Pages

Dec 31, 2009

Bir yıl daha bitiyor

doğulu belli
belki bizim oralı
nerde görsem tanırım ben
hüznünde asi dağların şivesi bozuk dumanını taşıyan
bu eşkiya duyarlığını
yaşı kırk beş elli, belli uyumamış Ankaran'nın derdine
ceketi küçük geliyor, elleri biraz büyük, yüreği yaralı
karısı yeni ölmüş, sığınmış oğlunun evine

bir hamayıla bir sure sürer gibi
bir muskaya yerleştirir gibi
okunmuş, katlanmış güvenliğini
arkasını yazar gibi askerlik fotoğrafının
bir naylon geçirircesine nüfüs teskeresine
yarine yazdığı mektuba koyar gibi
biraz kostak, biraz hüzünlü
ne zaman efkara gönül indirse kaşlarını çatar hani
işte öyle yerleştiriyor ''Milli Piyango'' biletini
yoksul cüzdanının en afili yerine
o da hazır şimdi yılbaşı çekilişine
yüzünde işini özenle yapmanın erinci
bakıyorum umudun bir an için ısıttığı gözlerine
bilmiyor onun için şuracıkta yazıverdiğim öyküleri
katlayıp yerleştirirken cüzdanını cebine
sormak geliyor içimden adresini

yürürken bir ayağı aksıyor
hep kıyısından gidiyor yolun
belli yakıştıramıyor kendini kente
uzun uzun bakıyorum ardından bir dostu uğurlar gibi
ağlamak geliyor içimden
nasıl da uzağız birbirimize

ah adresini bilseydim amca
yollardım sana bir yılbaşı tebriği
inan yalnız sana
hani tercüman olsun diye yüreğime
bol kuşlar olsun üstünde, mavilik, bir köşede kalpler birleşmiş,
işte öyle afili
ve altında mani deyişli el yazısı bir cümle:

uçan kuşlar konsun senin göğüne!

Murathan Mungan

Dec 27, 2009

Işte o çok beklenen sonuçlar


Büyütmek icin fotoya tıklayın

Işte o çok beklenen sonuçlar!!!! Herşeyden őnce Saldıray’a yorumları niceliğe dőnüştürdüğü için çok teşekürler. Hikayeyi merak edenler suradan bakabilir.

Işte sonuçlar. Her tür yoruma açık. Hadi elinizden geleni ardına komayın. Benim sonuçlara tepkim şu. En çok sorumlu olanın Kral olarak bulunmasına sevindim. Bence de kralın insan yaşamını hiçe sayan keyfiyeti aklanır birşey değildir. Ama yine de dikkat edin %30 oranında kralı suçlu bulmuş insanlar. En az %51 olmasını beklerdim açıkçası…

Benim karşı çıktığım ve kabul edemediğim prensesin ikici derecede sorumlu gőrülmesi. Yani kurbanı suçluyoruz. Dikkat edin ahlaksal yargınız prensesin őlümünden sorumluluğu kişilere paylaştırmanızdı. Yani prenses kurallar cıgnemekle suç işlemiş midir diye sorulsaydı, prensesin %100 suçlu bulunmasını bile beklememiz normaldi ama biz BIR INSANIN OLDURULMESINDEN sorumlu olanı sorguluyoruz. Prenses belki kuralı ciğnediği için suçludur ama őlümü hakketmemiştir. Bu nedenle őlümünden de sorumlu tutulmamalıdır diye düşünüyorum.

Bir diğer şey bana çok ilginç geldi. O da cellata nerdeyse hiç sorumluluğun yüklenmeme eğilimi. Cellat %6 ile arkadaş’ın sorumluluğunun bir üstünde. Yani biz emir kulu olunca insanları sorumlu tutmamaya mı inanıyoruz acaba. Emir kuluysan, ekmek parası için yapıyorsan, ya da otoriteye itaat için yapıyorsan sorumluluğun yok őyle mi? Tevekkeli değil bizim işkencelerimizin ruh sağlıkları bile bozulmuyor (Kimsenin gőtü yemiyor bőyle bir araştırma yapsın ya da bőyle bir araştırma devlet sırrıdır. Bu yüzden ben de tahmin yürütüyorum bőyle. ) Adamlar suçu hiç kendinde gőrmüyorlardır ki elinde őlen sanıklara karşı…Kanlı elleriyle oturup sofraya bi güzel kahvaaltı yapıyorlardır yoğun bir işkence gecesinin ardından…

Dec 24, 2009

Bőyle Olur mu?


Osman Baydemir’in gözaltına alınan belediye başkanları ile ilgili açıklamasından bazı satırbaşları var aşağıda. Şunları diyor

Kim ki, bedel ödemekten, cezaevine girmekten korkuyorsa namerttir. Hiçbirimizin bu yönlü bir endişesi yoktur. Bugün yapılan operasyonlarla gözaltına alınlar hangi hukuku çiğnemişse, tüm seçilişler olarak biz de çiğnedik ve çiğnemeye devam edeceğiz.

Ey hükümet, ey devlet aklı ne yapmaya çalışıyorsun? Halkı sokağa mı dökmeye çalışıyorsunuz? Iki gün önce Ankara'da AKP'li bir milletvekilinin aracı trafik polisleri tarafından durduruldu. İki gündür tüm ulusal basın 'Bir vekilin aracı nasıl çevrilir, aranır' diyerek bunu işliyor. Allah aşkına, jı bo xwedê 16 belediye başkanı ve seçilmişler gözaltına alındı. Bu mu halka saygınız'?

…Hükümete, devlet aklına bir mesajımız var. Bizi şahin ve güvercin diye ayırmayın. Hassiktrin diyorum hassiktirin. Yarın belediye başkanları milletvekilleri adliyede olacağız. Ya bizi de alacaksınız ya onları serbest bırakacaksınız.


Biliyorum şimdi medya “bőyle uslup olur mu?” diye Baydemir’e saldıracak. Yani asıl meseleyi pas geçip usluba yoğunlaşacaklar. Iyi ama bu adamlar bu soruyu sormadan őnce başka soruları sormaları gerekmiyor mu? “Bőyle demokrasi olur mu?” diye niye sormuyorsunuz? Hele őnce şu soruları sorun sonra da cevabını verin. Sonra hep beraber Baydemir’i yerden yere vuramaya gelsin sıra…

Hele bi sorun

Bőyle demokrasi olur mu?

Bőyle hukuk olur mu?

Bőyle devlet olur mu?

Bőyle medya olur mu?

Bőyle ülke olur mu?

Dec 23, 2009

Domone Sodiri Berthizi




Domone Sodiri Berthizi bir belgesel film projesidir. Bu film, Teknolojinin ilerlediği, insanlığı doğadan kopuk 4 duvar arasında hapsolduğu adeta özgürlüğünden ve doğallıktan "gönüllü" olarak vazgeçtiği günümüzde, teknolojik hiç bir aracın bulunmadığı, oyuncakların sağa sola atılmış, doğaya karışmamış her türlü plastikler, toz-toprak ve taşların olduğu doğal yaşamın ve sevginin her şeye kadir olduğu bir dünyada hayata ilk adımlarını atan 2, 2.6 ve 6 yaşındaki üç küçük çocuğun yayla yaşantısını "alternatif yaşam modeli" olarak sunmayı amaçlamaktadır.Yaşamın her alanındaki etkinlikleri taklit eder oyunlar geliştiren zaman zaman güldürüp, zaman zaman da hüzünlendiren, zorlu koşullar altında hayvancılık yaparak geçinen “Berthiz” ( Şavaklı ) olarak tanımlanan ailelerinin yanında hayata soğuk yükseklerde başlayan çocukların hikayelerine tanıklık edeceğiz… Film, sadece çocukların hikayelerine yer vermeyip, onların tanıklığıyla Şavaklıların yayla yaşamlarını da beyaz perdeye taşıyacaktır… Dersim’in olaganüstü coğrafyasında üç aylık bir zaman dilimi içerisinde çekilen filmin 2010 Yılı ilk aylarında montajının tamamlanıp gösterimi planlanmaktadır. Film dili Türkçe – Kürtçe’dir ancak diyaolglar ağırlıklı olarak Türkçe’dir.. Görüntü 1440 x 1080 HDV kalitesinde olup tahmini film süresi 90 Dakika olarak planlanmaktadır …

Dec 12, 2009

Vatan haini kimdir nedir?

