Pages

Dec 24, 2010

Bir Yılın Son Günleri

II.
Bir yıl daha bitiyor.
Düşlerim, tasarılarım,
yarım kalmış onca şey, her yıl
biraz daha kısalıyor bir öncekinden.
Bana mı öyle geliyor yoksa daha mı
hızlı ilerliyor zaman insan yaşlanırken.

Kırdım mı, incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
Kendimi yeniledim mi yaşadıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim, dostluklarımı, ilişkilerimi.
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarımda mı kaldı?
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?

Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış,
saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?

Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı;
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları?
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
hâlâ sevebiliyor muyum insanları?

Ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı,
cila geçmeli ahşaplarıma.
Ovmalı umutları. Saklı tutmalı gelecek inancını,
yarınları eksik etmemeli ağzımdan
hançer kıvamındaki o karamizah tadını.
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a.
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp
öyle başlamalıyım akşama, yeni bir yıla.
Ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda.
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında?
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta.

VI.

doğulu belli
belki bizim oralı
nerde görsem tanırım ben
hüznünde asi dağların şivesi bozuk dumanını taşıyan
bu eşkiya duyarlığını
yaşı kırk beş elli, belli uyumamış Ankaran'nın derdine
ceketi küçük geliyor, elleri biraz büyük, yüreği yaralı
karısı yeni ölmüş, sığınmış oğlunun evine

bir hamayıla bir sure sürer gibi
bir muskaya yerleştirir gibi
okunmuş, katlanmış güvenliğini
arkasını yazar gibi askerlik fotoğrafının
bir naylon geçirircesine nüfüs teskeresine
yarine yazdığı mektuba koyar gibi
biraz kostak, biraz hüzünlü
ne zaman efkara gönül indirse kaşlarını çatar hani
işte öyle yerleştiriyor ''Milli Piyango'' biletini
yoksul cüzdanının en afili yerine
o da hazır şimdi yılbaşı çekilişine
yüzünde işini özenle yapmanın erinci
bakıyorum umudun bir an için ısıttığı gözlerine
bilmiyor onun için şuracıkta yazıverdiğim öyküleri
katlayıp yerleştirirken cüzdanını cebine
sormak geliyor içimden adresini

yürürken bir ayağı aksıyor
hep kıyısından gidiyor yolun
belli yakıştıramıyor kendini kente
uzun uzun bakıyorum ardından bir dostu uğurlar gibi
ağlamak geliyor içimden
nasıl da uzağız birbirimize

ah adresini bilseydim amca
yollardım sana bir yılbaşı tebriği
inan yalnız sana
hani tercüman olsun diye yüreğime
bol kuşlar olsun üstünde, mavilik, bir köşede kalpler birleşmiş,
işte öyle afili
ve altında mani deyişli el yazısı bir cümle:

uçan kuşlar konsun senin göğüne!

Murathan Mungan

Dec 21, 2010

Bölünme Paranoyası

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana ülkenin iç ve dış politikalarını belirleyen temel taşlarından biri “ülkenin bölünmesi” paranoyasıdır. Ülke 1923’den beri hem dışardan hem de içerden bölünmeye çalışılmaktadır. Ve işin en ilginç yanı çağ değişse de, politkalar ve dünya düzeni değişsede bu paranoyayı besleyen ne yöntemler ne de argümanlar değişiyor Türkiye’de.

Bir şeyin bölünebilmesi için o şeyin öncelikle bir bütün ya da birlik halinde olması gerekir (Burada “bütün yanlıştır” diyen Kacakkova’nın söyleyeceğı şeyler bu konuyla alakalı değildir). Türkiye bir bütün müdür peki? Değildir. Vallahi değildir. Billahi değildir. Ve hiç de bir bütün olmamıştır.

Türkiye en önce sınıfsız imtiyazsız bir birlik adına sınıflarla bölük pörçüktür.
Bakın bakalım zengin çocuğunun aldığı eğitimle fakir çocuğunun aldığı eğitim (ya da eğitim olanakları) aynı mı? Deniz görmemiş ve belki de hayatı boyunca hiç deniz göremeyecek çocuklara belli bir mutlu azınlığın çocuklarının yaz tatili boyunca yazlık evlerinde geçirdikleri zamanları anlatan öykülerde Burçe ve Tunç’un adlarını değiştirip Ali ve Ayşe yapıp çocuklara zorunlu okutularak bir ülke bütünlüğü sağlanamaz. Bu taa ilk okuldan başlayarak ülkeyi bölmektir.

Sonra bölgelerle bölünmüştür bu ülke. Bölgelerin kültürünü ve dilini yasaklayıp yok sayarak bölünmüştür.
Kürtlerin ana dilini yasaklayarak, aşağılayarak daha küçüklükten zihinsel, bilişsel travmalara uğratarak bütünlük sağlanır mı? Sağlanmaz. Bu olsa olsa insanları dilinden başlayarak bölmek demektir. Dili, diline dayalı düşünce biçmi ve duygaları yani varoluşu yasaklanmış, hor görülmüş birileri sizin birlik dediğiniz şeye kendini nasıl ait hisseder sahi?

Bu ülke dinsel bütünlük adına dinlere bölünmüştür.
Bütün bir ülkeyi hem sünni hem laik bir müslüman gibi yönetmekle de ülke birliği sağlanmaz. Alevilere zorunlu din dersi vererek, köylerine okul değil de cami yaparak birlik ve bütünlük sağlanmaz, ancak bölünme sağlanır. Ya ermeniler, suryaniler, hristiyanlar, yahudiler? Ya dinsizler? Ya ben gibi dinsizleri nasıl bütünlüğe katacaksınız?

Bu parçalanmışlık içinde parçalanmak korkusu nasıl bir ruh halidir benim anlamakta zorlandığım bir şeydir doğrusu. Öncelikle bu parçalanmışlığı parçalanmış olmaktan kurtarmak gerekiyor mu sizce?

Dec 5, 2010

Internet ve Eylemlilik Kültürü


Dün Internette bir protesto kampanyası gőrdüm. Çocuklara uygulanan şiddete karşı çıkmaya davet ediyor bunun için de Facebook’daki profil fotolarının ayın 6’sına kadar herhangi bir çizgi film ya da karikatür karekterine değiştirilmesi isteniyordu. Ilk duyduğumda bu kampanyanın çocuklara karşı şiddete dair bir duyaralılık yaratmayı amaçladığını düşündüm ve çok fazla irdelemeden desteğimi verdim. Benim profil resmim zaten çizgi karekter olduğu için değiştirmeme gerek yoktu ama diğerlerine yayma işini üstlendim Friend Feed ve Facebook’da kampanyayı duyurdum. Sonra gőrdüm ki birileri şüpheyle yaklaşmış bu meseleye. Hatta birileri işi őyle bir paranoyaya vardırmışlar ki sanki bu kampanyanın arkasında bir takım çocuk-seviciler (pedophile) olduğunu bile ortay atmışlar. Herkesin profil fotosunda cocuk karekteri olacağı için bu çocuk-seviciler çocuklarla arkadaş olabileceklermiş. Daha neler! Sanki Facebook’da arkadaş teklifi kabul edilirken bakılan tek kriter insanların profil fotolarıymış gibi. Ya da sanki bunu amaçlayan çocukseviciler başka yőntemler bulamayacaklarmış gibi.

Sonra başkaları da bunun Internet ortamında arada bir çıkan saçmalıklardan biri olduğunu ileri sürdü. Bir diğerleri de efendim fotoğraf değiştirirerek şiddete maruz kalan çocuklara ne tür bir yardımın oluştuğunun somut őrneklerini sorup bu tür bir eylemliliğin saçma olduğunu ileri sürüyordu. Bi foto değiştirmeyle ne olacak ki? Saçamalık işte deyip kestirip atanlardı bunlar. Üstüne üstlük o denli kendinden güvenli bir biçimde şimdiye kadar bu şekilde başarıya ulaşmış bir eylemin olmadığını da iddia ediyorlar ve varsa sőyleyin biz de ikna olalım diyorlar.

Bu tepkileri gőrünce ilk aklıma gelen her eyleme karşı çıkan tippler oldu. Bunlar genelde hiç bir eyleme katılmazlar. Bunlar her zaman ya eylemi, ya eylemin biçmini, zamanlamasını, amacını, ya da sonucunu eleştiren tiplerdir. Bunların hiç bir zaman hiç bir eyleme katıldıklarını gőrmediğiniz gibi dolaylı yoldan eylemi desteklediklerini de gőremezsiniz. Bunları őnemsemiyorum asıl őnemsediğim bunların argümanlarını ikna edici bulabilecek diğerlerine durumun neliğini açıklamada yardımcı olmak.

Çok kısa tarihine rağmen Internet hali hazırda bir sürü başarılı eylemde platform olmuştur. Őrneğin Amnesty International üyeleri her gün yüz binlerce emil gőnderiyor ülkelerin adalet bakanlıklarına, Başbakanlıklara, Konsolosluklara. Bu emailler de sadece hazır yazılmış bir emailin “Gőnder” tuşuna tıklayarak yapılıyor. Ve Amnesty her yıl yüzlerce insanı işkenceden ve haksız yere – politik nedenlerden dolayı hapis cezası yemekten kurtarıyor. Komandante Carlos zapatistaların sesini hiç gőrülmemiş yaygın bir biçimde dünyaya ilk internet kullanarak duyurdu. G-8 Summit’e karşı eylemlerde de internet çok çeşitli bir biçimde kullanıldı. Iran’daki őgrenci eylemlerinde de internet teknolojisi az mı etkili oldu? Kadına yőnelik şiddete karşı da Internet çok başarılı bir biçimde kullanıldı. Hatta hatta Wikileak bile bir tür Internetin kullanımı degil mi? Insanlar paylaşmasalar kim takar Wikileaks’in ne dediğini ya da neyi ortaya serdiğini.

Bu eylemlerin őtesinde Internet insanlara olup bitenler hakkında bilgi sunuyor. Insanların duyarlılığını arttırmada őnemli bir rol oynuyor. Gündelik gazete bile okumayan insanlara (gerçi gazetelerin de gazeteliği kalmadı ya) ulaşabilme olanağı sunuyor. Ulaşınca o insanları bir eylemliliğe çekme şansınız da artıyor.

Çocuklara karşı şiddetin őyle çok formu var ki bunlarla baedebilmek için UNICEF 10 yıllardır çalışıyor ve bu çalışmalar dahi yeterli olmuyor. Bu başarısızlığın temelinde UNICEF’in etkisiz çalışması değil insanların duyarsızlığı yatıyor bence. Insanların duyarlılığını da arttırabilmek için birisinin bőyle bir kampanya başlatmasına bu nedenle hiç düşünmeden desteği veririm ben. Fotomu değiştirince ne olacak diye sormak yerine hali hazırda bir cevap olduğumu bilirim ben. Ben çocuğa karşi şiddetin karşisinda varım demek bu ve bu benim için őnemli.


