibi yaptı ama lafta kaldı bu destek. örneğin ıncirlik üssünün kullanımına izin vermedi, havadan bombardıman işe yaramaz deyip buna katılmadı, kara harekatına da esat'ı devirirsek katılırım dedi. tampon bölge denen bir şey uydurup kürtlerin kantonlarını işgal etmeye kalktı vb. bununla da yetinmedi kuşatılmış kobani'ye yardım etmedi. örneğin barzani koridor aç kobani'ye askeri yardım göndereyim dedi. türkiye görmezden geldi. ışid'in militanlarının sınırı geçtiği görüldü ama sınıra kürtlerin yaklaştırılması yasaklandı. onu bırakın savaştan kaçan sivillere bile sınırı zar zor gönülsüz olarak açtı.

kobani'nin düşmesi demek sıranın diğer kantonlara glemesi demek ki bunu da rte mutlu mutlu söyledi zaten. kobani'nin düşmesi demek binlerce kürdün boğazlanması demek. türkiye'deki kürtler de hem hükümeti zorlamak hem de dünyanın llgisini bölgeye çekemek için ayaklandılar. bir nevi kardeşleri için isyan ettiler. ışe de yaradı abd, suriye ordusu ışid mevzilerini bombalamayı arttırdı, kobani'de çatışan ypg güçlerinin morali yükseldi vb. yetmez ama evet. akp hükümeti şeriatçı teröristlere verdiği desteği bitirene kadar gösteriler devam etmeli. ama eder mi? zor gibi görünüyor. çünkü görünen o ki mesele kobani değilmiş kürtler akp hükümetine isyan etmemiş , pkk devlet binalarına saldırıyormuş gibi haberler yapılıyor. yakılan bayraklar, atatürk büstleri, otobüsler gösterilip kamuoyunun milliyetçi duyguları okşanıyor. haliyle de ahali kürtler gene azdı diye bakıyorlar olaylara. mhp seçmenini geçtim chp seçmeni bile olaylara karşı. sözlükte birinin dediği gibi yeni şafak ve sözcü aynı manşeti atıyor. muhalefetin hükümete eleştirisi kürtleri açılım süreciyle azdırdın şeklinde oluyor sonuçta hiç bir şey değişmiyor suriye'de, ırak'ta yüzbinlerce masum ölmeye devam ediyor.

Kaynak: Surdan

Aug 27, 2014

Ortadoğu IV

Zaman mı? değil zaman.
Akan zaman değil mesafelerdir.

Güneşin çekici yukarda
Suyun bıçağı aşağıda
Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,
Ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında.
Rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini
Sınırlar kesik,
Yerleşme yerlerinde balkıma.

Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında

Biz kırıldık daha da kırılırız
Doğudan Batıya bütün dünyada
Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
İki ciğer arasında bağlantı kurar
Büyür, bir gün, zenginleşir orada,
Çünkü Ali'yi dirilten iksir de saklı
Hasan'a sunulmuş ağuda,
Granitin de olur bir okyanus diriliği,
Nehirler daha uysal akar,
Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden
Bir kuş nasıl uçuyorsa
Öyle sever, çalışır insan,
Kıraçlar çarptıkça dağlara
Gül göçürür şafağından
Doğanın altın şafağından
İnsanın altın şafağından
Tarihin altın şafağından

Biz kırıldık daha da kırılırız

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.

(1966)

Cemal Süreya

Aug 19, 2014

BİR AYRILIŞ HİKAYESİ



Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
N.Hikmet

Aug 18, 2014

Bașarı

Neoliberal ekonomide bașarı nedir?

Bütün valığını sonuna kadar sömürebilmesi için kendini patronuna veya onun sermayesine mutlu bir biçimde peșkeș çekmektir…

Aug 12, 2014

Ah o yaramaz çocukları Gazze’nin


Ah o yaramaz çocukları Gazze’nin
Penceremin dibinde bağırıp çağırarak beni çileden çıkaran
Her sabah telaș ve kargașa dolu
Vazomu kıran
Balkonumdaki o yalnız çiçeği çalan

Ah o yaramaz çocukları Gazze’nin
Geri gelin
Bağırın isterseniz bağırabildiğiniz kadar
isterseniz bütün vazoları kırın
Bütün çicekleri çalın

Geri gelin
Yeter ki geri gelin

Khaled Juma , Filistin
Çeviri: Eleștirel Günlük

Aug 11, 2014

Düzen Bozulmamış

"göğe baktım yerli yerinde
haydutlar dalavereciler yerli yerinde
vurguncular, hayınlar, vurdumduymazlar da öyle
iyi dedim. içim rahatladı
düzen bozulmamış dedim sevindim."


T. Uyar

Jul 30, 2014

Mahmut Dervis'den


Otursana
Indir șu avcı șeylerini allah-așkına / Dıșarıya tentenin altına koy
Öyle durma eșikte dilenci gibi ya da vergi memuru gibi
Trafiği yöneten sivil polis gibi de durma
Parlayan bir çelik gibi güçlü ol ve yüzündeki o tilki maskesini de çıkar
Büyüleyici bir șovalye gibi ölümcül

Ölüm
Bekle hele biraz ne olur
Hele bir otur
Bir bardak șarap iç.

Mahmut Dervis



Ingilizcesi


Sit
Put down your hunting things outside under the awning
Hang your set of heavy keys above the door!...
Don’t stand on the threshold like a beggar or tax collector
Don’t be an undercover policeman directing traffic
Be strong like shining steel and take off the fox’s mask
Be chivalrous glamorous fatal...
Death wait
take a seat
drink a glass of wine.

Mahmoud Darwish

Jul 18, 2014

Ateşler içinde Ortadoğu

(....)
ateşler içinde ortadoğu
ah ey Musa ah ey Muhammed
Tanrı çocuklarını unuttu mu?
(....)
bumerangdır ölüm, herkese döndü.

Gülten Akın

Jul 17, 2014

Bu ülkenin yetiștirdiği nadideler

Bir de “Bu ülkenin yetiștirdiği nadide” birileri vardır. Altta yatan mesaj da siz bu ülkeye aitsiniz; Bu büyük ve yüce ülke ve millet olmasaydı bir b*k olamazdınız mesajıdır. Hani bu ülkenin ekmeğini yedi sözü var ya, o da bunun bir bașka versiyonudur. Hem bu ülkenin ekmeğini yiyor hem de ileri geri konușuyor diyerek ses edenin sesini boğmayı amaçlayan söylemdir. Yok efendim yok. Bu ülke nadide hiç bir șey yetiștirmemiștir. Bu ülke katil yetiștirmiștir, ișkenceci yetiștirmiștir, hırsız yetiștirmiștir, 17 yașında çocukların yașını büyülterek asan pașalar yetiștirmiștir, bașka bir șey yetiștirmemiștir.