Ümit Kıvanç - 12.12.2009

Yıllardır bu memlekette en çok duyduğumuz laftır, vatan haini. İtilir kakılırken, aşağılanırken, aramızdan bazıları tek tek tenhada, pusuda öldürülür, gözaltında kaybedilirken, bazılarımızın cinsel organlarına elektrik bağlanırken, bazılarımız çırılçıplak soyulup üstüne tazyikli soğuk su boca edilirken, bazılarımız ikişer üçer, beşer onar evlerde yargısız infaz edilirken, bazılarımız gruplar, kitleler halinde katledilirken.

Ne tuhaftır ki, vatan haini, Türkiye Cumhuriyeti’nin seksen küsur yıllık tarihinde en bol ürettiği şeydir.

Ve şimdiye kadar bu memlekette devlet ağzı ve Teşkilatı Mahsusa yalakası medya tarafından vatan haini diye suçlanmış olanların hiçbirinin olmadığı şeydir.

Peki, memleketimizde bu canlı türü bulunmaz mı?

Vardır. Boldur. Fakat onlara vatan haini denmez.

Ekmeği ucuza satmaya kalkan fırıncıları vuran, vurduranlar vatan haini değil midir meselâ? Böyleleri için bu lafın kullanıldığına hiç şahit olmadım.

Özensizce, sorumsuzca imal edilmiş kalitesiz malları yüksek gümrük duvarları arkasında onyıllarca bize sokuşturanlar, onlara kol kanat gerenler, karşılığında çıkar sağlayanlar, vatan haini sayılmaz mı?

“Aa, ne hoş, kriz oldu!” diye haykırarak ilk günden binlerce çalışanını sokağa atan şirket yöneticileri, patronlar, affedersiniz, nedir, vatan haini değilse? Kendi kârı için insanların ölmesine göz yumanlar? Kullanıcı adı: sermaye, şifre: tuzla.

Türkiye’de bilimin, özgür düşüncenin gelişmemesi için Türk Millî Eğitimi denen cehalet üretme mekanizmasını şekillendirmiş olanlar, bunu koruyanlar, kollayanlar vatan haini değil midir? Koca toplumu manen, zihnen sakat bırakmak eğer bilinçli bir stratejiyse –ki öyle-, bunu kurup yürürlüğe koyanlar vatan haini değil midir?

Kendi vatandaşlarına devamlı pusu kuran, suikast yapan, sabotaj yapan, onları korkutmak, esir almak için türlü karanlık işler planlayan, bunları icra edenler... bunlara vatan haini denmez mi, akıl mantık ve izanın hüküm sürdüğü bir yerde?

Türkiye’de bunların hiçbirine vatan haini denmez. Kimlere denir? Mevcut devlet rejimine itiraz edene. Vatan haini, Türkiye için en açıklayıcı kavramlardan biridir. Devlete ve onun düzenine itiraz edersen vatan haini olursun, ama kimi zaman, devletten sıra kalınca, en yüce şeymiş gibi muamele gören “millet”e ne yaparsan yap, vatan haini olmazsın. Türkiye’de yaşayan insanlara karşı işlenen suçlar ikinci derecedendir. Hepsi bir şekilde mazur görülür, affedilir.

Bu yüzden, siyasî hesaplar uğruna, birilerine mesaj verme adına, taktik hesaplar yararına insan öldürme de, en şedit ifadelerle lanetlense bile, vatan hainliği sayılmaz.

Vatan hainliğinin “tavan yaptığı” yılları yaşıyoruz. Biz, 12 Eylül öncesi denen cehennemi görmüş bilmiş olanlar şaşırmıyoruz. Evet, çok üzülüyoruz, ama ağlayamıyoruz. Daha neler yapabileceklerini kestirebiliyoruz. Kayıtsız değiliz, ama dehşete düşmüyoruz. Bu çok garip bir duygu.

1970’lerde Anadolu şehirlerinde Alevi katliamları tertiplediklerinde, Aleviler eline silah alıp yirmi beş sene gerilla savaşı yapmış, asker öldürmüş falan değildi. Vatan hainliğinin başlıca odaklarından olan medya senelerce gerikalan herkesi Aleviler aleyhinde kışkırtmış değildi. Maraşlı, Çorumlu Aleviler adına birileri yangına benzin dökecek en ufak bir şey yapmamışlardı. Buna rağmen resmî ve sivil faşistlerin peşine düşen kitleler onları katletmeye girişti. Bu, vatan hainliğinin daniskasıydı.

Bir de bugüne bakın. Çok daha kolay görünmüyor mu, ruhu ve zihni eğitim sistemimiz, resmî ağızlar ve medya tarafından harap edilmiş kalabalıkları birilerinin üstüne sürmek? Bunu amaçlayanlar, hazırlayanlar, planlayanlar var. Onlar vatan hainleridir.

Tıpkı darbe planlayanlar, toplumun geleceğini rehine almak isteyenler, darbecileri, üstelik hukuku iğfal ederek korumaya çalışanlar gibi.

Bugün vaziyeti yumuşatıyor ve “barış isteyenler”-“istemeyenler” gibi kategorilerden sözediyoruz. Bir adımcık daha atıverelim, ne kaybederiz? Ne demektir bu koşullarda barış istememek? Neyi istemiyormuş, barış istemeyenler? Haydi, cevaplamaya çalışın. Ya da uğraşmayın, ben yardımcı olayım: kısaca, 70 küsur milyonluk bir toplumun mutluluğunu, refahını. İstememeleri de öyle bir kenardan mızırdanmak anlamına gelmiyor. Barışı baltalamak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. En iyi bildikleri, en kolay yapabildikleri şeyi yapıyorlar; insan öldürüyorlar.

Geçici bir Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılsa, özel mahkemeler mi kurulsa acaba? Bu sefer geleceğimizi esir almak için değil de kurtarmak için?

Ben galiba o kadar demokrat değilim.

***

O acılı halinde “barıştan başka çare yok” diye açık açık ve gayet kararlı konuşan şehityakını, evet, Türk milletinin yüz akıdır. Tokadı bütün vatan hainlerinin suratında patlamıştır. Başsağlığı diliyor, alnından öpüyorum.