Kısaca anti-eylemci tiplerin anlamadığı ya da anlamak istemediği bir şey var. O da şu; Internet yeni bir sosyal platform oldu ya da oluyor. Bu sosyal platform da kendi kültürünü yaratmak sürecinden geçiyor. Bu kültürü de insanlar eylemlilikleri çoğaltarak yaratacak. Yanlışlarıyla doğrularıyla bütün eylemliliklerinden dersler çıkartarak yaratacaklar. Ha bu arada tembeller, duyarsızlar, ve korkaklar da kendi kültürsüzlüklerini yaşatmaya çalışacaklar tabii ki…

Nov 28, 2010

12 Eylül Darbesi ve Eğitim


24 Kasım öğretmenler günü hakkında yaptığım “12 Eylül’ün ürünüdür” iddiası hakkında (ki bunu iddia eden ne ilkim ne de son) daha açıklayıcı bilgi istendi. Bunu fırsat bilip kendi deneyim ve gözlemlerime dayalı olarak yazayım dedim* (Dip notları düşmek zorunda kaldım. Konular, sarmal bir yay gibi, o denli birbiri içine geçmiş bir durumda ki, dip not düşmesem konular dağılıp duruyordu).

Lafı dolandırmadan şurdan başlamalı; 12 Eylül Türkiye toplumunun yeniden yapısallaştırılmasının projesiydi ve bu projenin önemli bir öğesi de eğitimdi. Örneğin 12 Eylül darbesinin en büyük sebebi söylendiğinin aksine insanların birbirlerini öldürmeleri falan değildi**. Asıl gerekçe bir yönüyle 1923’den beri koyun sürüsü gibi güdülmüş yığınların, okullardan çıkan öğrenciler ve öğretmenler tarafından aydınlanması, bilinçlenmesi ve bu bilinçlenmenin sonucu olarak kendisini yöntenelerden ve iş-verenlerden hak arama ve hesap sorma düzeyine doğru sosyal ve politik bir bilinçlenmeyi yaşamasıydı. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da yığınların artık kontroldan çıkmaya başlamasıydı. Bu nedenle eğitimin bu (ilerici) unsurlardan arınması darbe projesinin olmazsa olmaz koşullarından biriydi. Kuşkusuz sadece eğitimin bu unsurlardan arınması yeterli olamazdı. Bu arınmanın yanısıra eğitimin ve eğitim içindeki bütün öğelerin yeniden organizasyonu, rollerinin ve içeriklerinin yeniden tanımlanması gerekmekteydi. Ki öğretmenler ve idareciler bu planın en can alıcı (hem de gönüllü) aktörleri olmak durumundaydılar.

Bu nedenle, 12 Eylül darbesi ile birlikte, ilk yapılanlardan biri iyi ve nitelikli eğitmenlerin kıyımı olmuştur. Işkence ve tutuklamaların yanısıra 1402 adlı yasayla yüzlerce - binlerce öğretmen ve öğretim görevlisi görevden alınmış, sürgüne gönderilmişti.

Temizlik
Darbe olduğunda lise ikinci sınıfa yeni geçmiştim. Sokaga çıkma yasağı kalktığında sanki şehir de değişmişti. Sanki siyah beyaz bir ikici dunya savaşı filmindeymiş gibiydi şehir. Herşey yerle bir edilmişti ama binalar duruyordu yerli yerinde. Insanlar yere bakarak yürüyorlardı. Ürkek. Askeri jipler ve sivil polis olduğu her halinden belli olan adamların içinde olduğu Reno marka arabalar; OYAKın arabaları. Herşey renksizdi, yeryüzü de öyle, gökyüzü de, denizin yüzü de. Rengini yitirmişti herşey. Ya da her şey tek renkliydi: Gri. Şehrin bütün duvarları devlet sarısıydı sanki. Ve yamalı. Bütün sloganların üstüne badanalar sürülmüştü. Okula ilk gidişimi hiç unutamıyorum. Sanki benim okulum değildi. Yabancıydı okul bahçesi. Sıralar. Sıraların üstü nasıl da kazınmıştı; traşlanmıştı. Sevgilinin adını yazsan üstüne suç olacaktı.***

Ya öğretmenler? Olacak şey değil, nasıl olur da öğretmen kalitesi böyle düşer birden bire? Nerden geldiği bilinmez neredeyse eğitim ve öğretim formasyonundan haberi bile olmayan adamlar öğretmen diye türemeye başlamışlardı. Eski (gerçek) öğretmenler fişlenmeye başlanmış ve “görülen lüzum üzerine” gerekçesiyle en ücra köşelere sürülmüşlerdi. Sağlık durumu nedeniyle hastane ve doktor bakımından uzak yerlerde olmaması gereken bir öğretmenimin Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir köye atanması, sürgün değil bir cinayetti. Bir yıl geçmeden öğretmenimizin ölüm haberi gelmişti. Bunun yanısıra aile kurumunun kutsallığı gereği normalde evli öğretmenler eşlerinden ayrı yerlerde görevlendirilmezlerken bu kural (ve hatta yasa, 657 sayılı Devlet Memurlar Yasası) bütünüyle rafa kaldırılmış, öğretmenlerin ailesi parçalanmaya terk edilmiştir****.

Yeniden Yapılandırma
12 Eylül bütün kurumları, organizasyonları, ve yönetmeliklerini topluca fesh ettikten sonra kontrollü bir biçimde yeniden kuruyordu parçaları bir araya getirerek. Bir çok kurumun başına askerler ya da asker kökenliler getiriliyordu. Milli Eğitim Bakanlığına da emekli bir korgeneral olan,Hasan Sağlam getirilmiş ,yönetmelikler ve kurallar askeri emir gibi değişmeye başlamışlardı. Cok kısa bir sürede herşeyin yüzü ve rengi değişmeye başlamıştı. Öğretmenler ve idareciler nerdeyse sokaktaki ispiyoncular gibi çalışır olmuşlardı. Istiklal Marşı töreninde gülümseyeni dahi disipline verme ile değil sıkıyönetime verme ile tehdit etmeye başlayan sözde eğitici tipler olup çıkmıştı bir çok öğretmen. Öyle bir ortam oluşmuştu ki sıralara, duvarlara yazılan en ufak şeyler bile “acaba slogan mi” şüphesinden geçiyordu. Öğretmen eğiten değil polise veren olmuştu. Öğretmenlerin bir kısmı da korkudan sadece seyreder olmuştu olup biteni. Sesini çıkarsa gelip dersten bile alabilirlirlerdi öğretmeni. Bu paranoya değildi. Öylesine bir gerçekti. Öğrenciler de değişmişti sanki. Bir sürü tandık tip yoktu ortada. Aksine bir çok yeni öğrenci vardı. Bir çoğu da subay çocuğuydu.

Bunun yanısıra yavaş yavaş bütün derslerin müfredatları da değişmeye başlamıştı. Ders kitapları anlaşılması zor bir dille yazılır olmuştu. Adı sanı duyulmamış, ne idüğü belirsiz adamlar sosyolog, filozof, bilim adamı diye kitaplarda yer almıştı. Atatürk nerdeyse damardan veriliyordu. Ama çok ince bir ayarla Atatürk’ün devrimci potensiyele sahip yanları değil de gerici, bağnaz yanları sanki daha bir özenle seçilmişti. Türk-Islam senteziydi bunun adı. 1983 Anayasası ile birlikte de müfredatı sünni islam perpektifinden belirlenmiş din dersleri zorunlu olacaktı. Ki bu laiklik ilkesine en büyük darbeyi vuruyordu. Sonra YÖK kurulacaktı. Doğramacı ve Evren el-ele yüksek öğrenimin içine edecektiler hatta sonra Hasan Sağlam YÖK başkanlığı da yapacaktır. Yüksek öğrenimin lise öğrenimine dönüştürülme tarihi burdan başlayacaktı. Bunun ne mene bir şey olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Ama bu konuda Savran, S., Tanor, B., Vassaf, G. (1987). Out of order: Turkish universities and totalitarianism adli kitabına bakılabilir. Bu kitabın ana hatlarına da şurdan ulaşilabilir. Yüksek öğrenimin hala geçerli olan amaçlarına da bi bakın isterseniz *****

Yeniden yapılanmanın ekonomik ayağı da Özal ile birlikte devreye sokulacaktı. Bunun adı market ekonomisi ya da neo-liberal kapkaçtıcılık olacaktı. Özal ile birlikte eknomideki hareketlilik alabildiğine zengin ile fakir arasındaki uçurumu arttıracaktı. Hayali ihracatlar, ahlaksızlık, rüşvet, adam kayırma ve benzeri bütün namussuzluklar yeni “değer” olacaktı. Diğer yandan karma ekonominin ana ögesi olan develet kuruluşları özelleştirme yolu ile neo-liberal ideolojiye kurban ediliyordu. Bu arada eğitime ayrılacak para yok denirken bütçenin en büyük payı orduya ayrılıyordu. Ardından anayasa ile insanlara tanınmış ücretsiz eğitim olanaklarının paralı olmaya ve özelleşmeye başlaması bir diğer onemli gelişmeydi. Ha eğitime ayrılacak para yok derken aynı devlet özel okullara miliyonlarca dolarlık yardım yapıyordu. Devlet okullarında da deney yapacak deney malzemesi bile yoktu (bir önceki yazımda bu konuya dair kendi öğrencilik yıllarımdan bir örnek vermiştim). Hatta okullara kayıtlarda bile bağış adı altında insanlardan haraç alan bir sistem oluşuyordu ki miliyonlarca aile çocuklarına ders kitabi ve defter alamazken bu harçlarla cebelleşiyordu.

Işte bu yeniden yapılandırma ve kültürlemenin içinde git gide de yoksullaşan, yoksullaşırken bile askeri ideolojiye koşulsuz kayıtsız itaat eden öğretmenlerin ödüllendirilmesi hiç de fena bir motive edici mekanizma olmayacaktı. Işte bu motivasyon ihtiyacını karşılamak için 12 Eylül Millet Mekteplerinin açılış tarihi olan 24 Kasım’ı, her şeyde olduğu gibi, tepeden inme bir biçimde (Hatta bir çok kimse bilmez bile niye başka bir tarih değil de 24 Kasım) ispiyoncu ve kıç yalayan öğretmenlerine armağan edecektir. Aslında bir taşla iki kuş vurulucaktı. Bu öğretmenler günü ile hem öğretmenler motive edilirken diğ er yandan da yine propaganda aygıtı vatan, millet, sakarya aşısını damardan verecekti.

1980'lerin sonunda başlayan öğretmenlerin sendika kurma hareketi içinde ilk projelerden biri de öğretmenler Gününün 24 kasım değil 5 Ekim Dünya öğretmenler gününde kutlanmasıydı. Ancak öğretmenler sendakası çabaları da nasibini zırt pırt kapatılmaktan, tutuklanmalardan, işkencelerden alacaktı. Evet 1983’de demokrasiye geçildi dendi ama 12 Eylül hiç bitmedi ki!