Diğer yetișenler bataklıkta yetișen çicekler gibi kendi çabalarıyla var olmușlardır; açlıkla, yoksullukla, ayrımcılıkla, içeri grime korkusuyla, içeri girerek, ya da içeri girmeyi sırada bekleyerek var olmușlardır. Varolanlardan ve varolmaya çalıșanlardan bir çoğu da batakta boğdurulmuș, kaybedilmiș, güvercin tedirginliğinde vurulmuștur. Bu ülke nadide hiç bir șey yetiștirmemiștir. Nadide diye devletten nișan alanların burunlarına yakından bakarsanız göt yaladıkları için burunlarına b*k bulaștığını göreceksiniz.

Jul 15, 2014

Işgal Altındaki Filistin’de Yaşam


Merkezi Batı şeria’da olan Uluslararası Kadınlar Barış Servisi (IWPS) adli bir organizasyonda gőnűllű çalışan Yahudi Asıllı bir Amerikalı activist olan Anna’nın deneyimleri ve gőzlerimlerinden olusuyor bu belgesel. Anaakım medya’dan duymadığınız, gőrmediğiniz hikayeleri, olguları, fotoğrafları, ve içeriği gőzler őnűne seriyor Anna. Bana inanmak zorunda değilsiniz. Hatta inanmayın kendiniz araştırın diyor Anna.

Işgal altında yaşayan bir Filistinli olmanın ne mene bir şey olduğunu betimlemeye calışıyor. Aklımda kalanlar şőyle: belli saatlerden sonra sınırı geçemiyorsunuz. Hastanız varsa doktora gőtűremiyorsunuz. Filistinlilerin arabalarının plaka renkleri yesil. Bőylece ucaktan bile olsa tespit edilebiliyorsun. Işe hergűn vaktinde gitmek nerdeyse imkansız. Çűnkű hiç olmadık yerde ve zamanda yollar kesilebiliyor ve geçisler engellenebiliyor. Filistinlilerin silah taşıması ve sahip olması yasak. Ama ziyonist isgalciler her tűrlű silah elde edebiliyor. Israil devleti Filistin topraklarında kurduğu, illegal olarak tabi, sitelere giden yahudi aylelere her tur ekonomik yardım yapıyor. Yani o kirli ideolojisine fakir insanların fakirliğini kullaniyor. Ve oralara gidenlerin çoğu yahudi de diğer űlkelerden gelen fakir yahudiler. Ve yoksullukla haksızlık arasında seçim yapıyorlar. Bir de fakir olayıp “bu topraklar benim” diyen ziyonistler var. Bunlar zoraki isgal ediyorlar kőyleri. Ordaki Filistinlilerin gitmesi için de elektrik trafolarını patlatmaktan tutun da, sularını ve otlatmaya getirilen hayvanları zehirlemeye kadar bir sűrű yőntem uyguluyorlar.

Filistinlilerin bir çoğu mutlaka işkence ve hapishaneden geçiyor. Sanıldığının aksine Filistin’liler her gűn şiddet (terőr) eylemi yapmıyor. Aksine yaşamlarının her anı siddetsiz direnç eylemiyle geçiyor ve asıl şiddeti Filistin devleti uyguluyor. Anna bunun őrneklerini de sunuyor.

Ve en őnemlisi Anna Israil’in yaptığı bu zulmun bűtűn yahidleri kapsamadığını hatta bir çok yahudinin buna karşi çıktığını őzellikle hatırlatıyor. Nasil ki hukumetler ve devlet bűtűn bir halkı-dinsel grubu, ya da etnik kimliği yűzde 100 temsil etmiyorsa, Israil’deki durum da aynı diyor.

Gerçekten hiç slogana kaçmadan, ajite etmeden çarpıtmadan anlatıyor Anna başından geçenleri. Bence műmkűn olduğunca bunu yayın. Anaakım medyanın inadına. Yayın. Insanların madalyonun diğer yűzűnű de gőrmeye ihtiyacı var.

Jul 4, 2014

BİR DELİNİN MAL BEYANI


1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
2- Gökyüzünde bir bulut
3- Bitlis'te beş minare
4- Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili
5- Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri
yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı
6- Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
7- Palandökende bir palan, iki döken
8- Kastamonu'da üç kasto
9- Üç fay hattı
10- Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
11- Dünyada mekan
12- Ahirette iman
13- Denizde kum
14- Uzayda yerçekimsizlik
15- Bir çuval gazoz kapağı
16- Bir kibrit kutusu sigara izmariti
17- On sekiz saç biti
18- Biri İngilizce 6 adet küfür
19- Yirmi tane boş naylon poşet
20- Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht
21- Bir sürü saç sakal, kıl, tüy, yün
22- Uç ayrı parkta, üç ayrı belediyeye ait, üç ayrı banka reklamlı bank
23- Bir ayakkabı çekeceği
24- İki büyük taş kütlesi
25- Bir adet ağaç gölgesi
26- Üç kuş kanadı sesi
27- Bir sürü kedi, köpek
28- Bir Marmara Denizi
29- Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci
30- Her akşam karıştırılan dört çöp bidonu
31- Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili
32- Nakit 15 kuruş
33-Anne babadan kalma yarısı yaşanmış bir ömür
Met-Üst

Jul 3, 2014

Severmişim Meğer


Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedimtoprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı
….
çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım

severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim
yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

NÂZIM HİKMET
19 Nisan 1962

Jul 1, 2014

Roman Okudum Seni Düşündüm

Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında
Bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
Üstünde iki yonga: Çarşamba, bir de cuma
Ayrılık lafları etme sevgilim
Önümüz Temmuz önümüz Ağustos nasıl olsa
Kolkola yürüyoruz tek tük öpüşüyoruz
Sonra ayrılıyoruz korkuyoruz da
Kimi zaman neden kalabalığın içinde duruyoruz da
Kimi zaman bir köşe arıyoruz en sapa
İşimiz mi yok, şu Akay'a sapalım istersen
İstersen garson girelim ilkyazın gazinosuna
Börekçi! diye bağır istersen şurda
Kısmet çıkar -sanırım- Emek'te oturan kıza
Abiler! Abiler! diye bir şey satayım ben
Mendilim kalmamış kağıt peçete yok mu çantanda?
Üç peseta gibi bir paraya dondurma yemiştim
Madrid'te yemiştim, ve çatılardan kanguru akıyordu
Londra'da
Seversin mi beni, doğru söyle ama? - Sigara?
Ne eflatun etin var, yanarca mı yanarca
İnan Selimiye'nin minareleri gibisin
Her seferinde başka yoldan çıkılır nirvanaya

Cemal Süreya
Roman Okudum Seni Düşündüm

May 28, 2014

Maya Angelou

Maya Angelou bugün 86 yașinda öldü. Mutluyum ki yașadığına tanık oldum. Yazdıklarını okuyabildim.