Dec 9, 2009

Ben Artık Küsüm

beni de kırdılar içimde kırdılar
karanlık camlardan sular akıyordu
şimşekli bir boşlukta saat vurdu
beni de kırdılar belki yalnızdılar
belki onların da çocukluğu yoktu
bütün şarkılara kapalıydılar
bir genç kız değmemişti saçlarına

beni de kırdılar ben artık küsüm
yağmurları yağmıyor ağaçlarıma
sularından içmiyorum susadım ama

beni de kırdılar soğuk bir ölüm
çevik bir bıçak gibi çakıldı aklıma
oysa bir şarkıyım yeniden doğan günüm
bütün şarkılara kapalıydılar

Attila İlhan
Ben Artık Küsüm

Dec 8, 2009

Eleştirel Günlük 'den Inciler 2

Eğer çok bariz bir saçmalık boyutunda (teknik olarak bile bir saçmalık boyutunda) değilse öğrencinin gittiği yol, "Gitme o yol yanlış" demem. Kendisinin farketmesini beklerim... O fark edişte öğrenecekleri şeylerin anlam derinliği o yanlış yola gitmeden öğreneceklerinden pek ala daha güçlü olabilir...

Ahmet Altan'dan


Hepimizi öldürebilirler, Kürtleri Türkleri karşılıklı kışkırtarak sokakları kan bataklığına çevirebilirler.

İstanbul’daki genç kızı da, Diyarbakır’daki delikanlıyı da, Tokat’taki yedi askeri de öldürtebilirler.

Barışın kapısına geldiğimizde, huzura, özgürlüğe parmaklarımızın ucuyla değdiğimizde bizi sokak savaşlarına sürükleyebilirler. Devami...

Dec 6, 2009

Eleştirel Günlük 'den Inciler

Devlet aksi ispatlanana kadar suçludur… Devletin “terőrist” dedikleri ise aksi ispatlanana kadar kahramandır…

Dec 1, 2009

Sorumluluk Kimin?


Komşu ülkeye ziyarete gidecek kral sarayda yalnız kalacak genç ve güzel kızını uyarır ve kaleyi terk etmemesini tembihler. Kral “Eğer dediğimi yapmazsan cok kötü bir biçimde cezalandırılacaksın” da der. Saatler geçer ama bizim prensesın canı sıkılır ve babasının söylediklerine inat kalenin dışında sıradan bir hayat yaşayan ve arada bir ziyaret ettiği ve aralarında güçlü bir aşkın olmadığı sevgilisini ziyaret etmeye karar verir.

Kale etrafından çok güclü bir nehrin aktığı küçük bir adadadır. Kaleden karaya çıkış kaleyle kara arasındaki mesafenın en kısa olduğu yerdeki zincirle indirilip kaldırılan tek asma köprüdür. Nasıl olsa babam yarın sabaha kadar gelmez diyen genc kız kaledeki yetkililere köprünün indirilmesini ve dönene kadar da köprünün kaldırılmamasını emreder.

Sevgiliyle geçirilen güzel saatlerden sonra kaleye geri dönme vaktı gelmiştir. Genc prenses kaleye döndüğünde bir de ne görsün köprünün başında elinde kocaman kılıcıyla bekleyen kalenın celladı vardır. Cellat “Kralımın emridir, eğer köprüyü geçmeye çalışırsan seni öldürmek zorundayım” der.

Korkudan ve çaresizlıkten ne yapacağını bilemeyen prenses sevgilisine geri gider ve yardımını ister. Sevgilisi“Bizim ilişkimiz sadece sıradan bir iliskiydi. Kusura bakma ama hayatımı tehlikeye atamam” der.

Prenses sonra bir kayıkçı bulur kendisini kaleye götürmesini ister. Kayıkçı yaparım ama bir torba altın verirsen der. Prenses şu an üstümde hiç yok beni götür sonra ben sana fazlasını veririm der. Kayıkçı “üzgünüm ama peşin para almadan çalısmıyorum. Bu benim iş prensibim” der.
Prenses çaresizdir, en son aklına bir arkadaşı gelir. Ağlayarak ona gider ve durumu anlatır. Kayıkçıya vermek icin borç para ister. Arkadaşı “ Eğer babanın sözünü dinleseydın bu gelmezdi başına. Şimdi git kendi başının çaresine bak” der.

Çaresizliğin yerini kızgınlık ve öfke almıstır. Prenses gider köprüden geçmeye çalışır ve köprüde nöbet bekleyen cellat prensesi öldürür.

Yukardaki hikayede 6 karekter vardır. Alfabetik sırayla Cellat , Kayıkçı, Kral, Prensesin Arkadaşı, Prenses, ve Prensesin Sevgilisi

Şimdi bu karekterlerı prensesın ölümünden sorumluluk derecesine göre degerlendirin. Hikayenın geçtiği dönemdeki ahlak ve hukuk kurallarina göre değil kendi değer yargılarınıza göre değerlendirminizi yapın. Prensesin ölümünden en çok sorumlu olana 1 en az sorumlu olana da 6 verin.Ama GOOGLE 6 sutun yaratmaya izin vermedigi icin siz 5'le idare edin olur mu?

Nov 27, 2009

Muhammed Isa Aşkına


Olup bitenlere bakıyorum. Korku, kaygı, ve öfkeyle bakıyorum. Bir önceki yazıda söznü ettiğim gibi, yazıp, yazıp siliyorum. Sonra da sevgili Kacakkova’nın dediği gibi izi kalir diye avunmaya çalışıyorum. Sonra bu kısır döngü yeniden başlıyor.

Izmir’deki olaylardan sonra şimdi de Çanakkale Bayramiç’te 2500 kişi toplanmış. Ve bu ülkede hukuğun kalmadığını bir kez daha suratımıza tükürür gibi haykırıyorlar; Adamlar karakoldan sıradan bir olay üzre gözaltına alınmış gençleri istiyorlar. Yani biz hukuğu tanımıyoruz diyorlar. Kendileri hukuğa talipler. Hem de en ilkelinden. Ve bu ilki değil. Bilmem kaç onuncu olay. Ve daha kaç tanesi olacak kimbilir. Hani şurda yeni bir Sivas mı olmasını bekliyorsunuz diyeceğim onu da diyemiyorum çünkü Sivas oldu da ne oldu ki? Ders mi alındı ki Sivas’tan, Kahraman Maraş’tan? Kampanyalar mı başlatıldı, projeler mi geliştirildi, büyük büyük adamlar toplanıp bilimsel ekipler mi kurdular bu sorunun kökeni ve çareleri ve çözümlerini arastırsınlar diye… Hiç bir şey yapılmadı. Bunlar bu ülkede hukuğun ve güvenliğin kalmadığını göstermektedir. Bu islerden maaş alanlar aldıklarını hak etmiyorlar. Yarın olası bir katliamdan sorumlu da tutulmayacaklar. Allah kahretsin ne yazık ki biliyoruz sorumlu tutulmayacaklar. Olanlar Kürtlere olacak, devrimci, insan haklarına duyarlı güzel insanlara olacak…

Olup bitenlere bakıyorum. Kenya’lı bir arkadaşım anlatmıştı: Yıllarca çalışıp biriktirdiği parayla satın aldığı hayatının ilk evine taşındığının ikinci ya da üçüncü günü KKK tarafindan evinin duvarlarına sprey boyalarla yazılı ırkçı faşist sloganları ve “defol” yazısını ilk görüşünü anlatıyordu. Tüyleri diken diken olmuş. Gitmiş bir yerden yarı otomatik bir silah almış. Sonra da gidip karakola eğer güvenlik güçlerinin kendisini ve ailesini koruyamadığı durumda kendi başının çaresine bakacağını ve sonuçlardan da güvenlik biriminin sorumlu olacağını yazılı ve sözlü olarak söylemiş. Bu olayın üzerinden altı yıl geçmişti ve kimseler bir daha rahatsız etmemişler. Silahtan ve şiddetten o denli nefret etmeme rağmen "Herhalde ben de aynı şeyi yapardım" dedim kendi kendime. Zaten öylesi bir korkuyla oraları terketmek de bir tür ölüm değil midir ki? Ölürsün ya da öldürüsün. Ama dikkat edin göreli bir güvenlik var arkadaşımın durumunda. Arkadaşımın silahı plan B oluyor yani. Türkiye de bu koşullar yok.