Bütün bir toplumu okula dönüştürme
Eğitim deyince, hele hele bir toplumun yeniden yapısallaştırılması denince, bu projenin kaçınılmaz olarak okulun dört duvarlarının dışına da taşınması bir zorunluluktur. Yani 12 Eylül okul içinde bütün bunları yaparken bütün bir toplum için de bir gizli müfredatı vardı, bunu da basın, yayın yolu ile uygulamaya koymuştu. Türkiye’de basın ve yayın organlarının eğlendirmek ve bilgilendirmek işlevinin yanısıra statu quo’ya göre beyin yıkama işlevinin bilinçli olarak uygulamaya sokulmasının tarihi de buradan başlatılabilir belki. Örneğin TV ve gazeteler gelişi-güzel ama çok sık aralıklarla insanları belli mesajlar taşıyan imaj bombardumanına tutuyorlardı. Gün geçmiyordu ki ev baskınlarında yakalanmış (utançtan başları önde) gençler, toplanmış yasak kitaplar (Platon’un Devlet adlı kitabı da yasaktı biliyor musunuz?), ve silahlar aynı karede gösterilmesin. Silah ile kitap aynı şeye dönüşüyordu insanların kafasında. Kitapdan okumaktan korkan bir toplum doğuyordu. Bunun yanısıra da başka gizil bir kampanya başlatıldı. Her şeye rağmen hala okuyan, araştıran, ve sorgulayan insanı entellektüel diye değil de “entel” diye aşağılayan bir alt-kültür de yaratıldı. Sadece belli şeylere gözle görülür bir onay verilir olmuştu. Bunların başında spor (fanatikliği), arabesk müzik, ve milli ögelerle ilgili her tür aktivite geliyordu. Diğer her şey suç olma olasılığı taşıyordu. Örneğin futbol stadyumlarına döner bıçağı ile gitmek cebinde Nazım’ın bir şiirinin yazıldığı kağıt parçası ile yakalanmak kadar tehlikeli bir şey değildi.

Işte 24 Kasım öğretmenler günü böylesi bir yeniden yapısallaştırmanın öyle rastgele olmayan, belli bir amaca hizmet eden seçilmiş bir günüdür. Umarım bu kadar açıklama bu konuda fazla bilgisi olmayana yeterli bir açıklama olmuştur.

* 12 Eylül dönemini eğitimin penceresinden bilimsel olarak inceleyen birilerinin olduğundan da haberdar değilim . Bildiğiniz kaynaklar varsa ve paylaşrsanız sevinirim. Kanımca ulus olarak bir büyük eksikliğimiz de bu tür dönemlerin belgelerini tutamayışımızdır.

**Ordu ve insan yaşamına değer vermek başlı başına çelişki değil mi? Yok hiç bir zaman ölen insanlar adına kaygılanmamıştır bu zümre. Bu nedenle darbenin neden daha once gelmediği sorusu kimselerce mantıklı bir biçimde yanıtlanmadı. Çünkü darbecilerin asıl gerekçe diye öne sürdüklerine bakıldığında (ölen-öldürülen insanların rakamları) çok daha önce darbenin yapılması gerekiyordu.

*** Bunlar duygusal ifadelermiş gibi görünüp ana konumuz olan eğitim ile ilgisi yok diye düşünmeyin sakın. Duygu öğrenilenin yerleşip yerleşmemesinde çok önemli bir rol oynar. Öğretileni sadece davranışlara değil insanların beyinlerine, yüreklerine, umutlarına kazımak istiyorsanız duygu öğesini göz ardı edemezsiniz. Hele hele bu öğrenme deneyimini psikolojik tarvma ile karıştırıp sistematik olarak beş duyuya iletilecek biçimde eşgüdümlerseniz belki planladığınız ve tercih ettiğiniz davranış örüntülerini genlerle diğer kuşaklara aktarma şansınız bile olabilir kimbilir.

**** Fiziksel ya da mekensal olarak bunu beceribildiler ancak. Bizimkiler çoktan öğrenmişti gözden uzak olanın gönülden de uzak OLMAMASI gerektiğini.

***** Yüksek öğrenimin hala geçerli olan amaçları:

Site: http://www.yok.gov.tr/content/view/435/183/lang,tr/ 


  Amaç:
             Madde 4 – Yükseköğretimin amacı:
             a) Öğrencilerini;
             (1) ATATÜRK İnkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı,
             (2) Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,
             (3) Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu,
             (4) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren,
             (5) Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı,
             (6) Beden, zihin, ruh, ahlak ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş,
             (7) İlgi ve yetenekleri yönünde yurt kalkınmasına ve ihtiyaçlarına cevap verecek, aynı zamanda kendi geçim ve mutluluğunu sağlayacak bir mesleğin bilgi, beceri, davranış ve genel kültürüne sahip, vatandaşlar olarak yetiştirmek,
             b) Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak, refah ve mutluluğunu artırmak amacıyla; ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunacak ve hızlandıracak programlar uygulayarak, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin bir ortağı haline gelmesini sağlamak,

Nov 23, 2010

Ülkemin Güzel Őgretmenlerine!

Duyduk ki Nevzat hocaya birisi yumruk atmış. Şok olmuştuk. Őylesi iyi bir őğretmene bőyle bir şeyi kim, nasıl yapardı? Liseli serseliğimizle kendi kendimize yüklediğimiz asayişi ve adaleti sağlama gőrevi gereği çocuğu dővecektik. Nevzat hoca duymuş çocuğu aradığımızı. Geldi konuştu bizimle. “Ulan oğlum bunlar őğrencidir çocuktur, anasına kızar, babasına kizar gelir bize yumruk atar. Sevdiği kız onu sevmez o gelir bize sataşır. Üstünüze vazife değil. Kimseye karışmayın” diyip gitmişti. Başka bir şok yaşıyorduk. Disipline bile vermedi çocuğu. Duyduk ki çocuğu kantine gőtürmüş bir çay ısmarlamış ve konuşmuş…

Fizik őğretmenimiz HK vardı. Laboratuvarda deney malzemesi yoktu. Deney yapamıyorduk. Yandaki zengin lisesinden biriyle arkadaşlık kurmuştu. Arkadaşlığını kullanarak arada bir deney malzemesi çalar getirirdi ki deney yapabilelim. Hocam hırsızlık yanlış değil mi dediğimizde őğretmek için yaparsan değil derdi gülümseyerek. Okuldan çıkmış evine giderken yolda őnünü kesin bir soru sorun isterseniz. Bırakır elindeki James Bond çantayı yere, ağır paltosunu omuzunu silkerek düzeltir, sonra da size problem anlatmaya çalışırdı. Otobüsü kaçırır. Eve geç gider ama size anlatırdı. Ha kendi sınıfındaki bir őğrenci olmanız da gerekmezdi haaaa…

Yeni bir edebiyatçı gelmişti. Faşisttir diye duymuştuk. Derste yapmadık şey bırakmadık. Provoke etmeye çalışıyorduk resmen. Her zaman yumuşak ses tonuyla ve saygıyla konuşurdu. Őğrenci kimliğimize ilk defa saygı gősterildiğini yaşıyorduk. Alıştığımız bir şey değildi. Ve őyle güzel divan şiiri okurdu ki, hepimize divan edebiyatını sevdirmişti. Gerçekten faşist miydi? Tanıdığım hiç bir faşiste benzemiyordu valla…

Ve ilk őğretmenlik yaptığım kasabada őğretmenler tenefüslerde elerinde sopalarla dolaşırlarken ben gül dalı taşıyordum. Lise son sınıftaki őğrencilerden birinin dikkatini çekmişti de geldi sordu. Yukarıdaki őrnekleri anlattım. Beni bőyle őğretmenler yetiştirdi ben nasıl eli sopalı őğretmen olurum demiştim…

24 Kasım’ı 12 Eylül faşizmi faşistleşen őğretmenlere armağan etmişti. Çok uğraştık bu günün gelenekselleşmemesi için ama őyle gőrünyorki bir çok kişi kanıksamış bu tarihi. Yeni őğretmenler bunun ardındaki faşist ve militarist oluşumdan bile habersizler sanki.

24 Kasım’ı kutlayacak değilim kuşkusuz. Yine de őğretmenliği yüreğiyle yapan bütün őğretmenlere ; ülkemin güzel őğretmenlerine selam olsun demek geldi içimden.

Nov 22, 2010

kadercinin / kendine tapmadan önceki son -ya da sona yakın- öfkesinin bir dünya görüşünün yorumuna başlangıç olan/ çelişkili kötü şiiridir

Şiiri Arkadaş őzger yazmış. Şiirin tűmű burda. Ben okudum. Zihni (Sezi-yorum) műziğini yaptı, Youtube’da size getirdi. Internet aracılığı ile ortak bir şeyler űretebilme doyumunu yaşamak gűzel. Hala ses kalitesi konusunda sorunlarımız var. Belki ileride bir software bulunca onu da hallederiz. Ilki muziklisi ikincisi muziksizi. Şiirsiz kalmayın.



Nov 20, 2010

Başarılı Bir Anti - Komünist Olmak İsteyenlere 40 Tavsiye

J. Slavyanski ironiyi kullanıp basit bir rehber hazırlamış anti-komünistler için . 40 maddeden oluşuyor.

1. Her fırsatta, Marksizmin saygınlığını yitirdiğini, gününün geçtiğini, ölüp gittiğini ve gömüldüğünü vurgulayın. Ardından, iş yaşamınızın geri kalanı boyunca, öldüğünü iddia ettiğiniz Marksizme saldırarak, kazanç dolu bir kariyer yapın.

2. Unutmayın, “Komünist” bir ülkedeki doğal olmayan her ölümden, yalnızca devletin liderleri değil, bir ideoloji olarak Marksizm de sorumludur. Komünist olmayan ülkelerde aynı nedenle gerçekleşen ölümleri ise yok sayın.

3. Komünizm ya da Marksizm, siz ne olmalarını istiyorsanız, odurlar. Ülkeleri, hareketleri ve rejimleri “Komünist” diye damgalarken, onların gerçek hedeflerini, yazıya dökülmüş ideolojilerini, diplomatik ilişkilerini, ekonomi politikalarını ya da mülkiyet ilişkilerini incelemeniz gerekmez.

4. Komünistlerin de içinde bulunduğu her tür çatışmada, çatışmanın ve onun ürünü tüm ölümlerin suçu Komünizme atılabilir. Bunu 2. Dünya Savaşı’na uygularken dikkatli olun. Sovyetler’e ya da Komünist partizanlara karşı savaşan faşist hareketler iyiydi; ama Nazi Almanyası’nı açıkça övmemeye çalışın. Kendinize hakim olamıyorsanız, bunu özel sohbetlerinize saklayın.

5. Marksizmin “gerçek anlamına” ve Komünizmin gerçek temsilcilerinin kimler olduğuna siz karar verirsiniz. Gerçekte Trotskiy’den de nefret etseniz bile, yetkilerinin Stalin tarafından gasp edilmiş olmasıyla ilgileniyor görünün.

6. Sürekli olarak George Orwell’dan söz edin. “Hayvan Çiftliği”nden ya da “1984”ten alıntı yapın. Orwell’ın Sovyetler Birliği’ni hiç görmemiş olduğu gerçeğini ve her iki kitabın da birer roman olmasını önemsemeyin.

7. Demografik verileri önemsemeden ve tutarlılık kaygısı gözetmeden büyük ölüm sayıları verin. Açlıktan ölenlerin sayısı 3 milyon mu? 7 milyon mu? 10 milyon mu? Toplam 100 milyon kişi mi öldü? Merak etmeyin, kimse, çalışmanızdaki verileri kontrol etmeyecektir. Siz de büyük olasılıkla herhangi bir araştırma yapmadığınızdan, bu durum işinize gelir.

8. Komünist bir rejimde tutuklanmış olan herkes, büyük olasılıkla, hiçbir suç işlememişti. Komünistler yalnızca zararsız şairleri ve dünyayla paylaşacak güzel bir mesajları olan siyasi peygamberleri tutuklamıştı.