Boston’da Ingilizce öğrenmeye çalıștığım sıralardı. Kütüphaneden bir gönüllü verdiler benimle bire bir çalıssın ve Ingilizce öğretsin diye. Çok saygılı ve değerli birydi. Șiiri sevdiğimi ögrenince Amerikan edebiyatından șiirler getirmeye bașlamıștı toplantılarımıza. Maya Angelou’nun Ingilizce’de okuduğum ilk șiiri buydu. Amerika’daki zenci kadınların yoksulluktan kaynaklı șișmanlıklarını, öfkelerini, ve fakir fukara fonundan yararlanıșlarına dair bir șiirdi bu

Momma Welfare Roll

Her arms semaphore fat triangles,
Pudgy hands bunched on layered hips
Where bones idle under years of fatback
And lima beans.
Her jowls shiver in accusation
Of crimes clichéd by
Repetition. Her children, strangers
To childhood's toys, play
Best the games of darkened doorways,
Rooftop tag, and know the slick feel of
Other people's property.

Too fat to whore,
Too mad to work,
Searches her dreams for the
Lucky sign and walks bare-handed
Into a den of bureaucrats for
Her portion.
'They don't give me welfare.
I take it.'

Maya Angelou

May 27, 2014

Marcos veda etti: “Işık ile Gölge Arasında”


Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN)’nun sözcüsü/lideri Subcomandante Marcos, “Işık ile Gölge Arasında” başlıklı mektubuyla görevini bıraktığını duyurdu.
İşte Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) sözcüsü/lideri Subcomandante Marcos’un mektubundan bazı bölümler:

1. Zor Bir Karar
“İnsanlık için neoliberalizme karşı savaş bizimdi ve bizimdir, ve tabandan gelen birçok başkalarının da savaşıdır bu. Ölüme karşı, yaşamı talep ederiz; suskunluğa karşı, sözleri ve saygıyı; amneziye karşı, hafızayı; aşağılama ve horgörüye karşı, onuru; baskıya karşı, isyanı; köleliğe karşı, özgürlüğü; dayatmaya karşı, demokrasiyi; suça karşı, adaleti talep ederiz.
Sürdürdüğümüz savaş bize yakınlardan ve uzaklardan özenli ve cömert kulaklar ve kalplerce işitilme ayrıcalığını tanıdı. Bir şeyler eksikti ve halen de eksik, ama başkalarının dikkatini çekmeyi becerdik. Daha sonra, belirleyici bir soruya yanıt vermemiz lazımdı: ‘ya sonrası?’
Kaderimiz ancak öldürmek ya da ölmekti sanki.
Tepeden gelenlerin kırmış oldukları ve kırmayı sürdürdükleri yaşam yolunu yeniden inşa etmemiz lazımdı -ki bu yol yalnızca yerli toplulukların değil, işçilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin, gençlerin ve köylülerin de yoludur. Hem tepede hem de tabanda farklılıkların varolmasının yanısıra, bu farklılıklar zulümle cezalandırılmakta. Ya başkalarının rehberliğindeki iktidar yolu için kanımızı feda edecektik ya da kalplerimizi ve gözlerimizi kendimize, insanlara -Dünya’yı ve [kaybedilenlerin] hafızasını koruyan yerli insanlara- çevirecektik.
İkilemimiz müzakere etmek ve kavga etmek arasında değil, ölmek ve yaşamak arasındaydı.
Yaşamı inşa etmeyi seçtik, ama bir savaşın ortasında -sesi boğulduğu için daha az öldürücü olmayan bir savaşın ortasında.
Ölülerin hepsi buradalar, ama artık yaşamak için buradalar.
Şüphesiz bu seçimi yapmakla hata ettiğimizi -bir ordunun barış kuramayacağını, kurmaması gerektiğini- düşünenler vardır. Birçok bakımdan bu varsayım doğrudur, ama yaptığımız seçimin ana sebebi, kavga etmekle yok olacak olmamızdı ve halen de böyledir. Ölümü övmek yerine yaşamı geliştirmeyi seçmiş olmamız belki de hataydı.
Ama birbirimize bakarak ve birbirimizi dinleyerek -kendimiz olarak, kendi bütünsel kolektifimiz olarak- bu seçimi yaptık. İsyanı seçtik. Diğer bir deyişle, yaşamı seçtik.
Biliyorduk ve biliyoruz ki yaşamın mevcut olması için ölüm zorunludur, yaşayabilmek için, ölürüz.”

2. Başarısızlık
“‘Bizim için hiçbir şey’ sözünden yirmi yıl sonra, işaret ve şarkılara iyi giden bir söz olmasının ötesinde, artık bir gerçeklik -La Realidad- olmuş olduğuna inanmak zor.
Eğer tutarlı olmak başarısızlıksa, başarının yolu -iktidar rotası- tutarsızlıktır. Fakat biz oraya gitmek istemiyoruz. Orası bizi ilgilendirmiyor. Bu parametreler içinde yenmektense başarısız olmayı tercih ederiz.”

3. EZLN’nin Değişen Yüzü
“Bu yirmi yıl içinde EZLN’nin içinde birçok karmaşık değişim oldu. Bazı yorumcular sadece belirgin değişimden, kuşak değişiminden, yani ayaklanma başladığında küçük ya da doğmamış olanların şimdi direnişin mücadeleci rehberleri olmalarından bahsettiler. Bazı ‘gayretli’ yorumcular, ne var ki, diğer değişimleri belirtmediler: bilgili orta sınıftan yerli köylüye olan değişim; karışık ırklardan açıkça yerliliğe olan değişim; ve -en önemlisi- devrimci öncücülükten sadık düzene olan değişim.
Böylesi bir öncücülüğün en fanatik aşırılıklarında -devrimcilik iddiasında sol-kanat ırkçılık biçiminde- birey kültü bulunur. EZLN böyle bir varlık değildir, ve bu nedenle, herhangi bir insan Zapatista olamaz.
İktidarın tepeden alınmasından tabandan inşa edilmesine; profesyonel politikadan günlük politikaya; liderlerden insanlara; toplumsal cinsiyetin marjinalleştirilmesinden dolaysız kadın katılımına; başkalarıyla alay edilmesinden farklılıkların kutlanmasına.”