Türkiye’de yaşasam ne yapardım sahi?

Olası en kötü ihtimale karşı kendim silahlanır mıydım? Bu adaletsiz ve hukuksuzluk girdabında, insan hiç bir koşulda kendini güvende hissetmediği gibi güvenliğini arttıracak mantıksal bir alternatif de üretemiyor. Silahlansan karşıdaki katilin (ki vatandaş deniyor onlara) işini kolaylaştırabilirsin. Ekmeklerine yağ sürersin. Silahlanmasan o denli muğlak ki güvenliğin. çocuklarının yaşamı öylesi bir tehdit altında ki. Öylesine bir pamuk ipliğine bağlı ki yaşamın? Kendi başının çaresine bakacak hiç bir şeyin yok… Gözü dönmüş katilin insafına kalmış bir güvenlik yani…

Sözüm size birazcık insan kalabilmişler.

Varsayın ki Almanya’da Nazilerin gelip sadece siz Türksünüz diye evinizi yaktığını düşnün. Sonra da çocuğunuzu ve size öldürdüğünü düşünün. Şimdi de kendinizi benzer şeyleri Kürt komşunuza yaparken düşnün.

Ya da 17 yaşındaki çocuğunuzun o çıldırmış kalabalıkta olduğunu düşünün. Bir anda o 2500 kişilik kalabalığın bir parçası olan çocuğunuzu düşünün. Nasıl bir cinnete, vahşete bulaştığını düşünün…

Bu adamlar 2500 kişilik guruplar halinde dolaşmıyorlar sokaklarda. Bu adamlar sizin çocuklarınızın desteğini alıyorlar.

Kürtler ellerine silah alırlarsa katliamcıların tam istediği olacak. Silaha sarılmasalar, ölüm ile yaşam arası bir çizgide o kadar zavallı bir biçimde boğazlanmayı bekleyen kurbanlık koyunlar gibi bekleyecekler ki.

Ben Türkiyedeki ne hukuğa ne adalete ne de güvenlik birimlerine güveniyorum. Insanları duyarlı olmaya çağırma bağlamında ne de kan emici medyaya güveniyorum. Güvenilebilecek bir tek siz, duyarlı insanlar varsınız. Bir tek siz kaldınız. Kendini şöyle ya da böyle duyarlı sayan bütün insanlar bir tek siz varsınız. Bir tek siz bir şey yapabilirsiniz.

Bu bir katliam hazırlığı. Bakın bütün kaynaklar bunu gösteriyor. Bunlar bir büyük kan gölünün ön çalışmaları. Hatta Kürtlerin bunca saçmalığa ve saldırıya ve provakasyona karşı soğukkanlı davranmayı becermeleri övgüye değerdir. Bu koşullar altında saçma sapan bir iç-savaşın çikıp ortalığın kan gölüne dönmemesi bir an meselesidir de…Işte bu nedenle Kürtler değil siz duyarlı Türkler ancak durdurabilir bu ilkelliği.

Muhammed Isa aşkına…Yeter artık! Birşeyler yapın.

Daha önce hiç böyle bir şey istemedim. Ama gerçekten korkuyorum. Birşeyler yapın. Bu yazıdan esinlenip oturup e-posta yazın, blog yazın, twittere, Facebook’a, FriendFeed’e yazın. Hiç birşey yazamıyorsanız bu yazıyı kopyalayın, adresini verin. Okuyun, konuşun, soru sorun. Ne olur. Yeter.

Nov 23, 2009

Yazıyorum sonra Siliyorum

Yaklaşık bir buçuk ya da iki saattir birşeyler yazıyorum ve siliyorum.
Yok, vallahi yok. Sőzün anlamı kalmamış.
Hukuk diye başlıyorum sonra siliyorum.
Adalet diye başlıyorum sonra siliyorum.
“Allahınız var mı ulan!” diyorum “Kitabınız var mı ulan!” Vicdanınız, vicdanınız var mı ulan? Aklınız ulan aklınız var mı?” diyorum siliyorum.

Birileri toplanıp, kaldırım taşlarını sőküp bir konvoya saldırıyor. Polis yok. Yani nerdeyse yok. 50 -60 kişiyi hadi bilemedin 200 kişiyi kontrol edemiyor koca Izmir şehrinin polisi. Oysa ki 1 Mayıs olsaydı ya da Newroz, gőrürdük Türk polisinin gücünü; Gőrürdük kazara hedef seçilerek ateş etmeleri, gaz bombalarını, ve őldürülen çocukları. Gőrürdük yüzlerce katılımcının tutuklandıklarını, tutuklananıp da karakolda kazayla düşüp beyin kanaması geçirdiklerini. “Ulan bőyle güvenlik gücü mü olur?” diyorum. Sonra “yahu 10 yıllardır bunu söylemiyor muyuz ki ?” diyorum ve siliyorum.

Anadolu Ajansı saldırganı namuslu, duyarlı, adil vatandaş diye nitelerken, kurbanı suçlu gősteriyor. Ben hukukçu değilim, hukukçu olmak da gerekmiyor bu hukuksuzluğu gőrmek için. Asıl halkı kin ve nefret duygularıyla birbirine düşman etmek bu değil midir? Nerde bu ülkenin avukatları, savcıları, hakimleri? Bu kurum ve kişiler bütün bu olanlara sessiz kalarak kendilerinin güvenirliliklerini ve geçerliliklerini inkar etmiş olmuyorlar mı? Kendi varoluş sebeplerini dahi ortadan kaldırmıyorlar mı? Sonra siz nasıl hangi adalet ölçüsüne göre insanları yargılayacaksınız? Diyorum. Sonra “yahu 10 yıllardır bunu söylemiyor muyuz ki ?” diyorum ve siliyorum.

Bu olup bitenler korkunç absürd bir sinama sahnesi gibi. Gerçek olduğuna inanamıyorum. Inanmak istemiyorum. Bir ülkede insanlar bu denli aptallaştırılabilir mi? Aptallıkları ile şiddete eğilimleri arasında böylesi bire-bir bir orantı olabilir mi? Insanlar bu denli körleştirilebilir mi? Bir ülke bu denli hukuksuz olabilir mi? Bu denli adaletsiz olabilir mi? Sonra “yahu 10 yıllardır bu soruları sormuyor muyuz ki ?” diyorum ve siliyorum.

Kıyamet kopsun istiyorum. Sadece Türkiye’de kıyamet kopsun istiyorum. Bu ülke yıkılsın istiyorum. O yalan tarihi ile birlikte haritadan silinsin istiyorum. Dudaklarımı sağ yanağıma doğru umarsızca büzüp “Sanki yıkılmamış da!” diyorum, ve siliyorum…

Nov 1, 2009

Barış Süreci ve Ezilenin Yaşadıklarını Anlamak


  • Sizin hiç kőyünüz yakıldı mı? Yakılıp da koruculara peşkeş çekildi mi?

  • Geceyarıları evden pijamalarıyla alınıp gőtürülen ve bir daha haber alamadığınız, ya da cesedini bile bulamadığınız abiniz, ablanız, amcanız, ya da babanız oldu mu?