9. Stalin’in yaptığı ya da yapmadığı her şeyin kötü bir gizli nedeni vardı. Her şeyin!

10. Bir önceki maddenin ruhuna uygun olarak, Stalin’in her şeyi yapma ve bilme gücü olan bir varlık olduğunu, Sovyetler Birliği’nde olup biten her şeyi tam olarak bildiğini ve 1924-1953 yıllarında yaşanan her şeyi tam olarak kontrol ettiğini unutmayın. O dönemde olup biten her şey, Stalin’in iradesiyle olmuştu. Stalin, söz konusu dönemde işlenen tüm suçların her tür ayrıntısını biliyordu ve sınırsız zorbalığı nedeniyle, nerede olduklarını ya da ne tür bir konuma sahip olduklarını hiç gözetmeden, milyonlarca masum insanı öldürdü. Her şeyi yapma ve bilme gücü olduğundan, altındaki on binlerce kişiden gelen bilgilere bağımlı değildi.

11. Kapitalist ülkelerde bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan her tür eylemle ilgili olarak, sürekli bir şekilde “Komünist” ülkelere saldırın.

12. Marksizmin, gelecekteki olası bir toplum hakkındaki tarifi nedeniyle ütopyacı olduğunu iddia edin. Ama bunun yanında, Marksizmin, Komünist toplumun neye benzeyeceği konusunda hiçbir zaman ayrıntılı bir tarif vermemesi nedeniyle başarısızlığa uğradığını da iddia edin. Buradaki büyük çelişkiyi önemsemeyin.

13. Marksizmi bir tür dinsel inanç, Mesihçilik ya da aklınıza gelen herhangi bir ruhani zırvalık gibi göstermeye başlayın. Her tür siyasal ideoloji ile dinler arasında bazı benzerliklerin bulunabileceğini söyleyenleri önemsemeyin.

14. Anti-komünist saldırıların taktiğini unutmayın: Stalin sonrası döneme ekonomik gerekçelerle saldırın ve başarısız olunduğunu iddia edin. Bilgili bir hasmınız, Stalin döneminde sosyalist ekonominin başarılı olduğunu söyleyeceğinden ve bu dönemin ekonomisi gerçekten de başarılı olduğundan, o döneme insan haklarıyla ilgili gerekçelerle saldırın.

15. İnsan doğası. İnsan doğası nedir? Sizin açınızdan, insan doğası, hoşunuza gitmeyen siyasal görüşlerin ya da sistemlerin neden yanlış olduklarının en kolay açıklamasıdır.

16. Bolşevik devrimler, şiddet yoluyla ve kan dökülerek yapıldı. Buna karşın tüm burjuva devrimleri demokratik halkoylamalarıyla gerçekleştirilmişti ve şiddet türü şeylere tanık olunmamıştı.

17. Sürekli olarak “özgürlük” ve “demokrasi” gibi sözcükler kullanın. Sizden istense bile, bu terimleri asla tanımlamayın.

18. Komünistleri, yaşadığınız dönemin popüler tartışmalarına göre, bir şeylerden yana ve bir şeylere karşı gösterebilirsiniz. Eğer sağcı kesime sesleniyorsanız, Komünistler, dejenerasyonu ve eşcinselliği temsil ediyordur. Daha hoşgörülü bir kesime sesleniyorsanız, Komünistler eşcinsellik düşmanıdır. Aslında, Komünistler, aynı anda hem ahlaki dejenerasyonu hem de aşırı bir ahlâkçılığı temsil eder. Buradaki çelişkiyi de önemsemeyin.

19. Molotov-Ribbentrop Paktı üzerinden her fırsatta Stalin’i suçlayın; ama bu arada, Amerika’nın, İngiltere’nin ve Fransa’nın savaştan önce Nazi Almanyası’na, faşist İtalya’ya ve emperyalist Japonya’ya verdikleri desteği ve bu ülkelerle işbirliğine gitmiş olmalarını tümüyle yok sayın. Her zaman olduğu gibi, hasımlarınızın, saldırmazlık paktının bağlamını tartışmalarına izin vermeyin.

20. Doğu Avrupa’nın yeni kavuştuğu “özgürlük”ü kutsayın. Göç nedeniyle nüfusun büyük ölçüde azalmasını, doğum oranlarının düşmesini, alkol ve uyuşturucu kullanımının artmasını, siyasal istikrarsızlığı, iç savaşları, etnik temizlik operasyonlarını, kadınların seks ticareti için taşınmasını, çocuklara fuhuş yaptırılmasını, örgütlü suçları, intihar oranlarının yüksekliğini, işsizliği, hastalıkları vb. yok sayın. Konuşma özgürlüğünüz olduktan sonra, bunların ne önemi var?!

21. Her fırsatta, Komünist ülkelerdeki korku kültüründen, gecenin bir yarısında insanların kapısının çalınmasından söz edin. Amerika’da, uyuşturucuyla savaş döneminde, uyuşturucu ticareti yaptıkları kuşkusuyla insanların gece yarıları yataklarından kaldırılmasının, üzerlerine silah dayanmasının normal sayılmış olmasını önemsemeyin.

22. Komünistleri, dine baskı uygulamakla suçlayın. İslamcı köktendincileri, laik olmamakla suçlayın. Ne çelişkisi?!

23. ABD’nin şu anda, Afganistan’daki ilk zaferini finanse ettiği, desteklediği ve hatta yönettiği bir hasma karşı aşırı pahalı ve kaybetmekte olduğu bir savaş yürütüyor olmasındaki ironiyi görmezden gelin.

24. Bugünün dünyasının devam eden ve hatta kötüleşen sorunlarına karşı sizden bir çözüm istendiğinde ne diyeceksiniz? ÖZGÜRLÜK!! (Hasmınız uzaklaşıp gidene kadar tekrar edin.)

25. “Komünist”lerin hiçbir şeyine güvenilemez. Hruşov’un 1956’daki “Gizli Konuşma”sı ya da Trostskiy’in yazdıkları gibi, sizin işinize yarayanları dışında...

26. Komünist liderler, karşı devrimden korunmaya bir sürü zaman ayırırken, “paranoyakça” davranıyordu. Doğu Bloku’nda kapitalizmin restorasyonu da dahil olmak üzere, gerçekten de böyle bir tehdidin bulunduğunu gösteren tonla kanıtı yok sayın.

27. Komünist rejimler halkın desteğini hiçbir zaman kazanmamıştı. Bu söylediğimizin doğru olmadığı örneklerin varlığına ilişkin kanıtlar sunulursa, insanların beyinlerinin yıkandığını savunun. Bunun yapılmasının önündeki mali ve lojistik engelleri hesaba katmaya kalkışmayın.

28. Komünist propaganda, kaba ve ilkeldir. Eğer birileri komünist sanatçı ve yazarların dünyaca ünlü çalışmalarından söz etmeye başlarsa, hemen uzaklaşın.

29. Bir Komünistle karşılaşana kadar, “özgürlük” ve “çoğulculuk” adına laikliği savunun. Karşınıza bir Komünist çıktığında, din kartını kullanın.

30. Komünist olmayan ülkelerde gerçekleştirilen gaddarlıkların ve diğer kötü şeylerin tek sorumlusu, tek tek “kötü insanlar”dır. “Komünist” bir ülkede gerçekleşen her tür kötü şeyin sorumlusu, ideoloji ve sistemdir. Bir de Stalin.

31. Anti-komünist olmak için herhangi bir ideolojik tutarlılık gerekmez. Zamanınızın yüzde 90’ını, sosyal demokrasinin sözde sosyalizmini övmeye ayırın; sonra da kapitalist sistemi “Stalin dönemi Rusyası”yla karşılaştırın (bu konuyu daha önce hiç incelemediyseniz, “1984”ü ve “Hayvan Çiftliği”ni okumanız yeterli). Kapitalizmden sürekli olarak şikayet edin, ama birileri alternatif olarak Komünizmi önerdiğinde oradan uzaklaşın. Aşırı sağdaki bir faşist misiniz? Sürekli olarak, kapitalizm koşulları altındaki kültürel dejenerasyondan şikayet edin; ama bu arada, ırkçılığınız dışında hiçbir anlamlı gerekçe gösteremeseniz bile, Marksizme sonuna kadar karşı çıkmaya devam edin.

32. Eğer anarşistseniz, kendi ideolojinizin tüm tarih boyunca yüzde 100’lük bir başarısızlık oranına ulaşmış olmasına karşın, her fırsatta Marksizmin “başarısızlık”ından söz edin. Bu başarısızlıktan Komünistleri ve silahlanmayı sorumlu tutun. Kendisini gericiliğe karşı savunamadıktan sonra, en mükemmel toplumun bile hiçbir işe yaramayacağını görmezden gelin.

33. Neo-Nazi misiniz? Komünizm, Yahudiliktir. Tartışma bitti.

34. Neo-Hippi misiniz? Komünizm, sizin yücelttiğiniz Tibet kültürünün Çin tarafından ezilmesidir.

35. Mao döneminde gerçekleştirildiği iddia edilen soykırımı her fırsatta kınayın; ABD’nin Nixon döneminde Çin’le kurduğu ilişkileri ve kapitalist Çin’in modern ABD ekonomisinde oynadığı rolü görmezden gelin. Çin hakkında olumlu bir şey söyleyecekseniz, bu ülke kapitalisttir. Eğer eleştirecekseniz, hâlâ Komünisttir.

36. Marksizmin gözlem ve deneylere dayalı olmadığını iddia edin. Neo-liberalizm, “demokrasi” ya da “özgürlük” de gözlem ve deneylere dayalı değildir; ama bunu boş verin.

37. Nerede, hangi ülkede, hangi tarihsel dönemde olduklarından, geçmiş deneyimlerden ve tüm diğer etkenlerden bağımsız olarak, Komünistlerin, Stalin dönemi Rusyası’nın bir kopyasını yaratmak istediğini ileri sürün. Stalin döneminde, sanayileşmenin çok geri olduğu bir ülkenin kalkınması gibi bir sorunla uğraşılmış olmasını, bunun bugüne taşınamayacağını vb. önemsemeyin.

38. Sihirli “totaliter” sözcüğünü kullanmayı öğrenin. Bu sözcük, karşı kutuplarda yer alan iki ideolojiyi aynı çuvala sokmanızı sağlar: Komünizm ve Faşizm.

39. Sosyalist ülkelerin, piyasa reformlarına başvurdukları ölçüde, daha büyük ekonomik sorunlar yaşamaya başladığını görmezden gelin.

40. Sayılar ya da tarihsel bağlamla ilgili eleştiriler aldığınızda, “acımasız zorba”, “vahşi katil” gibi etiketlere başvurun. Stalin gibi insanların, öldürdükleri onca insan nedeniyle kitle katili olduklarını ve kitle katili oldukları için onca insanı öldürdüklerini biliyoruz. İşte bu kadar açık ve net!

(çeviren: Erkin Özalp)
Stalker'dan

Nov 12, 2010

Tanrı Baba

Tanrı Baba bir sabah uyanınca
Biz insanları düşündü nasılsa
Gitti pencereye "Kim bilir" dedi.
'Belki o gezegen yok oldu gitti"
Ama baktı uzakta, çok uzakta
Bir köşecikte fır fır dönüyor dünya.

"Şeytan canımı alsın " dedi Tanrı
'Alsın vallahi çocuklar
Bir şey anlıyorsam
Bu dünyalıların tutumlarından''

"Ey benim minnacık yaratıklarım
Ak ve Kara, donuk ve yanıklarım''
Dedi Tanrı, babacan haliyle.
"Sözde ben yönetiyor muşum sizi
Oysa görüyorsunuz,
Allah çok şükür,
Benim de sürüyle bakanlarım var"

"Şeytan canımı alsın " dedi Tanrı
Alsın vallahi,
Bu bakanlar ikişer, üçer
Atmazsam kapıdan dışarı.''