4. Değişen Bir Hologram: Olmayacak Olan
“1 Ocak 1994 sabahı, devlerden -ya da yerli isyancılardan- oluşan bir ordu [Chiapas'taki] kasaba ve kentlere inerek, adımlarıyla dünyayı sarstı. Birkaç gün sonra, düşenlerimizin kanı halen sokaklardayken, dışarıdakilerin bizi görmediklerini fark ettik. Yerli toplulukları tepeden görmeye alıştıklarından, bizi görmek için başlarını kaldırmadılar; aşağılanmamızı görmeye alıştıklarından, onurlu isyanımızı kalpleri anlamadı. Bunun yerine, kar maskesi giymiş karışık-ırktaki görebildikleri tek kişiye odaklandılar. Şeflerimiz o zaman dediler ki “sadece kendi düzeylerindeki şeyleri görüyorlar, küçükler. O zaman onların düzeyine bir kişi koyalım ki onu görebilsinler ve onun aracılığıyla bizi görebilsinler.”
Ve böylece karmaşık bir dikkat dağıtma manevrası başladı: korkunç ve harika bir sihirli numara; yerli kalbimizin yaramazca bir hamlesi; yerli bilgelik, modernitenin kalelerinden biri olan medya’ya meydan okudu. Marcos adlı kişiliğin inşası başlamıştı.
Kendimiz olurken bizi olduğumuz gibi görmeye yetkin insanlar bulmak için zamana ihtiyacımız vardı. Bizi tepeden değil tabandan görebilecek insanlar bulmak için; gözümüzün içine empatiyle bakabilecek insanlar bulmak için zamana ihtiyacımız vardı.
…Dediğim gibi kişiliğin inşası böylece başladı. Marcos’u, bu kişiliği tanımlamama izin verseniz, size hiç duraksamadan derim ki, o büyük bir kamuflajdı.
Sempatik kulaklar bulmak için [-bizim gibi ve bizden farklı olan başkalarını bulmak için-]; ihtiyaç duyduğumuz ve hak ettiğimiz bakış ve dikkati bulmak için birçok girişim başlattık; ve tekrar tekrar başarısız olduk. Lacadona Ormanı’nın Altıncı Bildirisi -başlattığımız bu en gözüpek ve Zapatista girişim- bizi nihayet gözümüzün içine bakacak, bize selam verecek, sarılacak insanlarla temas içine sokana kadar da bu durum böyle devam etti.
Hareketin içinde insanların ilerlemesi etkileyici olmuştu. İşte bu nedenle “Zapatistalara Göre Özgürlük” dersini başlattık. Gözümüzün içine bakacak, liderlik ya da rehberlik beklemeden -teslim olmayı ya da izlemeyi amaçlamadan- bizi dinlemeye ve bizimle konuşmaya yetkin bir kuşağın artık bulunduğunu fark ettik. Marcos kişiliği artık gerekli değildi. Zapatista mücadelesinin bir sonraki aşaması hazırdı.
Kesinliklerimiz ve pratiğimize göre, isyan liderlere ya da kişiliklere, mesih ya da kurtarıcılara ihtiyaç duymaz. Kavga etmek için ihtiyaç duyacağınız şeyler, utanma duyusu, belirli miktarda onur, ve bir sürü örgütlenmedir. Geri kalanı ya kolektife hizmet eder ya da hiçbir şeye hizmet etmez.

5. Acı ve Öfke. Fısıltılar ve Feryatlar.
Kalabalığın suskunluğu “Bekle, yoldaş. Gitme.” dedi. Ama Marcos’un işi henüz bitmemişti. Düşen ya da kayıp yoldaşların listesini çıkararak, Atenco, Ostula, Oaxaca, Mexico City, İtalya, Chiapas, Yunanistan, Filistin, Cherán, Guerrero, Morelos, Puebla, Chihuahua, Sonora, Jalisco, Sinaloa, ve Birleşik Devletler’deki politik ve toplumsal mahpusların listesini çıkararak işini sürdürdü. Göçmenlerin ve Mapuçelerin isimlerini de okudu.
“Onlar sizi öldürenleri yakalayıp mahkum etseler de, her zaman size baskın yapacak başka birilerini bulacak ve yaşamınızı sonlandıran dehşetli dansı tekrarlayacaklardır.”
Adaletsizliğin birçok ismi bulunmakta, birçok feryata yol açmakta. Ve unutmayın ki, birisi fısıldarken, bir başkası feryat eder. Onları dinlemekle bulacağımız rota, adaletsizliği bereketli bir şeye dönüştürebilmeli. İhtiyaç duyduğunuz yalnızca başınızı alçaltmak ve kalbinizi yükseltmektir.
İstediğimiz adalet, inat ve ısrarla hakikatin aranmasıdır.
Galeano’nun yaşaması için birimizin ölmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden karar verdik, bugün, Marcos ölmeli.
Ve mezarına bıraktığınız taşlarda, kendinizi satmamayı, teslim olmamayı, vazgeçmemeyi öğreneceksiniz.
Sabah 2:08 itibariyle ilan ediyorum ki, -kendini Paslanmaz Çelik ilan etmiş olan- Subcomandante Insurgente Marcos’un varlığı son bulmuştur.”
İki dakikanın ardından, havayı dağıtma amaçlı birkaç mizahi sonsözden sonra, ‘Marcos’ sonsuza dek sahneyi terk etti. Işıklar söndü, sonra kalabalığın içinden, Altıncı’ya bağlı kişilerden, Zapatista destek üs ve militanlarından bir alkış dalgası yayıldı.
Biraz sonra, geçmiş Subcomandante’nin sesi yeniden duyuldu, sahnenin dışından şöyle dedi: “Günaydın yoldaşlar. Benim adım Galeano. Subcomandante Insurgente Galeano. Dediklerine göre yeniden doğuşum kolektif bir yeniden doğuş olurmuş.”
Mektup okunduktan sonra, Subcomandante Insurgente Moisés “Size açıkladığımız şey, buraya gelmiş olduğunuz bütün yerlerde görülecektir. Umarız ki bunu anladınız.” diyerek noktaladı.
SCI Marcos’un son mektubunun tamamı daha sonra yayınlanacaktır.

İspanyolcası: Reporting on Resistances
İngilizcesi: Oso Sabio
Türkçesi: Işık Barış Fidaner
http://siyasihaber.org/haber/marcos-veda-etti-isik-ile-golge-arasinda

May 18, 2014

Dalgınlık



Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.