  • Sizin hiç 12 yaşındayken terőrist diye vücuduna 13 kurşun sıkılan arkadaşınız oldu mu?

  • Hergün gőz altında kaybolma, akşam eve gelip sevdiklerinizi bir daha bile gőrememe riskiyle uyandığınız oldu mu?

Ben yukarıdaki sayılanları hiç yaşamadım. Birazcık hergün alınıp gőtürülme korkularını yaşadığım, malum 12 Eylül karabasanlarını saymazsak, yaşadıklarım yukarıda saydıklarımla karşılaştırılır şeyler bile değil. Ki hala 12 Eylül'ün travması capcanlıdır üstümde.


Bu gün sosyal network sitelerinin birinde linç edilmiş bir kürt gőrdüm. Belliydi ki “halkın refleksini uyarmıştı!” Kalkıp dağdaki gerilla kadınlara (bir tek cümle ile) ővgü düzmüştü. “Vay (Inglice akasani ile waaay! ) sen misin bunu diyen?” deyip her yandan saldırmışlardı. Sanki sőylenenler zülfü yare dokunmuştu ve vatansever - barışsever refleksiyle sanal bir linç yaşanmıştı. Bu linçi ilginç yapan şey bu linçi gerçekleştirenlerin aslında normalde demokrat, aydın, ilerici gibi gőrünür őzelliklerinin oluşuydu. Biraz dürtünce bizim aydın, demokrat, ilerici tavırlar takınanların nasıl da burjuva duyarlılığıyla meseleye yaklastıklarını, bir anda meseleyi nasıl da kişiselleştirip millileştirdiklerinin kalıntılarını gőrdüm. Yazıp içimi buraya dőkeyim dedim.

Meseleyi betimleyecek iyi bir analoji düşünüyorum ama bulamıyorum. Bilirsiniz bőylesi sanal ortamda meseleler őyle net bir dizgede ve odakta gerçekleşmez. Ve genelde birden fazla problem aynı anda ve aynı ortamda varolur; sorun da çőzüm de karmaşıktır ve bulanıktır. Hiç kimse pirüpak değildir. Hiç kimse toptan haklı ya da yaksız değildir. Őrneğin kurban konumundaki kürt kardeşim de o denli iyi değilmiş bir argümanı sürdürmekte. Neyse konu yapmak istediğim başka bir birşey. Konu şu, ezmeye direkt olarak katılmayan ama çeşitli statü, sınıf, ya da etnisiteye dayalı olarak ezen grubundan olanlar ezilene sempati beslediğinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak bundan bir pay çıkarıp ezilen üzerinde ezileni insandışılaştıran yeni bir baskı mekanizması kurma eğilimidir konusunu etmek istediğim. Yani ezilenin ezilmişliğini sőzel ya da bilişsel anlamda kabul etmek, őrneğin, őnemlidir ama bu kimseye ezilenin üstünde bir üstünlük sağlamayı zorunlu kılmaz.

Bu sanal linçte hissetiğim ezen grubun üyelerinin ezilene tepeden bakan tavırlarının yanısıra alabildiğine duyarsız, lakayıt, şımarık ve ukala bir tavırla ezilenin yaşadıklarını değersizleştiren yanları idi. Hani faşist olsalar bilirsin nerden geliyor bunların bu mide bulandıran kibirlilikleri ama bunlar ülkü Ocakları’na kayıtlı faşistlere de hiç benzemiyorlardı. Ezilenin yaşadıklarını anlamaktan őylesine uzaktılar ki. Anlamak gibi bir dertleri de yoktu. Kendilerince demokrattılar, her şeyi biliyorlardı. Deniz’i, Che’yi duymuştular. Ağızları iyi laf yapıyordu ve avatarlarında Barbili hot pink hakim burjuvaydılar.

Kürtlerin yaşadıklarını inkar etmiyorlardı diye kendilerinde garip bir üstünlük gőrüyorlardı. Ki bu üstünlük karşıdakinin yaşadığı psikolojik ve sosyolojik travmadan haberdar olmaktan muaf kılıyordu onları . Bu travmalarla dünyaya bakmanın ne mene bir şey olduğunu Ingilizce’den okudukları ya da duydukları postmodern yazıtlar pek bir şey demediği için elbette ki bilemiyorlardı bőylesi bir durumla nasıl baş edileceğini. Yine de hiç bir şeyden bihaber olmadıklarını sanıyorlardı.


Diyorlar ki mesela, “biliyoruz sizin kőyünüz yakıldı, yıkıldı” siz tam da “aaa ne iyi bana yapılanları birileri gőrüyor” derken birden bir tokat iniyor yüzünüze “eee ne olmuş yaneee!” diyor. “Bak bunları bir 10 yıl őnce sőyleseydin seninle hem fikir olabilirdim ama artık bunları aş” diyor tokadı atan. Bak bőyle kendinizi hep acılarınızla ifade ederseniz hep ben sizi provokatif ve ajitasyon yapan biri diye gőrürüm, sonra da sana őcü derim diyor. Bu şuna benziyor: Amerika’da gettoda doğmuş büyümüş bir zenci çocuğuna “Bak artık ırkçılıktan falan sőz etme, gőrdüğün gibi bir zenciyi başkan bile seçebilecek kadar aştık biz ırkçılığımızı.” Mesele o çocuğun yaşadıklarını egemen sőyleme kurban etmemektir. O çocuğun yaşadıklarını anlayabilmektir. Amerika o çocuğun yaşadıklarını gőz ardı ettiği içindir ki çetelerle, okul bırakmalarla, şiddet olaylarıyla, hapishaneleri dolduran hep dünyaya küskün insanlarla başı beladan kurtulmamaktadır.


Şunu bilin (biliyorum anlamak zor; çünkü bazen ne yazık ki yaşamak gerekiyor bazı şeyleri yürekte hissedebilmek için) on yıllardır her gün ama her gün bir őlümü yaşıyor insanlar(Evet hiç birşey de bitmedi daha; hala sürüyor zulüm). Çocuklar silahların ve zulmun altında büyüyorlar. Çocuklar őfkeyle büyüyorlar ve sizin “eee bıktık aynı gardroptan çıkmış basma kalıp sőzler bunlar!” diyen serzenişinizi anlama gibi bir lüksleri yok. Onları anlamak, onlara “tamam biliyoruz size yapılanları, sus artık!” demek değildir. “Hadi unutalım” demek de değildir. Kürtçe TV kanalının olması, kürtlüğün biraz daha tanınır bir kimlik olması (ki her nasılsa onbinlerce insanın canına mal oldu) yetmez o çocuklara. Silmeyecek yaralarını. Kürt açılımı da yapılsa, yőnergelerle barış da gelse daha uzun bir süre susmayacak o çocuklar. Bekleyin. Küskün olacak o çocuklar, kırgın olacaklar. En küçük bir hayal kırıklığında gőzleri düşecek dağlara. Daha uzun bir süre gőnülleri dağlarda kalacak. Çünkü model aldıkları abileri – ablaları dağlardaydı. Çünkü dağlar umudun meskeni olmustur onlara. Çünkü dağlar őzgürlüktür, ezilmeyi red etmektir.

Her fırsatta tabii ki yüzünüze vuracaklar sizin sessizliğinizle beslenen büyüyen insanlık dışı zulumu ve ezilmişliklerini.

Her fırsatta tabii ki yaşadıkları acılarla ifade edecekler kendilerini.