Boşuna mı şarap verdim,
Kızlar verdim size
Güzel güzel yaşayasınız diye
Nasıl olur da siz bana
'Orduların Tanrısı' dersiniz
Ne yüzle alıp adımı dilinize
Top atarsınız birbirinize... "

"Şeytan canımı alsın " dedi Tanrı
"Alsın vallahi çocuklar
Bir tek orduya kumanda ettiysem bugüne dek
Su süslü püslü zibidilerin
İşi ne yaldızlı tahtlar üstünde?
Nedir o kasilmalari, böbürlenmeleri?
Beslediginiz bu karınca beyleri
Sözde benden kutsal haklar almışlar
Benim inayetimle kral olmuşlar. "

"Şeytan canımı alsın " dedi Tanrı
"Alsın vallahi çocuklar "
Sizleri böyle kötü yönetenler
Geldiyse benden.
Bir de o kara bücürler var, benden geçinen
Burnum illallah dedi tütsülerinden
Yaşamayı oruca çevirmis bu softalar
Verdikleri parlak vaazlara gelinceee,

"Şeytan canımı alsın " dedi Tanrı
"Alsın vallahi
Birsey anlıyorsam bu heriflerin anlattıklarından''
"Artık bana kızmayın çocuklar
Sevişin, güle oynaya yaşayın
Sizi yakar makarım diye de korkmayın,
Kralına da, yobazına da basın kalayı!. .''
Ama keselim, Allahısmarladık
Jurnalciler duyarsa yandık.

"Şeytan canımı alsın " dedi Tanrı
"Alsın vallahi çocuklar
Bu yüzsüz herifleri
Sokarsam kapidan içeri
Kapıdan içeri kapıdan içeri...

Pierre Jean Beranger

Nov 10, 2010

Ne ülke ama!

‎10 Kasım'da saygı duruşuna geçmeyini DÖV,
Oruçta yiyip içeni DÖV,
Bayrağa yan baktı diye DÖV,
Üstünde Ahmet Kaya tişörtü var diye DÖV,
Kürtçe şarkı söyledi diye DÖV,
Annesi ile Kürtçe konuştu diye DÖV,
Türkçe bilmiyor diye yine DÖV,
Korucu olmadı diye DÖV,
Oyunu vermedi diye DÖV,
Zafer bayramında marş okumadı diye DÖV,
Mahalleden geçti diye DÖV,

Ve bu olup bitenlere SÖV, ama sövdün diye gel yine DÖV..

Bijwen | Kürt 2.1

Nov 8, 2010

öğretmen'e

"Yahu siz farkında değilsiniz ama benim hayatımda çok özel bi yeriniz var. İlk sizin sayenizde farklı olmanın, düşünmenin tadına vardım ben, yoksa şimdi sünepe bi CHP'li olurdum en fazla... :)))"

(eski) Bir öğretmen daha ne duymak ister ki? 
 

Nov 5, 2010

Gözümüz var toprağında bu vatanın

“Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın. Gözümüz var ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için.”Hrant Dink.
Hrant'ın kendi sesinden o metin burda. 


.....
Aslında ne Türk'üz
                  ne Kürd'üz
                        ne Ermeni'yiz.. 
                              Öyle bir babamız var ki Hrant, 
                                                               hepimiz yetimiz...

Yetimler Ağıdı'ndan

Nov 2, 2010

Yasağın Pedagojisi

Babası en ağır siyasi cezaların verildiği bir hapishanede mahkûmdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi. Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanınd...a yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı... Çok üzülmüştü küçük kız... Babasına söyledi bunu, o da: "Üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?"dedi. Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu: "Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı? Küçük kız babasına eğilerek, sessizce: "Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!..."

Nov 1, 2010

Restore Sanity

Amerika ilginç dőnemlerden geçiyor. Aslında bütün dünya ilginç bir süreçten geçiyor. Bunun Amerika’daki bir yansımalarından biri geçen Cumartesi Washington, DC’de idi. Sağcılar her sağcı gibi geçmişten analojilerle ruhlarını yeniden canlandırmaya çalışıyorlar. Tabii bunu yaparken de kendi eski başkanlarının iki dőnemde içine sıçıp bıraktığı dünya politikalarından tutun da ekonomik krize kadar herşeyi sanki sosyalist Obama yapmış gibi bütün salakları yanlarına çekmek için kullanıyorlar. Hani şu ünlü çay partisi. Hani şu 1773’lerde Ingilizlerin yüksek çay vergisini protesto etmek için Boston limanında bütün çayları denize dőktükleri olay.


Dangalaklığın bini bi para yani. Eee Amerika’da işçi sınıfı yok, sinif mücadelesi hak getire, sosyalist ve komunistleri kimlere yakıştırdıklarını bi gőrseniz kıçınızla gülersiniz. Sosyal demokratların sağcı muhafazakarlardan pek farkları yok zaten. Nasıl olsa patronları aynı şirketler. Entellektüeller deseniz soyları tükenmiş; Üniversitelerde gıklarını çıkaramayan memurlara dőnüşmüş akademisyenler. Chomsky dışındakiler şamar oğlanına dőnüştürülmüş, kaçanlar da (Henry Giroux gibi, geçen yıl őlen Joe L. Kincheloe gibi) Kanada’ya kaçmışlardır.

Günümüzün entellektüeli medya entellektüelleridir artık. Medyanın kendi çarkları içinden çıkan; düşünce ve eylem sınırları őnceden çizilmiş. Aynı takımın oyuncusu entellektüeller; sağcısı ve solcusu -ki ne kadar solda oldukları tartışılır- aynı takımda . Bu takımda gol atıcılar da entellektüellerinin dahi diyemeyeceği, cürret edemiyeceği şeyleri şakaya katarak sőyleyen komedyen entellektüeller arasından seçilip beslenmektedir. Jon Stewart ve Stephen Colbert adlı komdyenler üstlenmişti bu mitingi düzenlemeyi. Marcuse bu tür radikalmiş gibi gőrünen ama eğlence ya da komikliğin gürültüsünde kaybolan őzgürlük yanılsamlarına represif telorans demişti. Evet bu illizyon içinde 250.000 kişi őzgür olduğumuzu düşünürek yürüdük en büyük alanında Washington’ın.

Herkesler ordaydı. Islamcısı da ordaydı, sağcısı da, demokratı da, liberali de. Garip bir şekilde anarşistler yoktu ortada. Oysa ki hep orda olurlardı. Sahi nerdeydiler?

Yürürken dilime nakarat gibi dolanmış şu sőzler vardı:

Where have all the intellectuals gone? Where have all the anarchists gone?

Bunlar “çok erken” diyor umutsuz olmak için, “Obama'ya biraz daha zaman ve şans verin” diyor








Bu pankart da “serbest piyasa ekonomisinin eli olmadik yerime değdi” diyor









Bu amcam barışçı bir Islamdan yana...









Bu amca da inadına namaz kılıyor. Saat 3'de ne namazı kılınır sahi? Ama korkusuzca namaz kılabilmesi ne güzel. Sıkıysa bi yahudi, hrıstiyan, ya da bir ermeni ibadetini ulu orta yapsın bakalım bizim oralarda. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak ha!



Bu da Arizona denen eyaletin son zamanlardaki göçmenlere yönelik faşistçe çıkışına laf sokuşturuyor.












Bu vatandaş çay partisinin yeni neferlerinden biri...











Bu da tek anarşiste benzeyen kişiydi gördüğüm. Kimseleri de yoktu yanında. Yapayalnızdı gerçek bir anarşist gibi. Pankartının (bile) kızgın olduğunu söylüyor.










Bunlar kiliseyi ve kilisenin homoseksüeliteye karşı çıkışına laf sokuşturuyorlar.









Burdaki espriyi anlamış değilim. Belki de bir espri de yok :-)









Hükümet bize yardım etmez biz kendi kendimize yardım edelim diyor. Bunu da anlamadım çünkü burdaki muhafazakarlar hükümet ve devletin mümkün olduğunca insanların yaşam alanlarından çekilmesini istiyorlar. Alabildiğine kapitalist bir yaşam istiyorlar. Bu pankartta baska bir seye de gönderme olabilir. Mesela hükümet batan şirketlere ekonomik yardım etti, bunlar birbirine yardim ediyor bize yardim edecekleri yok da diyor olabilir.



Burdaki comic sans (yazi karekteri) ile bizim komedyenlere bir gonderme var ama tam ne demek istedigini anlamadim. Diğerini de anlamadim.








Bu hoştu. Herkesin birbirine faşist deyip Hitler’e benzettildiği bu saçmalıklar çağında “yeter herkese Hitler bıyığı çizmeyi bırakın” diyor...Diğer pankartta ise Amerikalılara yakıştırılan bir takım sıfatları (steryotipleri) sıralıyor. Sonra da “başka bir steryotipiniz var mı?” diyor.




Bu arkadaş da “V for Vendata” filminin etkisinden kurtulamamış daha.











Bu abla da Obama'ya yüklenen olumsuzmuş gibi vurgulanan sıfatları (müslüman ve sosyalist) kullanarak ben başkanımı seviyorum diyor.









Özgürlük ucuz değil ama bu kadar da pahalı olmamalı.









Iki şey var Amerikalıların en çok nefret ettigi:
1- vergi ödemek
2- Vergilerle gerçekleştirilen ve kendilerinin yararlandıkları hizmetlerden de vazgeçmek zorunda kalmaları. Burda vergi ödemek istemeyen muhafazakarlara laf atma var...





Çöp! :-)











 Bunlar da başka bir faşist, dinci, ve homofobik çift. Biri homoseksüellerin "terör bebeklerini" (her ne demekse) evlatlık edinip edinmemelerinin asıl sorulması gerektiğini söylüyor, diğeri ise Obama'nin Amerikan vatandaşı olmadığını ima eden bir espri yapiyor...






Bu da demokrasinin şirketlere satıldığını ima eden bir pankart.










Uygarca miting böyle olur. Biri (kadın) diyor ki Fox TV (faşist sağcı tv) gerçeği söylüyor. Diğeri de Fox'ı ne kadar çok izlerseniz o kadar az öğrenirsiniz (bilirsiniz) diyor...







Bu da başka bir muhafazakar. Hemi de dinci. Tanrının ideologlardan nefret ettiğini söylüyor. Küçük harflerle de en azından onlardan o kadar da etkilenmediğini söylüyor.







Homoseksüeller, naziler ve Meksika’lı göçmenler yüzünden vergilerin yükseldiğinden şikayet ediliyor (mi?)...










Korkunun gerekliliğine gönderme yapıp muhafazakarlara oy verin diyor. Çünkü muhafazkarların bugünlerde oynadığı en büyük kart "korku kartı". Sosyalizm korkusu, islam korkusu. vs..







Burda da komedyen Stewart'a laflar var. Stewart'in şovunun islami-komunist, yahudik-nazi, homo-faşist, sosyalist, femino-ayı (grizzly - boz ayı demek) saldırılardan oluştuğunu ve durdurulması gerektiğini söylüyor. Bunlar da korkunun gerekliliğini ima ediyor.






“Aklıbaşında olmayı yeniden yapılandırın” diyor. Anayasadaki “Biz insanlar” yerine biz şirketler yazıldığına gönderme var.









Uyuşturucunun serbest bırakılıp vergilendirilmesine dair bir poster.