Onat Kutlar / Unutulmuş Kent

May 14, 2014

bu şiir kömür kokar


BU ŞİİR KÖMÜR KOKAR    İlhan Berk

Desen: Kürşat Coşgun, 1994.



uzak bir göğün altındaydı deniz Melih Cevdet Anday
şu köpüklü bembeyaz deniz Behçet Necatigil
bir tubaya kalb olur Zonguldak’ta her ağaç Behçet Kemal Çağlar
derelerden kömür kömür akan su Ahmet Tufan Şentürk
toprak kokusu, kekik kokusu, çiğdem çiçekler Enver Gökçe
kara bir gökyüzü tek özelliği bu kentin Ahmet Erhan
ağıtlara yakın durur Zonguldak Başaran


ciğerinden söker siyah sıvalı maden kömürünü İlhami Bekir Tez
kurşuni rengi denizin Mehmet Seyda
üstünü ince bir toz örter İlhan Demirarslan
damar damar topraklara yayılan Osman Bolulu
Zonguldak’ta gördüm bir kanlı çarşı Ceyhun Atuf Kansu
tere bulanır kara elmasın harcı Nurten Çelebioğlu
sancıtarak içindeki kömürden gömütü İrfan Benli
güneşi yudumlar ışıksız yüreği Hamit Kalyoncu

Zonguldak kapkara uykularında uyur İlhan Geçer
ağır ağır geldiler, karanlık sarnıçlardan sıza sıza Kemal Özer
kanları kömür, kömürleri kan İsmail Gençtürk
gökyüzünden uzakta, çok uzakta Ergin Sander
vardiya dönüşü yol ortasında Sennur Sezer
bakışları, yönü bilinmedik yollarda yiter Faik Yazıcı
kartal kanatlı kahraman kardeşler Ozan Telli
daldılar karaelmas denizinin altına Erhan Yılmaz
sarı şapkalılar ordusunun adsız kahramanları Hasan Hüseyin Korkmazgil
kayaları bir portakal gibi soyup Turgut Etüngü
ölüm kokusu soluyarak İslam Çankaya
yeryüzüne aydınlık getirdiler Adnan Yücel
batıyor dikenleri sevdalı yüreklere Fatma Kılıç


ağlayamazlar yürek yangınlarına Güngör Gencay
yerin altı mı, üstü mü cehennem M.Kemal Yılmaz
yapışıp babalarının bıraktığı kanlı kazmaya Behçet Kalaycı
yerin dibine batmış bu aç kuytularda Müştak Erenus
bir ayaz dökülüyor sırtlarına İbrahim Yıldız

kupkuru bir kuyudayım ki Rüştü Onur
dişlerimle kömür kazıyorum Ali Yüce
tulumum sırtımda hazır kefen Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu
toprak altındaki yürekte uçurtma Yücel Barut

yorgun bedenlerin göz ışıltısında Dağıstan Kılıçarslan
yaşattığı güzelim düşünce de göçük altında Mehmet Aydın
tırnakla cenkleşen kömür Ercüment Behzat Lav
kömür karası bir yaşam Özgür Ovacık
nasıl aydınlık, ışıltılı Hakkı Özkan

suskun bakar madencinin gözleri Gülsüm Akyüz
karaelmas kadar kara/kapkara Ahmet Güler
yüzkarası değil, kömür karası Orhan Veli
kömürden öğrenmiş içten yanmayı Salim Çalık

sen her ocakta yanarsın Halil Soyuer
kömürün kusmaktan yorulmuş O.Günay
bu kara sevda topraktan gelir Feriha Aktan
en derini emeğin, ekmeğin en namuslusu İrfan Yalçın
ve yüreğinde ölümün sıcak eli Vedat Güler
yiten bir ses, bir yankı duvarlarda Asım Öztürk
kararmış gencecik ömür Hasan Hüseyin Yurttaş

ağzında erirken iri kömür lokmalar Seyyit Nezir
bir tek gün bile nasır tutmaz düşlerimiz Mete Alpsar
elleri, kazma kürek kocaman Tahsin Şentürk
ellerin yeraltından yitmiş, kocaman ellerin Fazıl Hüsnü Dağlarca
sesinin ocaklarında düşen öfkeleri Ece Aykız


Derleyen : Kürşat Coşgun

Hamit Kalyoncu’nun Kömür Kokan Şiirler adlı antoloji kitabından derlenen bu şiir, madeni  ve madenciyi anlatan 58 şairimizin 58 şiirinden birer dize ödünç alınarak oluşturulmuştur.
Alınterinin en kutsalını döken madenciye edebiyatımızın küçük bir armağanı olsun!..
http://kursatcosgun.blogcu.com/bu-siir-komur-kokar/2682279

Apr 24, 2014

Ben Erkek Değilim / I’m Not a Man



ben erkek değilim.
aile geçindiremem, yeni şeyler alamam onlara.
sivilcelerim ve küçük bir de çüküm var.
ben erkek değilim.
futbolu, boksu ve arabaları sevmem.
duygularımı ifade etmeyi severim.
hatta kollarımı arkadaşımın boynuna dolamayı.
ben erkek değilim.
bana verilen rolü oynamayacağım – madison avenue, playboy’, hollywood ve oliver cromwell’in yarattığı o rolü.
televizyon bana nasıl davranacağımı söyleyemez.
ben erkek değilim.
bir sincabı öldürdüğüm gün bir daha öldürmeyeceğime yemin ettim.
et yemeyi bıraktım.
kan midemi bulandırır.
çiçekleri severim.
ben erkek değilim. askere alınmaya karşı çıktığımdan hapse düştüm. gerçek erkekler beni dövüp bana ibne dediklerinde kavgaya karışmam. şiddetten hoşlanmam.
ben erkek değilim. bir kadına tecavüz etmedim hiç. siyahlardan nefret etmiyorum. bayrak dalgalandığında duygusallaşmıyorum. amerika’yı sevmem ya da terk etmem gerektiğini düşünmüyorum. bunun gülünç bir şey olduğunu düşünüyorum.
ben erkek değilim. hiç frengi olmadım
ben erkek değilim. en sevdiğim dergi playboy değil.
ben erkek değilim. mutsuz olduğum zaman ağlarım.
ben erkek değilim. kendimi kadınlardan üstün görmem.
ben erkek değilim. kasık-desteği giymiyorum.
ben erkek değilim. şiir yazıyorum.
ben erkek değilim. barış ve sevgi için meditasyon yapıyorum.
ben erkek değilim. seni yok etmek istemiyorum.

Harold Norse

Not: cevirmeni bilmiyorum




I’m Not a Man


I’m not a man, I can’t earn a living, buy new things for my family.
I have acne and a small peter.