Ve ister kabul edin ister etmeyin ama o cocukların yaşadıkları bir tek günü bile yaşamak istemezsiniz siz. "Inşallah siz de onlarin yasadıklarını yaşamak zorunda kalasınız " demek istemiyorum, hatta kimse onların yaşadığı bir anı bile yaşasın istemiyorum ama bu yaşadıklarıyla kendini ifade etmeye yelteneni de yargılamadan anlamaya calışın ne olur; cünkü sőyledikleri bazan hic bir rasyonel argumana sıgmayabilir.

Ve ne olur, “ya sev ya terk et!” deyin, “Allah belanızı versin” deyin. “Allah belanızı zaten vermiş “deyin ama ne olur, ne olur, “susun artık bakın size TV kanalı bile verdik” demeyin.



Oct 26, 2009

Toplamı: Biz!

Nedendir biliyor musunuz ne zaman 3 tane Türkiye’li bir araya gelince 5 ayrı grup çıkar ortaya? Neden birbirini sevmeme, çekememe, ve düşmanlık çıkar? Oysaki bir avuç Türkiye’liyizdir altı üstü. Sebebi gayet basit. Çünkü sorunun yanıtı bize beyin yıkama sürecinde verilen, bizim de farkında olmadan őzümseyip benimsediğimiz değerler ve bakış açılarında gizlidir.

Biz ırkçıyız, sınıfçıyız, statücüyüz, bőlgeci - şehirciyiz, cinsiyetçiyiz, ve sünni-merkezci ve homofobiğiz.

Irkçıyız. Sanki doğuştan ırkçıyız gibi bir halimiz vardır. Anamız ve babamızdan başlayarak bize enjekte edilen bir ırkçılığımız vardır. Bu sonra sokaktan, sonra da okuldan, yazları çalışmak için gőnderildiğimiz yerdeki ustamızdan ve yanındaki çırak ve kalfalardan, sonra da askerdeki kumandan ve erlerden sistematik olarak beslenen bir hayvandır. Çingenelerden korkmayla, korkutulmayla başlar bu. Seni Kaçırırlar sonra satarlar, sonra dilendirirler gibi maslasılardır bunlar. Sonra gelsin kürtler, ermeniler, yahudiler, araplar…

Sınıfçıyız da biz. Bu da evden başlar. Babası ne iş yapar arkadaşının? Komşunun mesleği nedir? Hep sorulur. Mesleğe gőre gelir düzeyi ve ait olduğu sınıf belirlenir ve ona gőre tavır alınır. Daha anaokulunda ya da ilkokul birinci sınıfta başlarlar baban ne iş yapıyor diye sormaya, (annen ne iş yapıyoru da sormazlardı benim zamanımda). Hem de koca sınıfın onunde ayağa kalkar, benim babam bankada müdürdür dersin, őbürü ezik büzük benimki issiz, ya da kapıcı derken en iyi arkadaslarinizdan biri olabilecek biriyle aranızda uçurumlar olusmutur bile. Bőylece őgretmen ve arakadaşlarının sana karşı tutumları da belirlenmiş olur. Bu süreç içinde fakiri horlamayı, dışlamayı ve aşağılamayı őğrenirken ayrıca çeşitli kültürel kanallardan da fakire acımayı őğreniriz. Zengine da yalakalığı…

Statücüyüz. Bu kişilerin kültürel ve sosyal statülerine gőre davranmayı ve őnyargıyı içeren duygu ve davranışların kombinasyonudur. Bazan sınıfçılığa bağlı gelişen bir boyut olarak da karşımıza çıktığı olur. Ancak genelde yaş, soy, sop, eğitim, ve benzeri sosyal statülere gőre ve bu statünün çıkarımıza uygun olup olmadığına bağlı olarak kişiye davranmayı içerir.. “Ulan sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye dayılanmanın ve güç almanın sosyal, politik, ve ahlaksal temellerinden biri de bu kőkene iner.

Bőlgeci ve şehirciyiz. Her bőlge ve şehre gőre őnceden nerden ve nasıl edindiğimizi bilmediğimiz bir (őn) yargımız vardır. O sőzü edilen şehir ya da bőlgeden biriyle yaşamımız boyunca hiç tanışmamız olmamız bile hiç sorun değildir; o bőlge ve şehre dair yargımız değişmez, değiştirmek için de bir çaba gőstermeyiz.Işin ilginç yanı kimseler de "Ayiptir yahu! Niye bőyle yapıyorsun" da demez. Büyük, kutsal bir toplumsal anlaşma vardır sanki. Konya’dan adam çıkmaz bunun bir őrneğidir. Bütün Karadeniz'liler salaktır. Bütün Manisalı'lar akıl hastasıdır, Kayserililer ahlaksız tüccardırlar, birilerine güven olmaz, kaypaktırlar falan filan…Ulan hiç mi bir istisna yoktur. "Olsun o istisnadir!" :-) Işte bu kadar yüzsüzcedir...

Cinsiyetçiyiz biz. Çok kolay ikna olabileceğimiz bilgiye ve bilişe dayalı bir konuda bizi iknaya çalışan bir kadınsa, o kadının sıradan bir erkekten daha fazla çaba gőstermesi gerekir. Kadının bilme yetenekleri konusunda hep bir şüphe vardır. "O kadındır ne bilir ki?" diye. Őte taraftan kadını yatağa atma gibi bir amacımız varsa, kadını yatağa atana kadar mide bulandıracak kadar aşağılık olabilir ve kadının her dediğine sorgusuz sualsiz katılabiliriz. Kadın müdür de olsa őnce kadındır. Onu yatakta bir güzel becerdikten sonra da ne müdürlüğü kalır ne havası, ne diploması. Kadın zavallıdır, korunmaya muhtaçtır, yőntetilemeye muhtaçtır.

Kadınların da kadın bir lidere karşı tavrı bir erkeğinkinden farklı değildir. Hatta kadın kendi hemcinsine gősterilen nefret ve aşağılamayı içselleştirdiğinden dolay bir őz-nefretin de dışa vurumu sőzkonusudur. Hatta bazı kadınlar bunu őyle bir içsellemişlerdir ki, bir yere gidildiğinde nereye oturmak konusunda kendisinin fikri sorulduğunda “őfff ne pısırıksın erkek ol ve nereye oturacağımızı sen seç” de der ve egemen erkek tipinin yaratmına dair pekiştireçler ve sosyal onaylar kuruluverir.

Ve sünni-merkezciyiz. Biliyorum bőyle bir kelime yok, varsa da ben bilmiyorum. Bu sőzle kastım herkesi sünni müslüman gibi gőrme ve değerlendirme eğilimidir. Her yeni tanıştığınız kişinin müslüman olduğunu varsaymanın yanısıra, çok őzelde de sünni mezhepten geldiği varsayımımız vardır. Oysa ki kişi dinsiz de olabilir, alevi de, ermeni de yahudi de…Ama okuldaki zorunlu sünni-din derslerinden tutun da Ramazan’da herkesin oruç tutmasını ya da tutana saygı gősterip oruçmuş gibi davranmasını bekleme eğilimine kadar heryanımız sünni-merkezcidir. Diğer inançlara hoşgőrüsüzlüğün kőkeninde de bu sünni-merkeziyetçiliğin büyük bir rolü vardır.