Bu pankart Amerikalinin sosyalizm hakkındaki bilgisini çok iyi ifade ediyor. Hükümet ve devletin vergilerle yaptığı herşey (demiryolu, havayolu, karayolu, kanalizasyon, vs hepsini boykot edin diyor.

Oct 24, 2010

Islam'la öznel bir hesaplaşma

Nicedir sorguluyorum Islam’la problemimi? Daha doğrusu müslümanlarla birlikte var olma-olabilme olasılığını sorguluyorum. Bir an geliyor oldukça hoşgörülü oluyorum, bir an geliyor olamıyorum. En ufak bir şeyde bütün olumsuz duygu ve düşüncelerim birden bire kabarıveriyor. Pes etmiş değilim. Hala uğraşıyorum. Yanlış anlaşılmasın, mutlaka Islam'la barışık yaşamak ya da düşman olmak gibi önceden kurgulanmış bir hedefi yok bu sorgulamamın. Sorunum, şöyle tutarlı bir yerde duramayaşım yani. Tutarsız kalışımın tutarlılığını saymazsak tabii :-)

Haliyle kolay bir sorgulama değil bu. Çünkü oldukça karmaşık bir süreç. Bu karmaşıklığa sebep olan şey Islam'la ilgili problemin bir kaç tabakadan oluşuyor olmasındadır. Ve bu tabakalar arasında da ayrıca dinamik ilişkiler var. Hani bu tabakalar birbirinden bağımsız olsalar belki işim biraz da olsa kolay olacak ama öyle değil.

Nedir bu tabakalar? Öncelikle Marxist gelenekten gelen sadece Islam'ı değil genelde dini egemen sınıfların bir sömürü aracı olarak gören tabaka var. Diğer yanda Türkiye’deki egemen Kemalist ideolojinin bir yandan damardan şırınga ettiği "öcü ve kaka Islam" fobisi diğer yandan hep kucağına alıp kaşıkla beslediği, yeri geldiğinde diğer ezilenlere karşı bir cinnet aracı olarak ya da bir katliam aracı olarak kullandığı “aslanım Islam” adı altında toplanabilecek kemalist iki-yüzlülükğün kalıntıları var. Bir sonraki tabakada ise kaygıları biraz da olsa hafifleten tanıdığım güzel bir iki insanın bende bıraktığı olumlu-umutlu izlenimler var. Ki öylesine ki “ne var, ben senin dinin ne ise ondan olurum” dedirtecek kadar düzeyli, saygılı, ve hoşgörülü insanlar bunlar. Ama vurgulanmalı bunlar o denli az ki!

Ve en temelde de, oldukça derinlerde olan zorlu bir tabaka var. O da yukarıda sözünü ettiğim faktörlerin çok çok ötesinde, Islam'ın neredeyse evrensele genellenebilecek boyutta, deneyimlerimle her gün pekişen hoşgörüsüz bir ahlak anlayışına sahip olmasına dair olan tabakadır bu. Afrika'dan, Asya'dan, Orta Doğu’dan o kadar çok müslüman tipi gördüm ki sanki hepsi aynı hoşgörüsüzlük ve ahlaksızlık fabrikasının aynı departmanlarında işlenmiş ve bir güzel paketlenmişlerdi. Örneğin bir gün Nijerli bir müslüman görüntümden yola çıkıp müslüman olduğumu var sayması terbiyesizliğinden öte (sanki bütün Orta Doğu'da yaşayanlar müslüman olmak zorundaymış gibi (Türkiye Orta Doğu'lu mu terbiyesiz ? Avrupalı :-)) daha merhaba demeden, bana "sen niye oruç tutmuyorsun?" deme cürretini gösterecek kadar terbiyesiz, hoşgörüsüz, ve kaba olabiliyordu. Yani inanmayanın, farklı olanın düşmanı Islam bu. Katlanamıyor başka türlüsüne. Illaha ki sana dayatacak kendi yaşama biçmini ve doğrusunu.

Bu zorlu tabakanın başka bir boyutunda da eşitsizlikçi ve erkek egemen bir Islam var, ki bu Islam alabildiğine penise tapıyor. Beni erkek olmaktan utandıracak kadar erkek bir Islam bu. Erkek egemen olmasının yanısıra bu Islam alabildiğine ahlakçı da. Eee fena mı ahlakçılık? Yooo o denli faci bir şey değil tabi. Ancak Islam'ın sorunu ahlakı kutsadığı kadar ahlaksız olmasıdır. Bunun en çarpıcı örneğini erkek ahlaksızlığını bile tartışmadan doğrudan bütün suçu yine kadında (kurbanda) bulmasında görebilirsiniz. Yani gözünün iliştiği kadına karşı iğrenç şeyler düşündüğünün (genelde cinsel içerikli) faturasını yine kadından çıkaran bir ahlaksızlık bu. Açık giyinip erkeklerin nefsini kabartarak erkeğe "zulm" ediveren bi kadın anlayışı var yaygın islamın. Bu nedenle kadınlar kapatılıp kontrol altında tutulmaları gerekmektedir. Açık giyinmenin ya da kapanmanın sınırını ve kapsamını da herkese göre değişir demek yerine burka içine sokmaya kadar götürebiliyorum. Çünkü kadının saçının görünmesinden bile bir şeyler bulan bir ahlaksal anlayışıyla ben açık olmanın mantıksal sınırlarını nereye kadar tartışabilirim ki? Şu aşağıda anlatacağım bizzat yaşadığım olay iyi bir örnek olabilir.

Ögretmenlik yaptığım kasabada normal lisenin yanısıra bir de Imam Hatip Lisesi vardı. Bahar çok güzel gelmişti o yıl. Pikniğe gitmeler çok güzeldi. Sonra duyduk ki Imam Hatipteki hocalar kızların erkeklerle pikniğe gitmesine izin vermiyorlarmış. Sebebi ise kızlar ip atlarlarmış . ip atlayınca da memeleri oynarmış. Koca okulda hiç bir müslüman çıkıp da “ulan sapıksınız hele bakın düşündüğünüze dememişti- diyememişti ya da. Ya da biri de çıkıp o zaman kızların memelerine bakmayın beyler diyememişti. Erkeklere sapıklık düzeyinde verilmiş bunca hak benim yaşamak istediğim bir dünya değildir. Benim bu sapıklıkla ve bu sapıklığı rasyonalize eden her tür inançla problemim olacaktır.

Hadi bundan da vazgeçtim. Diyelim ki bu adamlar kendi ailesine ve kendi inananlarına bunu yapsınlar. Bana da saygı göster desinler. Ben saygı göstereyim göstereyim ama bunlar benden beklediği aynı saygıyı bana gösterebilecek mi? Işte burda ipler kopuyor. Yani gerçekten ben müslüman biriyle (bu ortalama müslüman bir tipleme diye alınmalı) arkadaş, komşu, dost olabilir -ki oldum da-, camiye kadar gider – ki gittim de-, camii avlusunda namazını kılmasını bekleyebilir –ki bekledim de, sonra da beraber günümüze güzel güzel devam edebilirim. Peki o müslüman tip benim dinsizliğimle nasıl baş edecek ondan emin değilim. Ve en kötüsü güvenim de yok. Hala utanmadan inançlarının bulaştığı ve baş rolü oynadığı katliamları “tahrik vardı” ile açıklamaya çalışan bir ahlaktır karşımızdaki.

Türkiye’de oruç tutuyor diye kimse saldırıya uğramamıştır örneğin, ama oruç tutmuyor diye binlerce insan hor görülmüş, fiziksel, sözel, ya da psikolojik baskıya maruz kalabilmiştir. Yani problem benim inançla ilgili bir problemim olmasından öte inancın benimle (ya da kendinden olmayanla) asıl uzlaşmaz bir probleminin olmasıdır.

Kısaca benim Islam'la asıl problemim Islam'ın diğerlerinin yaşam alanlarını belirleme ve denetleme hoşgörüsüzlüğünü gösterdiği anda başlıyor. Marxismden gelen kavramsal ve tarihsel analizlerle en fazla Islam'ın sömürü aracı olmamasını entellektüel düzeyde tartışabilir, bir ortak platformda buluşabilir ya da buluşamayiz. Ama bu birlikte yaşamayı imkansızlayan bir çelişki boyutuna götürülmeyebilir. Ya da Kemalist ideolojin en iğrenç ayak oyunlarına karşı beraber de tavır alabiliriz. Kemalist ayak oyunları kendine de çelmeler takabilcek bir şapşallıkta seyretmekte zaten. Çabaladıkça bocalıyor ve daha da batıyor. Ama Islam'ın kendi içinde içselleşmiş ve hatta nerdeyse inancın kendisinden daha güçlü gibi görünen dinamosu bacak arasına dayalı ahlak(sızlık) anlayışıdır ki bu birlikte yaşamayı imkansız kılmada en büyük rolü oynamaktadır.

Şunu da yeni gőrdűm Internette. Ekleyeyim bari.

Müslümanları görseydim Müslüman olmazdım, iyi ki İslamı Kur'an’ dan öğrenmişim" ! CAT STEVENS (YUSUF İSLAM)



Oct 20, 2010

Yazamadıklarımın Listesi

Gűnlerdir yazayım diyorum; yűzlerce şey var yazacak ama bir tűrlű oturup yazamıyorum. Hani bilirsiniz yazarken őylesine bir őzen de gőstermiyorum. Iyi bir blog yazarı olma derdim yok. Anlaşılır olsun, bir iki dost geri dőnűt versin yeter. Bu benim gűnlűğűm çűnkű. Çok őzel bir çaba gősterirsem zevk olmaktan çıkar ve işe dőnűşűr diye korkarım. Neyse bari neleri yazamadım onları not edeyim de meta-blog olsun bu.

Ajda Pekkan’a “dőnűşte uğrarım” diye kaçıp bir daha gelmemesi konusunda yazmak isterdim. Bunca yıl bu toplumda olup bitene bunca kőr kalabilmek yetisinden dolayı kutlamak isterdim kendisini. Ama işte bi an gelir ki artık kaçamazssın da, yűzűnű çeviremezsin de. Bu andan itibaren de artık kutlanacak bir şey de kalmamıştır. Bari o andan itibaren kendinle o kaçtığın gerçeklikle hesaplaşmaya girseydin be Ajda. Sahi nasıl uyuyorsun akşamları Ajda? Aklına geliyor mu o kaybedilen insanlar? Analarının yűzleri rűyana giriyor mu Ajda? Ne oldu biliyor musun Ajda? O analardan kaçarken o anaların çocuklarını őldűren ya da kaybedenlerin suçuna ortak oldun. Ellerine kan bulaştı…

Sonra Ajda’ meselesiyle ilgisi dolaylı da olsa hayvan sevgisi konusunda yazmak isterdim. Ajda da hayvan severlere desteğe giderken yakalanmıştı yıllardır kaçtığı gerçeklikten. Yazmak isterdim ne denli vahşice olduğunu zavallı bir kediyi yűrek dayanmaz bir şekilde őldűrmenin. Sonra belki bu şiddet ve nefretin kőkenlerini belki toplumda olup bitenlerde aramak gerektiğine gőnderme yapmak isterdim. Ardından da bu şiddete gősterilen tepkinin neden insanlar işkencede őldűrűlűrken gősterilmediğini sorgulamak isterdim. Ki işkencehanelerinde bir insana onlarca kat daha ağır ve katlanılmaz uygulamalar yapılıyor bu űlkede… Ama yine de insanların yűreklerinde hala biraz duyarlılık kalmış diye sevinmek de lazım diye dűşűndűm. Pollyannacılık mı? Belki? Sonra medyanın rolűnű de irdelemek isterdim. Çűnkű medya da bu tepkinin bűyűmesinde őnemli bir rol oynamış diye duydum.