I’m not a man. I don’t like football, boxing and cars.
I like to express my feeling. I even like to put an arm
around my friend’s shoulder.
I’m not a man. I won’t play the role assigned to me- the role created
by Madison Avenue, Playboy, Hollywood and Oliver Cromwell,
Television does not dictate my behavior.
I’m not a man. Once when I shot a squirrel I swore that I would
never kill again. I gave up meat. The sight of blood makes me sick.
I like flowers.
I’m not a man. I went to prison resisting the draft. I do not fight
when real men beat me up and call me queer. I dislike violence.
I’m not a man. I have never raped a woman. I don’t hate blacks.
I do not get emotional when the flag is waved. I do not think I should
love America or leave it. I think I should laugh at it.
I’m not a man. I have never had the clap.
I’m not a man. Playboy is not my favorite magazine.
I’m not a man. I cry when I’m unhappy.
I’m not a man. I do not feel superior to women
I’m not a man. I don’t wear a jockstrap.
I’m not a man. I write poetry.
I’m not a man. I meditate on peace and love.
I’m not a man. I don’t want to destroy you
San Francisco, 1972

Apr 22, 2014

Mar 28, 2014

SİBEL EDMOND, CIA ERDOĞAN'I NASIL ÇÖZDÜ

Ç.N: uzun metin için kusura bakmayın, ancak bir solukta çevirdim, başından kalkamadım. son derece açıklayıcı, bence okunması gereken bir röportaj. Aslında, bunlar hepimizin bildiği şeyler, ancak detayları şaşırtıcı olabilir pek çoğunuz için.


SİBEL EDMOND, CIA'NIN ERDOĞAN'I NASIL ÇÖZDÜĞÜNÜ ANLATIYOR.

Uzun süre Türkiye'de yaşadım ve Türkiye iç politikasını çok yakından takip ediyorum. Ve doğrusu, benim FBI muhbirlik davamın konusu aslında ABD-Türkiye arasındaki gizli görüşmeleri deşifre etmemden kaynaklanıyor.

...

bu yüzden hem ABD'de, ABD çıkarlarına zarar verdiğim, hem de Türkiye'de Türkiye çıkarlarına zarar verdiğim gerekçesiyle iki ülkede de tamamen dışlandım.

...

İnsanlar Twitter üzerinden, sıradan vatandaşlar, soruyorlar, "Erdoğan hakkında düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz", yazdığım makalede bunu yapmaya çalıştım, ve insanların konuyu doğru anlayabilmesi için, ciddi bir tarihi arkaplan bilgisi vermek zorunda kaldım.

...

İnsanlar şaşırıyor, Erdoğan önceleri bir melekken, nasıl oldu da ABD için şimdi bir şeytan, bir düşman haline gelebildi, bu sistem nasıl çalışıyor? CIA'nın kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı, ve ardından bir gecede onları nasıl yokkettikleri bilenen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan'ın da başına geliyor.

Ah evet, bu durum pek çok Amerikalı'ya Donald Rumsfeld'in Saddam'la tokalaştığı o unutulmaz görüntüleri, ve daha sonra gözden düştüğünde işgal ve yokedilişini hatırlatıyor.

Aynı süreç, Erdoğan'la ilişkilerde de açıkça görülüyor.

...

Ve Erdoğan'ın tasfiye süreci Gezi Parkı olayları ile başlamış gibi görünüyor, ancak makalenizde de belirttiğiniz gibi bunun çok daha geniş çaplı, farklı nedenleri var. Örneğin daha önce Bir Gladyo Projesi: Fetullah Gülen röportajımızda anlattığınız gibi

Gülen'le de bağlantılı.

Peki, bu değişimin nedeni nedir? Erdoğan neden gözden düştü?


Evet, bütün bunlar bana göre Gülen ve Erdoğan arasındaki kavgayla başladı. Gülen cemaati AKP'nin hükümet olması için çok ciddi destek verdi, Erdoğan ve Gül'ün bütün bürokratları Gülen cemaatinin desteğiyle geldi o noktalara.


Ancak burda şuna dikkat etmek gerekiyor, Gülen sadece bir sembol. Asıl önemli olan ve işi yapan Gülen markası. 1997'den sonra CIA Gülen'i oyuna dahil etti. Gülen Türkiye'de şeriat düzeni kurmak istiyor ve suçlarından dolayı aranıyordu. CIA onu ABD'ye getirdi ve ne tesadüf ki CIA merkezinin hemen yanı başında bir eve yerleştirdi. Gülen şu anda 15 yıldır ABD'de yaşıyor ve 20-25 milyar dolarlık bir ağı kontrol ediyor, ve kimse gerçekten bu paranın nerden geldiğini bilmiyor. Bu Gladyo A planı idi.

....

Gülen'in ABD dışında CIA ile birlikte açtığı okullar, camiler, medreseler birer birer kapatılıyor çünkü bu ülkeler, Gülen cemaatinin varlığının kendi ülkelerinin ulusal güvenliğine bir tehdit olduğunu, CIA ile ortak operasyonlarda kullanıldığını kavradılar.


Gülen cemaati ve CIA bununla kalmadı tabii ki, Türkiye'de büyük bir medya ağı kuruldu, satın almalar yoluyla, polis teşkilatına, hukuk, ve askeri alanlara sızdılar. Ve işte bu güç ağı, yani Gülen ve CIA ortak hareketi, Erdoğan'ı parlatarak hükümete taşıdı.


Aslında 97'de Erdoğan'ın üyesi olduğu parti askerlerin müdahalesiyle kapatılmış, Erdoğan hapse atılmış iken, 2002'de bu kez askerler geri adım attı, sessiz kaldı ve Erdoğan'ın başbakan olmasına izin verdi. Peki 1997-2002 arasında değişen neydi? Evet, artık Gladyo B planına geçilmişti, Gülen ABD'deydi artık.


Erdoğan o sırada değişmiş, aşırı güven kazanmış, beslenmiş, ve artık "bu imama artık boyun eğmek zorunda değilim, halk beni seviyor ve ben ne dersem inanıyorlar" demeye başladı. "İmam kabul etse de etmese de ben kendi istediklerimi artık özgürce yapabilirim" diyordu.


Erdoğan'daki bu aşırı güven sadece bir neden. Diğer bir neden de Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert tutumu, sözünü geçirebiliyor görüntüsüydü. Türkiye'deki bütün partilere, medyaya rağmen bunu eleştiren de nevar ki Fetullah Gülen'di. Ve bu arada, bir yan not olarak şunu söyleyeyim ki, Gülen'in ABD'deki en büyük destekçisi de ordaki Yahudi lobisiydi. İsterseniz Google'a gidip, en büyük yahudi lobisi olan aipac'i, ya da atc'yi sorgulayın "gulen aipac" şeklinde.


İlginç olan bir İslam Mollası, İmamı olan Gülen (!), Yahudi lobisi tarafından destekleniyordu.


tek başına bu durum bile, insanların Gülen hakkında şüphe duyması, soru sormaya başlaması için yeterli bir nedendir.