Bütün bunların őtesinde bir de homofobikliğimiz vardır. Bütün homoseksüeller “yarak” hastası tiplerdir. Hepisinin “Yarak” gibi bir saplantıları vardır. Nereye baksalar “yarak” görűrler diye bir imgelem vardır kafamızda onlara dair. Bu “yarak” hastalığındandır ki, onlar gőnüllü olarak “ibne” olmayı seçmişlerdir. Hayat kadını kader kurbanıdır ama bu ibneler hedonist günahkarlar ve sapıklardır. Bu onların seçimi olduğu için bűtűn sonuçlarına katlanmak zorundadırlar.

Bu őnyargımız onların nasıl okula gideceklerini, nasıl iş sahibi olacaklarını, ve benzeri sosyal, ekonomik, ve kültürel ihtiyaçlarını nasıl temin edeceklerini düşünmeye bile itmez bizi. O halde bunlar ibneliğini saklamalıdırlar. Saklamazlarsa günün her anı ve her yerde “yarak” istiyorlar demektir ve Türkiye'de bir sürü ibne olmayıp(!) da ibne sikecek erkek(!) vardır. Çünkü bunlar delik olduktan sonra hayvanı da yapanlardır, toprağı da, çimentoyu da… Ve kendilerinin gizli ibneliklerini de sikme güçlerinin abartısında saklarlar.

Ha bir de birbirini seven kadınlar vardır; yani ibnenin kadın hali. Bunlar o denli iğrenilecek yaratıklar değillerdir. Sadece iyi bir sikilmeye ihtiyaçları vardır. Şöyle gűzel bir sikilseler hiçbirşeyleri kalmayacaktır. Bir de her erkeğin rűyasını sűsler bu kutsal işin kendilerine verilmesi…Yani böylece bir lezbiyenle de arkadaş olunmamanın ya da olunamamanın koşulları sağlanmıştır

Ve en őnemlisi bütün bunların toplamı: biz’i veriyor. Ve sonuçta en őnce kendimiz biz’imizi sevmiyor oluyoruz. Kendimizden utanan, kendimizden nefret eden nőrotikler oluyoruz.


Not:Biliyorum bazılarınız karşı çıkacak. Bu tür şeyler her toplumda olan, ve hatta iletişim ve birbirimizi anlamamızı kolaylaştıran masumane genellemelerdir diyeceklerdir. Ancak sizlerin bu masumane őnyargı ve farkında olunmayan varsayımlarınızın nasıl da insanları teker teker ya da guruplar halinde marjinale ittiklerini gőrmeme isteminizi neyin nasıl kıracağını pek bilmiyorum. Sadece bu ve benzeri tavırların egemen anlayışı beslediğini ve onları masum kılmadıklarını biliyorum. Bunu siz de biliyorsunuz ama ya yüzleşmekten çekiniyorsunuz ya da bu ayrımcı őnyargı ve tutumlarınızın size dolaylı ya da dolaysız olarak verdiği ayrıcalıklarından vazgeçmek istemiyorsunuz diye duşünüyorum.

Oct 22, 2009

Hegemony!

Güney Afrika’nın resmi ırkçılığına karşı en büyük mücadele verenlerden ve en saygın militanlarından biri olan Steve Biko çok çarpıcı biçimde diyordu ki beyazlar hem bizim kıçımıza tekme atıyor, hem de bu tekmeye nasıl tepki göstermemiz gerektiğini dikte ediyorlar.

Bakın hele şu Türkiye'de ki milletin aymazlığına! Yahu onca kanlı, kirli savaştan sonra, barış için bir umut, bir olasılık oluşmuş. insanlar seviniyorlar. Bu size batıyor öyle mi! Insanların nasıl sevinmesi gerektiğini ya da sevinememesi gerektiğini dikte etmeye girişiyorsunuz.

Başbakan “şark kurnazlığı” yapıldığını iddia ederken cumhurbaşkanı ise görüntülerin hoş görüntüler olmadığından dem vuruyor. Şimdi de Genel Kurmay bu yaşanaların hiç bir şekilde kabul edilmesi műmkűn değil demiş. Yahu bir genelge yayınlasaydınız ya: “ikinci bir emre kadar sevinmek yasaktır!” diye…

Bianet'te çıkan bu yazıyı mutlaka eklemelyim

"Çözüm Güneydoğu'da Sokağa Dökülenleri Doğru Algılamakta"

Bursa Olay gazetesi yazarı İhsan Aydın, barış grubunun gelişini "şov" olarak nitelendirerek, "bu oyuna bir kez daha fırsat verilmemeli" dedi; Ege'de Sonsöz gazetesi yazarı Halit Tunç'un sorusuysa CHP'ye: Güneydoğu'da örgütlenmek için kimlerden izin bekliyorsunuz?"

Bursa Olay ve Ege'de Sonsöz gazeteleri, demokratik açılıma destek için PKK örgüt üyelerinden oluşan bir grubun Türkiye'ye gelişinin ardından yaşanan kutlamalardan rahatsızlık duyulduğunu yazdılar.

Bursa Olay gazetesi yazarı İhsan Aydın, "Kaçan ölçü ve batıdaki infial" yazısında, Türkiye'nin Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) "başını çektiği yurda dönüş şovundan Türkiye'nin büyük yara aldığını" savundu.
Aydın: Bu oyuna bir kez daha fırsat verilmesin

Aydın'ın temennisi, "vicdanları rahatsız eden, şehitlerimizin kemiklerini sızlatan bu oyuna bir kez daha fırsat verilmemesi"...

"...Hele hukuk, bölücülerle bağlantısını resmileştiren bir partiyi daha uzun süre legal bir siyasi hareket olarak asla göremez. Nitekim bunun ilk belirtisi kendini göstermiş ve eli silahlı örgüte sahip çıkan DTP hakkında yeni bir soruşturma daha başlatılmıştır. Bunun sonucu kapatmaya varana dek de uzarsa kimse şaşırmamalı."
Tunç: Sokaklara dökülenler mesajı doğru algılanmalı

Ege'de Sonsöz gazetesi yazarı Halit Tunç da, "Yeni süreçte PKK" yazısında, "Kürdistan İşçi Köylü Partisi'ni (PKK) ilk kurulduğundan bugüne kadar yakından izleyen bir gazeteci" olduğunu belirttikten sonra, asıl sorunun, "meselenin Doğu illeri ve savaş mağdurlarının DTP' ye teslim edilmemesi" olduğunu savundu; "Sokaklara dökülmüş o yığınların mesajı doğru algılanırsa, sosyal kanamayı durdurmak daha hızlı olacaktır" dedi.

"25 yıllık kanlı süreçten zarar görenlerin, eğitimi, rehabilitasyonu yaşama entegrasyonu için bir dizi sosyal, ekonomik ve kültürel projeler devreye sokulmalı. Bu zor coğrafya DTP'ye bırakılmayacak kadar önemlidir. Bir uyarım da CHP'ye olacaktır; CHP Güneydoğu'da örgütlenmek için kimlerden izin bekliyor?" (EÖ)

Bursa-İzmir - BİA Haber Merkezi

23 Ekim 2009, Cuma

Savaşın Karşı Cephesi

Yıldıray Oğur'dan
Yıllarca medya bize devletini çok seven, PKK’ya lanet okuyan, Türk bayraklarıyla miting yapan sahte Kürtleri gösterdi. Biz de inandık. Hâlbuki bu 26 yıl boyunca ölen 20 bin PKK’lının beşer kişilik çekirdek ailelerden geldiğini düşünsek, yakılan binlerce köyde her evde sadece bir kişinin yaşadığını varsaysak bile savaşın karşı cephesinde en aşağı yüz binler vardı. Ucundan gördüğümüz gerçeği öğrenmek de pek işimize gelmedi galiba.