Sonra şu Tophane saldırısı hakkında birşeyler karalamak isterdim.

Sonra bloglarda git gide daha az piyasaya çıkan arkadaşları őzlediğimi yazmak isterdim. Isim vermeyeyim birilerini unutmaktan korkuyorum. Onlar biliyorlardır kendilerini.

Sonra şu KCK davası, őzellikle de iddanemenin ‎7 bin 578 sayfaya sığdırılışı (!) konusuna odaklanmak isterdim. Kaçak’ın gűzel bir yazısı var burda. 

En sonunda da Amerika’da entellektűl tipin evrimi ya da repressive tolerance diye bir şeyler karalayacaktım. Yűkselen sağa karşı Amerikalı iki komediyenin miting dűzenlemesi meselesi bu. Komedyenler daha mı entellektűel, daha mı cesur, yoksa daha mı imtiyazlı?

Ve daha kűçűklű bűyűklű bir sűrű konu. Yazacak olana iş çok yani. Bloglar da bedava… Yazmayı bırakmayın arkadaşlar. Egemen basın iyi yazarları , egemen űniversite fakűlte elemanlarını ve ruhlarını satın almış. Biz bize kalmışız. Aslında ihtiyacimiz da yok onlara...

Oct 11, 2010

Kavramsal Bir Irdeleme

Işkence, göz altında kayıplar gibi insan hakları ihlallerine dair yazılıp söylenenlere baktığımızda sıkça rastladığımız belli açıklamalar vardır. Bunlardan ilki resmi gerekçedir. Yapılanların şüphelilerden bilgi elde etmek için yapıldığı söylenir. Ki buna çocuklar bile inanmamaktadırlar. Bir de araştırmalarla kanıtlanmıştır ki işkence sağlıklı bilgiyi garanti etmiyor.

Diğeri ise egemen ideolojinin amaçlarıyla ilişkilendirilir. Yapılanların sosyal kontrol için yapıldığı ileri sürülür. Kuşkusuz bu sosyal kontrol en akla yatkınıdır ve kısmen de doğrudur. Özellikle Orwell’in 1984’ünde işkence süreci bunun çok çarpıcı örneğidir. Işkenceci iki ile ikinin kaç edeceğini sorar. Kurban her 4 dediğinde işkencenin dozu artar. Doğru yanıt 5 olmak zorundadır. En sonunda kurban pes eder ve “evet iki iki daha beş eder” der. Ama bu defa yine işkence durmaz çünkü doğru yanıtın beş olması gerektiği söylenmemiştir. Işkenceci sonra açıklar özgürlük ancak onaylandığında iki ile ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Yani işkencedeki amaç kurbanı koşulsuz ittaat edecek (ama gönüllü) konuma getirmektir.

Şimdi bildiğimiz Türkiye’deki işkence yöntenlerine baktığınızda akla mantığa sığmayan, yüreğin kaldıramadığı şeylerin yapıldığını görüyoruz. Hayata Dőnűş operasyonu gibi ironik ve alaycı bir kod adı ile girişilen soykırımdan tutun da insanları lağım suyuna yatırma, canlı fare yedirtme, mahkumları birbirine tecavüz etmeye zorlama, Jop sokma, dışkı yedirtmelere kadar, ve daha niceleri…

Bunlar ne bilgi almak için ne de ideolojinin dayattığını kabul ettirmek için yapılan şeylerdir. Hrant Dink’le ilgili bir yazı da okumuştum; Dink diyordu ki Istiklal Marşı ve bayrakla işkence ediliyordu. Yani gerçekten bu adamların amacı sana bayrağı ve marşı sevdirmek olsa neden böyle bir şey yapsınlar. Yani bir köpek terbiyecisi bile bilir olumlu olumsuz pekiştireç ve cezanın kullanımını… Ya da Diyarbakır zindanından söz edilirken deniyor ki amaç Kürtleri Türkleştirmekti, kendi kültüründen, ve kimliğinden uzaklaştırmaktı. Bunun için, yani Kürtleri Türkleştirmek için sistematik olarak yaşamın içine enjekte edilmiş asimilasyon projeleri ve pratikleri vardı zaten. Bűtűn bunların űstűne ne diye bu insanlık dışıyőntemleri uygulamaya soksunlar ki. Daha fazla Tűrkleşemezssin ya! Işte asıl soykırım burda anlama bűrűnűyor. Amaç bu projelerin yetmediği yerde yok etmektir. Ama kolay değil bőylesi bir insan-dışılığı kabul etmek. Belki ıste bunun için yapılanların akla mantıga ve alışık olduğumuz adalet sisteminin paradigmaları içinde kafamıza yatacak bir açıklamaya inanmak istiyoruz.Buna inanırsak yüreğimizde daha kolay halledeceğiz belki bize yapılanları.

Yani bu yapılanların bilgi toplama, beyin yıkama, adam etme, yola getirme, kimliğini silme ve benzeri hiç bir amaçla ilişkisi yoktur.Yapılanlarin öyle kontrolden çıkmış histerik bir şiddet formu ile de ilişkisi yoktur.Yapılanlar ince elenip sık dokunmuş bir yok etme planıdır, katliamdır, soykırımdır. Soydakırımın tanımına yeniden bakalım

Soykırım, ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleridir.
(Vikipedi)


Hatta yukarıdaki tanımda eksik vurgulanmış bir yer de var. Tanım “dűzenli” diyor . “Dűzenli” lilik sistematik olmayı, planlanmış, ince elenip-sık dokunmuş olmayı ne derece vurguluyor emin değilim. Ayrıca bir katliam ya da soykırım planlanmış, sistematik olabilirken bazan dűzensiz de olabilir. Őrneğin paramiliter gűçler (Jitem gibi, Ergenokon gibi, devlet destekli űlkűcű çeteler gibi, spontane gőrűnűmlű linç kışkırtıcıları gibi) bir sűre sonra bu dűzenliliğin içinde kendi başına eylemlere girişebilir ve dűzenlilik içinde dűzensizliği yaratabilir. Yani beklenmedik, yani őngőrűlemeyen bir kaos ortamı da yaratılır, ki bőylesi bir kaos soykırımcılar tarafından oldukça arzu edilir bir gelişmedir. Hitler Almanya’sinda ve bazı Gűney Amerika űlkelerinde (Arjantin gibi) bu belirsizlik ortami gece ve sis (night and fog – ya da Almanca ile Nacht und Nebel) analojisiyle anılır. Ki bu genel geçer bir korku ve gűvensizlik ortamı yaratarak gűndelik yaşamı bir işkenceye dőnűştűrűr.

Kısaca 1980’den sonra sola yapılan ideolojik bir soykırımken Kürtlere yapılan da etnik bir soykırımdır. Ve bunun ardında yatan motif de etnik ya da ideolojik nefrettir. Çünkü bu yapılanların başka hiç bir amacı ve hedefi olmadığı gibi akla yatkın başka bir açıklaması da yoktur. Kenan Evren en aşşağılık yüzsüzlüğü ile itiraf da etmiştir “Asmayıp da besleyelim mi?” diye. Asabildiklerini astılar geri kalanı da diğer yöntemleri kullanarak katlettiler.

Bu nedenle inanıyorum ki hukukçuların ve insan hakları savunucularının bu suçlara ilişkin kavram ve kapsamlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir. Görevi kötüye kullanma olan işkence, sistematik ceza aracı olarak işkence ve soykırım amacı güden işkence birbirinden ayrıştırılmalıdır.

Sep 30, 2010

Ne Kalır

Ne kalır ne kalır
Tuz gibi susayan, nane gibi yayılan
Dokuzu unutulmuş on yüz mü kalır
Onu da unutulmuş bir şiir belki kalır
On çizik, on çentik, on dudak izi
Bir çay bardağında on dudak izi
Aşklardan sevgilerden
Suya yeni indirilmiş bir kayık gibi
Akıp geçmişsem, gidip gelmişsem
Bir de bu kalır.

e.cansever

Sep 26, 2010

Irkçılık ve Ruh Sağlığı - II

Ruh sağlığı konusunda tek resmi otorite olarak kabul edilen Amerikan Psikiyatri Derneği (APA) şimdiye kadar hiç bir zaman ırkçılığı, aşırı ırkçılık da dahil, resmen bir mental bozukluk diye tanımlamadı (Poussaint, 2002). Tarihsel olarak bu mesele 1960’lara kadar uzanıyor; Bir grup sivil hak savunucusu Afrikalı-Amerikalı psikiyatrist bu meseleyi gündeme getirmiş ama sonuç alamamış. APA’nin verdiği yanıt problemin kültürel olduğu yönünde olmuş. Yani 1960’lardan beridir iki görüş var ortada diyebiliriz. Birileri ırkçılığı sosyal, kültürel, ve hatta ögrenilmiş bir davranış örüntüsü olarak görürken bir diğer grup da bunun normative değil alabildiğine patalojik olarak görmektedir.

Ben APA’nin resmi açıklaması yönündeki eğilimlerde bilimsel kaygıdan öte sosyopolitik ve ideolojik kaygıların yatmakta olduğuna inananlardanım. Yani koca bir toplumu, özelinde hele hele Amerikan halkını, hasta ilan etmek (ki gerçekten dünyada ırkçılığın bu denli bir toplumun en ince dokusuna kadar işlemişini bulmak oldukça zordur sanırım) kolay göğüslenebilecek bir şey değildir. Her ne kadar Freud bireyler kadar toplumlar da hasta olabilir demişse de APA’nin ideolojik misyonu kesinlikle böyle bir şeyi onaylamayı izin vermezdi. Ve eminim eğer öyle bir şeyi APA kabul etse(ydi), birileri çok rahatsız olur, bir çok kişi işinden olur, bir sürü önüne geçilmesi zor olaylar yaşanabilir(di). Yoksa APA’nin kara kitabı (bazan bir ceza yasası gibi algıladığım için böyle derim ben) DSM’ye (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) baktığımızda mental hastalık tanımı ve kriterleri bir ırkçının kafasında olup bitenlerle çok mu çok ilişkisiz olmadığını görebiliriz. Örneğin patalojinin en temel kriterlerinden biri gerçeklikten kopuk algı ve inanışlardır. Irkçı algı ve düşünceye baktığınzda da ırkçı anlayış, yargı, ve kanıların gerçeklikle ilişkisinin sağlıklı olduğunu ileri sürmek oldukça zordur. Bir ırkçının nefert duyduğu gruplara ilişkin duygu durumuna baktığınızda bu duygu durumunda anti-sosyal kişilik bozukluğundan tutun da paranoid ve şizoid bozukluklara kadar bir çok patalojik öge bulabilirsiniz.

1970’lerin başında gönüllü olarak akıl hastenelerinde çalışmış bir zenci sosyolog anlatmıştı. Bir sizofren getirmişler bir gün. Adam UFO’lara ve UFO’ların dünyayı işgal ettiğine falan inanıyor. Hatta aile yakınlarını bile tanımayacak kadar gerçeklikten kopmuş bu adam bizim zenci sosyoloğu görünce adama “fucking nigger!” diyerek aşağılayan tavrı hemen takınıvermiş. Bunu dinlerken ırkçılığın patalojik dünyanın nasıl da doğal bir parçası olduğunu düşünmüştüm. Annesini bile tanımayanın zencinin “nigger”liğine ilişkin tanıdıklığını yitirmemiş olması başka nasıl açıklanabilir ki!