Bu da Erdoğan Gülen arasındaki kavganın ikinci nedeniydi, yani Yahudi lobisinin desteklediği Gülen, Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert çıkışlarını doğru bulmuyordu.

Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Ve ardından Suriye konusu geldi. Türkiye, AKP hükümeti Suriye'deki muhalifleri eğitiyor, silahlandırıyor, ve bütün bunlar ABD tarafından, İncirlik üzerinden yönetiliyordu.


Buraya kadar herşey yolunda gidiyordu, ABD emrediyor, Erdoğan uyguluyor, Esad'ın devrilmesi için gereken herşey yapılıyordu. Ancak beklenmedik birşey oldu, ABD'de Esad'a uygulanan şiddet, saldırı hoş karşılanMamaya başlandı. Obama bu konudaki desteğini yitiriyordu. Ve tam bu noktada Rusya'nın devreye girmesi ABD'yi geri adım atmak zorunda bıraktı.


Ve işte tam bu sırada, Erdoğan'ın uyguladığı ABD emirleri Türk halkı tarafından sorgulanmaya başlandı. Türk halkı olanlardan, yapılanlardan hiç de memnun değillerdi. Çünkü Türkiye Suriye ile, Esad ile son derece iyi ilişkilere sahipti, ayrıca, Suriye müslüman bir komşu ülkeydi.


ABD geri çekilince, Erdoğan tamamen ortada kaldı. Artık halkı arasında popüler değil, nefret edilen bir lider olmaya başlamıştı. ABD artık verdiği sözleri tutmuyor, Erdoğan'ı tamamen yalnız bırakıyordu ki bu da Erdoğan'ı oldukça sinirlendirmişti. Bu da üçüncü bir neden oldu.


Bu noktada başka bir olay patlak verdi; Gezi Parkı olayları. Gülen, Erdoğan'la aralarındaki kavgada, bunu bir fırsat olarak değerlendirmek istedi. Ve Gülen protestolara kendi cemaatinden insanları soktu. Erdoğan başına neler geleceğini anlamıştı. CIA ve Gülen işe el atmış, protestolarda aktif rol oynamaya başlamıştı. Erdoğan bunu net olarak görüyordu.


Şüphesiz Gezi Parkı olayları gerçek halk tarafından başlatılmıştı, ancak CIA'nın kontrolündeki Gülen cemaati bunu, bu fırsatı değerlendirmekte gecikmemişti. Ve eş zamanlı olarak ABD ve Avrupa basınında Erdoğan "diktatör" olarak anılmaya başlandı. Erdoğan'ın El Kaide ile ilişkileri ortalığa dökülmeye başlandı ki, El Kaide'nin de ne tür bir operasyon olduğunu biz açıklamaya, deşifre etmeye daha önce çalışmıştık. Erdoğan artık El Kaide'nin parasal kaynak sağlayıcıları ile bağlantırılıyordu. Ve bütün bunlar, bu operasyonlar CIA tarafından yönetiliyordu.


Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen'le, daha doğrusu CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir, CIA Türkiye'den, Erdoğan'dan ne istiyor?


Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolün arkasındaki güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA'nın yapmak istediği, sözkonusu ülkeyi tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti, ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı, diledikleri kukla hükümeti, yani Erdoğan'ı getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.


CIA'nın planı, Türkiye'yi bir model ülke olarak kullanmak, ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti, Ilımlı İslam projesini Orta Doğu'da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, kullandığı kuklalarından birinin (Erdoğan) kontrolünü kaybediyordu, bu arada Gül'le hiçbir sorunları yoktu. Gül iyi bir uşak (bu kelime aynen kullanılıyor görüntülerde) olmuştu, emirleri harfiyen uyguluyordu.


Erdoğan boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için şunu söyledi "milyarlarca dolarlık silah alımlarını sizinle değil, ABD ile değil, Çin'le yapacağım". Bu ölümcül bir hataydı, bu ABD ve NATO'nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayisini çileden çıkardı.


Ve Erdoğan daha da ileri giderek, AB'ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği'ne katılmak istediğini söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu. Ve bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Bir kukla, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı.


İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD'nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.


Erdoğan'a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız; birincisi, geri adım atacaksın, herşeyi geri saracak, İsrail'le ilişkilerini düzeltecek, Çin'den silah almaktan vazgeçeceksin, Şangay'dan uzak duracaksın, Gülen'den özür dileyeceksin, bu senin birinci seçeneğin.


ikinci seçeneğin, sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik (Ç.N: CHP!). şu ana kadar çalıp çırptığın paraları da beraberinde götürebilirsin. senden öncekiler de çaldı, sen de çaldın, ve bunlarla İngiltere'ye gitmene izin vereceğiz.


üçüncü seçeneğin ise bizi beklemek olacaktır ki bu sana iki senaryo sunar; Kaddafi gibi, Saddam gibi yokedilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı'nda öldürürüz. ikinci senaryo da, Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin, seni İngiltere'de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.


İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya. Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek'e sunulanlarla aynı, CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor.


Ve birkaç ay içinde sonucu göreceğiz çünkü bu durum fazla uzun sürmeyecek.


El Kadı ile Erdoğan'ın ilişkisi şu anda piyasaya sürülüyor ancak El Kadı 1990 ortalarından beri FBI tarafından biliniyordu. El Kadı'nın çalışma merkezi Şikago idi, ve garip olan, Gladyo B'nin de çalışma merkezi Şikago. Aynı zamanda Abdullah Çatlı da Şikago'ya geldi, orda ona ABD'de sürekli kalma izni (Yeşil Kart) verildi, daha sonra çeşitli bölgelere gönderildi, mesela Azerbeycan'a baba Aliyev'i öldürmek üzere gönderildi vs. Yani Şikago bu işlerin merkezi, yönetim noktasıdır.


FBI El Kadı'yı ne zaman Şikago'da sıkıştırıp da yakalamak istese, araya CIA giriyordu. Ve nihayet, El Kadı'ya toparlanıp Arnavutluk'a kaçması için yeterli zaman verildi. Ve kaçınca da "hay allah, elimizden kaçırdık" dendi.


El Kadı bu defa, mensubu olduğu Gladyo B operasyonlarına Arnavutluk'tan yön vermeye devam etti. bu arada ABD onu 9-11'in para sağlayıcısı olarak her yerde deşifre ediyordu. ABD bu kez, "onun Arnavutluk'da olduğunu biliyoruz, adresi herşeyi elimizde, Arnavutluk hükümetinden onu resmen isteyelim" dediler. Ancak ona Türkiye'ye geçmesi için gereken iki haftalık süreyi vermeyi de ihmal etmediler. Garip olan, El Kadı Arnavutluk'da iken elinde Arnavutluk pasaportu vardı, ve Türkiye'ye geldiğinde Türk nüfus cüzdanı taşıyordu. yani herşey çok önceden planlanmıştı.


ABD bu kez "hay allah, Arnavutluk'tan da kaçırdık adamı" diyiverdi. bu defa Türkiye ile yazıştı ve "bu adamı sizden istiyoruz" dedi. Türkiye tarihinde ilk defa Türkler "pardon, aramızda böyle bir suçlu değişim anlaşması yok, bu adam herhangi bir suç da işlemedi burda, bu yüzden onu size veremeyiz" dedi. Ve ABD "ah öyle mi, tamam sorun değil" diyerek dosyayı kapattı! bu kadar basit ve saçma bir şekilde dosya kapatıldı.


El Kadı Türkiye'de pek çok bankanın sahibi, Azerbaycan dahil pek çok yere gidip gelen bir adam. Sadece Asya bölgesine değil, aynı zamanda Avrupa'ya da gidiyor bu adam, örneğin Londra'ya, iş gezileri. Sonunda, El Kadı, bir iş adamı ve Gladyo B adamı olarak BM'ye kendisini terörist listesinden çıkarma başvurusunda bulundu, ve BM de bu başvuruyu değerlendirip onu listeden çıkardı! Sonuç olarak, CIA için çalışan bu adam, ABD tarafından aklanmış oldu.


Ve aniden, Erdoğan'ın oğlunun El Kadı, yani El Kaide'nin ana sponsoru olan terörist kişi ile fotoğrafları servis edilmeye başlandı. Bu tür haberler yayılmaya başlandı. Ve bu haberlerin pek çoğu Gülen cemaati tarafından servis ediliyordu. Ve tabii ki CIA destekli MİT'ten bir grup tarafından... Ve çok ilginç bir nokta da şu ki, bu servis edilen haberlerin çoğu WikiLeaks'den geliyordu. burda kafama birşey takılıyor, acaba bunlar WikiLeaks'de halihazırda bulunan bilgiler miydi, yoksa birdenbire, aniden keşfedilmiş bilgiler miydi? bu konuda şüphelerim var. (Ç.N: WikiLeaks'in CIA kontrolünde olduğunu ima ediyor)

...

soru: sizce Erdoğan'ın başına gelenler Kaddafi ve Saddam'ın başına gelenlerle tıpatıp aynı mı olacak, yoksa biraz daha farklı bir versiyon mu göreceğiz burada?


Türkiye, Mısır ya da Libya'dan tamamen farklı bir ülkedir, dinamikleri çok çok farklıdır. Öncelikle, Türk insanı gerçekten de farkındalığı yüksek bir kitledir. Aptallar için tasarlanmış iki partili sistem, ABD'de olduğu gibi, Türkiye'de çalışmaz, Türkiye'de çok farklı fraksiyonlar, eğilimler mevcuttur. ABD'de olduğu gibi, yani demokrat ve cumhuriyetçiler arasında bir gel-git oyunu sergileyerek halkla dilediğiniz gibi oynamanız Türkiye'de çalışmaz.


Burada bilinç düzeyi son derece yüksek bir halk kitlesinden bahsediyoruz. ABD'den çok farklı bir kitledir bu. Eğitimli ve düşünen insanların olduğu bir ülkede bu kadar kolay oyunlar sergileyemezsiniz, bu çok zordur.


Diğer bir fark da, Türk insanının aktivist yönü, sokaklara inen, hakları için savaşan bir topluluktur Türkler. Bana soruyorlar bazen, oyunu kime vereceksin diye. ben de "oyumu Türk halkına vereceğim" diyorum, çünkü onlara inanıyorum, onlar kendilerine ne olacağına kendileri karar vereceklerdir.


Türk halkı gözünü açık tutmaya devam etmeli ve Libya'da, Mısır'da olanlardan ders almalıdır. bunları milliyetçi bir kişiliğim olduğu için söylemiyorum, burada tamamen farklı tür insanlardan bahsediyoruz.
...

ABD'nin planları Libya ve Mısır'da olduğu kadar kolay işlemeyecektir Türkiye'de.
...
diğer bir konu da, AB meselesi. daha önce AB'yi bir kurtuluş olarak gören Türk insanı, AB'nin politik ve ekonomik çöküşünü görüyor. Almanların Türkiye'deki işlere başvurduklarını, Avrupa'da işsizliğin boyutlarını görüyor. AB'ye girMEmiş olmanın bir avantaj olduğunu düşünüyorlar.

Mar 21, 2014

Anneme Sőylemeyin

Tell my mom I'll be late today...
Anneme bugűn gecikeceğimi sőyleyin
I'll not pick olives with her today...
Beraber zeytin toplamaya gidemiyecegim

Tell my mom I'll be late today...  
Anneme bugűn gecikeceğimi sőyleyin
I'll not be able to show her my school grades today...
Okuldan aldığım karnemi gősteremeyeceğim

Tell my mom I'll be late today...
Anneme bugűn gecikeceğimi sőyleyin
I'll not be able to pick my little sister from school today...
Kız kardeşimi okuldan alamayacağım

Tell my mom I'll be late today...
Anneme bugűn gecikeceğimi sőyleyin
I'll not be able to take her blessings today...
Hayır dualasını da alamayacağım

Tell my mom I'll be late today...
Anneme bugűn gecikeceğimi sőyleyin
I'll no be able to help her in her house cleaning today...
Evdeki temizliğe de yardım edemiyeceğim

Tell my mom I'll be late today...
Anneme bugűn gecikeceğimi sőyleyin
Tell her no to wait me on lunch today...
őğlen yemeğine beklememesini de sőyleyin

Not also in Dinner today...
Akşam yemeğine de
Not tomorrow 
Yarın da beklemesin
Not the day after tomorrow...
Yarından sonraki gűn de

But please...
Ama ne olur
Don't tell my mom that I was taken by soldiers today...
Askerlerce gőtűrűldűğűmű sőylemeyin anneme
Don't tell her that my future is ceased...
Geleceğimin karardığını
That My life is ended...
hayatımın bittiğini sőylemeyin

Tell my mom that I love her today...
Ona onu sevdiğimi sőyleyin
And tomorrow 
Ve Yarın
And the day after tomorrow
ve yarından sonra
And forever
ve sonsuza kadar

R.A

Mar 18, 2014

12 Eylül'ün Işkenceleri


FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı. enarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.

KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA:
Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.

İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi

TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME:
Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.