Çok derinlemesine incelemeye dahi gerek duymadan şöyle bir etrafa bakıp ırkçılığa ilişkin ilk elden akla gelen soruları şöyle sıralanabilir:

  • Kendisine etniğinden ya da derisinin renginden dolayı ırkçılık yapıldığıdan rahatsız olanın başkasına benzer şeyleri yaparken rahatsız olmaması ile şizofrenlerde görünen benliğin bölünmesi arasında ne derece farkı vardır?
  • Peki 12 yaşındaki bir çocuğun katledilişi karşısındaki duygusal küntlüğün psikolojik açıklaması nedir?
  • Irkçılığa dayalı soykırımlar nasıl olurda normal bir ruh halinin yansısı olabilir?
Bence bu ve benzeri sorular bilimsel anlamda geçerli sorulardır ve yanıtlanmayı (bilimsel çalışma ve ararştırmalarla tabii) hak etmektedirler. Irkçılığı bir sosyal fenomen olarak gören resmi APA anlayışı bireydeki patalojiyi o fenomenden nasıl ayırdığını bir türlü açıklayamamaktadır. Garip garip gerekçelerle kıvırmaktadır. Örneğin en ilginç kıvırmalardan biri ırkçılığın mental hastalık olarak kabul edilmesinin asıl gözünü kin ve nefret bürümüş ırkçılarca (ki bunlar nasıl oluyor da sağlıklı normal bir insan diye görülüyor orası da şaşırtıcı) suistimal edileceği yönündeydi. Bu daha çok hukuğu ilgilendiren kaygı hemen nasıl oluysa birden APAin derdi oluyor. Aslında yine bunun altında APAnin Amerikan halkının intikam alma geleneği ile çatışmaktan kaçınması yatıyor gibime geliyor. Amarikan hukuk sisteminde oldukça içkin olan bir intikam geleneği (culture of vengeance) hala varlığını sürdürmektedir. Bu nedenden dolayıdır ki idam cezası yaygın bir biçimde uygulanmaktadır.  

Psikiyatri ve Psikoloji bırakıp egemen ideolojinin ve gerici kültürel normların yardakçılığını yapmayı bilimsel kaygılarla soruna yaklaşmalı ve tanıyı koymalıdır. APA’in takındığı tavır öylesine zavallı ki, probleme ilişkin soruyu bile sormaktan çekinmektedir. Problemin sosyo-kültürel olduğunu iddia ederek problemi savuşturmaya çalışmaktadır. Işe bunun içindir ki, APA her şeyden önce ırkçlığı algısal ve duygu durumsal bir patalojik bozukluk olup olmadığını sormakla işe başlamalıdır. Sonra da verilere dayalı olarak konu yeniden tartışılabilir.

Sep 25, 2010

Irkçılık ve Ruh Sağlığı - I

Friend Feed’de Belçika’da yaşayan Baran Amed adlı kullanıcı boynunda üç hilalli kolye, parmağında bozkurt yüzüğü olan birinin Bürüksel’de Belçikalıların nasıl da ırkçılık yaptığından dert yandığından sőz ediyordu . Çok eminim, bu tip Bolu’da olsa TAYAD’lılara saldıranlar arasında da olurdu

Amerika’da da bunun türlü türlüsünü gőrmek mümkün. Yabancılara ırkçılık ve ayrımcılık yapıldığını sőyleyen bir sürü Türk bulursunuz ama içlerinden Türkiye’deki duruma eleştirel bir bakış getireni zor bulursunuz. Üstüne üstlük bunların bir çoğu kendilerini beyazlar safından gőrüp zencileri, Meksikalıları, Hintlileri vb. beğenmez ve onları aşağı gőren yorumlarda dahi bulunurlar. Özellikle beyaz Amerikalıların bulunduğu ortamda Türkiye’ye ilişkin ne mesele konuşulursa konuşulsun bu tipler anında birer trurizm elçisi kesiliverir ve Turkiye’ye iliskin bir tek olumsuz şeyden söz etmezler, eden olursa da vatan haini ilan ederler. Sonracığıma efendim bu tipler çocuklarının Ingilizcelerinin aksanlı olacağı kaygısından Türkçe bile öğretmezler. Çocuklarına Ingilizce isim ya da orta isim de verirler.

Bu size psikolojik olarak normal bir prototip çiziyor mu? Bence çizmiyor. Bence şu ırkçılık ile akıl hastalığı ilişkisi yeniden sorgulanmalı. Bir dahaki sefere. Belki…

Sep 24, 2010

Serpil Odabaşı: Sanat, Ironi ve Öfke

Serpil’li biliyorsunuz. Hani her gűn daha da bi ustalaşan ve űrettikleriyle sesi olan sesi kısılmışların. KAOS GL’nin Serpil’le yaptığı rőportaj Serpil’deki içgőrű ve potensiyelin ipuçlarını veriyor bize. Rőportajı okumak için buraya tıklayın.

Serpil sadece ressam değil. Serpil ressam-insan. Serpil anarşist. Serpil devrimci. Serpil feminist. Ve Serpil bunlarin bir bileşeni. Serpil hepimizin derdi olan ama bir çoğumuzun bilerek ya da bilmeyerek kaçtığı dertleri sorun ediyor kendine. Onun için sőyleyecek çok şeyi var. Onun için őfkeli, hırçın, ve bela mı bela. Bűtűn bunların őtesinde bir de, Serpil ezilenlerin dilini, yűreğini, ve beyninin nasıl işlediğine dair içgőrűleriyle onların pedagojisine katkı sağlayan bir eğitimcidir de. Őrneğin sergilerinin başlıklarındaki ironiye ilişkin (Kat(i)li Műbah ve Yokluğum Varlığına gibi) diyor ki “Bu, öfkeden ve çaresizlikten ironiye sığınma durumu olabilir. Ezilenlerin en güçlü silahı, alay etmektir çünkü yapacak başka bir şey yoktur.”

Ve ironi bazan bir sığınakken bazan da koca bir gűç kaynağıdır; ezilenin ve műcadele edenin dinamosudur. Motive edicidir. Çűnkű ezenle, ezileni aşağı gőrenle alay edebilmek hafife alınır şey değil. Baskı ve zulum altındayken ironi bir kalıp TNTdir ağzınızın kenarında bir çiçek niyetine taşıdığınız. Yani tahrip gűcű yűksek bir başkaldırıdır ironi. Ezenin ezilen űzerindeki hegemonyasını olanaklı kılan en belli başlı uygulamalardan bazılarının ezilenin insansızlaştırılması, benlik saygısının dűşurűlmesi, kendini değersiz ve gűçsűz hissetmesini sağlamak olduğunu dűşűndűğűműzde ironinin gűcűnű daha iyi gőrebiliriz. Ironi bu anlamda őzgűrleştiricidir, destekleyici ve gűçlendiricidir (empowerment). Ironi ezileni insansızlaştıran bűtűn baskicı pratik ve teorilerin antidotudur; Gűldűrerek ezilenin insan kalmasına olanak sağlar. Gűlűmseterek ezenin mantıksızlığını, gizil ideolojik açmazlarını açığa vurur, bir deprem etkisinde temellerini sarsar.

Serpil sergilerinin başlıklarını bulmak için őzel bir çaba sarfetmediğini sőylűyor; “...başlık tam da dilimin ucuna geliyor. Başka bir şey olamıyor sergi isimleri…” Bu da ezenin yarattığı sistem ve hegemonyanın saçmalıklarının kendini doğallığında ele verdiğini sőylűyor bize.

Serpil’in sergilerine gidin, maskelerinizi ve kendinizle yűzleşmekten kaçmak için sığındığınız sistemin size sűsleyip pűsleyip her tűr medyatik aracı kullanarak sunduğu ucuz akıl yűrűtmeleri bir kenara bırakıp koyverin kendinizi. Serpil’in kendine dert ettiklerinin sizin de derdiniz olduğunu gőreceksiniz.

Ve insan olarak kalmak için ya da insanlaşabilmek için herkesin ruhunu birazcık da olsa Serpil’in őfeksine banması gerekiyor diye dűşűnűyorum…

Sep 14, 2010

Anlamın Anlamsızlaşması


“Herkes aynı şeyi istiyor aslında ama biri “evet” derken őbürü “hayır” diyor, bir diğeri de boykot ediyor."
"Sadece kadınlar ezilmiyor bakın erkekler de eziliyor. Bakın biz erkekler kadınlar kadar rahat ağlayamıyoruz mesela."
“Sadece Kürtler değil biz Türkler de geri bırakılıyoruz”
“Şurdaki eylem de başka bir şiddet formudur, onu destekleyerek senin hiç bir farkın kalmıyor şu bomba atandan.”
Ne zamandan beridir her şey çabucacık bir tek şeye, aynı şeye dőnüşür oldu sahi? Bir tek cümle ile bir şeyi oluşturan onca faktőrü ve değişkeni nasıl da gőz ardı ederek büyük büyük laflar eder olmuş herkesler. Herşey nerdeyse bütun etkilerden arınmış ve korunmuş cam bir fanus içinde olup bitiyor sanki. Sanki bir şeyi oluşturan nesnel ve tarihsel etkenler o şeyin o şey olması ile doğrudan ilgili değilmiş gibi.

Bu durumu anlamın sağduyunun yőrüngesinde fır dőnerken anlamsızlaşması diyerek ifade edebiliyorum ancak. Sağduyuya ya da statükoya paralel şeyleri ünlülerden alıntılarla (orta okul iki kopmpozisyon dersini hatırlayın, Nietzsche’ye ne dersiniz? ) ya da bir iki etik ya da norm değeri yüksek sőzle (insanlık, dostluk, kardeşlik gibi) eşleştirince sanki yeni bir teori üretmiş sanıyor birileri. Ya da cümlenin fiilini değiştirmeden sadece nesnesini değiştirerek sosyal eşitsiliği, yoksulluğu, ayırımcılığı açıkladıklarını sanıyorlar (yukarıdaki őrnekler gibi). Hatta hatta açıklamanın őtesinde sőzü edilen problemi çőzdüklerini bile sanıyorlar.

Oysaki bu tür sőylemler duruma ilişkin yeni bir şey sőylemediği gibi, olanı da bulanıklaştırmaktan başka hiç bir amaca hizmet etmiyor. Bilinen odur ki bulanıklık sis ve pusu seven çakallara yarar ancak.

Diğer bir deyişle biraz elitist, biraz populist, biraz arabesk, biraz post-modern, ve biraz da post-yapısalcı tavır takına takına ne idüğü belirsiz bir dil, bir söylem üretilmiş de birileri kendilerince sosyo politik analiz yaptığını sanıyor. Ya da birileriyle ya da toplumla iletiştiğini sanıyor. En siktiri boktan burjuva pezevenginin en siktiri boktan ayakkabı fetişisti sekreteri bile öyle büyük laflarla cümleler kurar olmuş ki şaşıyor ve “yahu bak bu söylediklerinin ne mene bir şey olduğunu zerre kadar bile anlıyor olmuş olsan bu boyalı saçlarını kırp kırp kesip sonra da klitorisine taktığın halkadan kendini asman gerekirdi” diyesi geliyor insanın…