Oct 19, 2009

İstanbul Ağrısı

Kanatları parça parça bu Ağustos geceleri
Yıldızlar kaynarken
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
Sen
Eğer yine İstanbul'san
Yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

Pancak pancak şiirler tüküreceğim
Demek yine ben
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
Mavi asfaltlara çökmüş
Diz bağlıyor

Eğer sen yine İstanbul'san
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki Haydarpaşa'dan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
Ağlayan
Sen eğer yine İstanbul'san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ****ler eğer beni aldatmıyorsa
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğim Attilâ İlhan'ı
Zehirleyebilirim

Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
Tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
Uykusuz dalgalanıyor

Ulan İstanbul sen misin
Senin ellerin mi bu eller
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
Liman liman götüren
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
Neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
Antenlerinden
Neden
Peki İstanbul ya ben
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
Gümrük duvarlarına yapıştıran Yolcu Abbas
Ya benim kahrım
Ya senin ağrın
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
Çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi
Burgu burgu içime boşalttığın
O senin ağrın
O senin

Eğer sen yine İstanbul'san
Yanılmıyorsam
Koltuğumun altında eski bir kitap diye ***ürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
Satır satır okumak istediğim
Sen
Eğer yine İstanbul'san
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim

Ulan yine sen kazandın İstanbul
Sen kazandın ben yenildim
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine emrindeyim
Ölsem, yalnız kalsam, cüzdanım kaybolsa
Parasız kalsam, tenhalarda kalsam, çarpılsam
Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
Yanılmıyorsam
Sen eğer yine İstanbul'san
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir

Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
Kaç kere yazdım kim bilir
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylül'ünde birader Mirc ve ben
Sokaklarında Mohikanlar gibi ateş yaktık
Sana taptık ulan
Unuttun mu
Sana taptık...

Attila Ilhan

Oct 14, 2009

Olimpiyat Garajı (Garage Olimpo)



Őylesine donup kaldım.
Film biteli kaç dakika oldu?
Zamanı yok bu donukluğun. Bu küntlüğün miladı yok.
Duymuştum oysa bir yerlerde Arjantin’de insanların diri diri okyanusa atıldıklarını. Duymuştum kőpekbalıklarının bile utandıklarını…

Sinemanın, kameranın gücü tam da burda işte. Hiçbir çığlık duyurmadan, hiç bir kan tükürme, hiç bir tecavüz gőstermeden işkencenin o en iğrenç izini kazıyor izleyicinin bellek duvarlarına. Kan sızıyor bütün demir kapıların altındaki aralıktan, ama kanın rengi yok. Filmin yőnetmeni, Marco Bechis sizin algınıza güveniyor; size ustaca seçilmiş küçük küçük gőrsel uyaranlar kompozisyonlarını gőnderiyor, boşlukları ya da gerisini siz dolduruyorsunuz. Bu bilgi, bellek, duygu, ve heyecan boşluklarını doldururken beyninizde elektrik akımıdan artakaln bir deprem, ağzınızda yanık bir tad, boğazınızda kupkuru bir düğüm oluşuyor. Maria kanları paspaslıyor hücrede. Arjantin Dünya Kupasını kazanıyor. Soğuk ve kirli bir karanlıkta yapayalnız bırakıyor sizi Bechis. Üşüyorsunuz. Gerçek, kurgu, uzak ve yakın birbirine geçmiştir artık. Maria kız kardeşiniz olabilir pekala, ya da siz. Ülke Arjantin değil de Türkiye’dir sanki. şehir Buenos Aires değil de Istanbul’dur, Diyarbakır’dır. Olimpia Garajının kapisi açıktır, gün ışığı düşsel bir tanrıça gibi çağırmaktadır size ama kaçacak gücünüz kalmamıştır bacaklarınızda, çünkü daha yeni bir kurşun sıkılmıştır kulağınızı sıyırıp geçen ve kurtuluşunuz işkencecinize, işkencecenizin size olan karşılıksız aşkına bağlıdır.

Sinema sadece eğlence için değildir. Bazan sizin yüzünüze tükürür gibi kahretmek içindir de. Kahredip de sizden insan yaratmak içindir bazan. Zulmun ve korkunun uyuşturduğu sinir uçlarınızı yeniden canlı hale getirmek içindir.

Not: Sőylemeden geçemeyeceğim; bőylesi güzel bir film Türkçe’de o denli kőtü mü seslendirilir! Seslendirenler kendilerinden utanmalılar.

Filmi şurdan izleyebilirsiniz.

Oct 7, 2009

soMbahar

Affola dayanamayip yeni resimler ekledim...

Buralara bütün güzelliğiyle gelmeye başladı o eşsiz soMbahar...

Sarı-kahve-kırmızı-yeşil soMbahar...








Kaynak: http://www.boston.com/bigpicture/2009/10/autumn_scenes.html

Oct 6, 2009

Halkın Düşmanları (HADÜ) Örgütü

Iyi ki düşlerimiz, fantazilerimiz var. Yoksa nasıl baş ederdik zavallılıklarımızla, korkularımızla, gücümüzün yetmediği fantazilerimizle... Rambo gibi olmayi içinden geçirmeyen kaç kişi vardır zulum ve haksızlığın karşısında? Ya da Süpermen gibi?

90lı yılların başları değil miydi o her yargısız infazdan sonra halk sokaklara dökülür istiklal marşı okurdu. Çıldırırdım öfkeden. Intihar bombacısı olup içlerine girip bombayı patlatmak isterdim. Herhalde böyle kanalize ediyordum öfkemi. Biliyorum tam bir çözüm değilse de geçici bir rahatlama sağlıyordu bu güpe gündüz düş kurmalar.

Bugün de o sevgili vatandaşlarımız ve esnafımız IMF’yi protesto eden gençleri ellerinde sopalarla kovalamışlar. Bir gizli örgüt kursaydım keşke diye geçti içimden. Gizli örgüt: Adı, Halkın Düşmanları örgütü. Her eylemden sonra o sevgili halkıma “hadi bakalım!” nidasını çağrıştırsın diye kısaltılmasını da HADÜ yapardım.

Ne tür eylemler mı yapardı örgüt? Bilmem! Öyle sıradan eylemler olmamalı. Yaratıcı şeyler olmalı. Hatta yaratıcı biri bile işe alınabilir.

Ceylan'dan bize Kalan



Open Flux'dan

Oct 2, 2009

Yüreklerinin Kulakları Sağır

" iş, Güneydoğu’da vurulan bir çocuğa geldiğinde ağız birliğiyle susuyorlar. "


"Ceylan’ın annesi, “kızımın parçalarını etekliğimde taşıdım” diyor.
Hiç mi içiniz acımıyor sizin?
Hiç mi vicdanınız yok?
Bu sessizlikten hiç mi utanmazsınız?" Ahmet Altan

"Neden susup susmayacağımız konusunda tereddüde düşmüş [Ahmet Altan]. Neden abesle iştigal eden bu soruyu sorup canımızı sıkmış anlaşılır gibi değil. Susacağımız belli değil mi? Hep susmadık mı?" Özlem Yağız

Sep 24, 2009

Deniz Kızı

Siz hiç denizden ya da banyodan ya da herhangi bir su birikintisinden çıkmış, göğsűnűze başını ıslak saçlarıyla dayamış sevgilinize Orhan Veli’nin Deniz Kızı şiirini okudunuz mu? Okumadıysanız, okuyun…

(Not: Hernekadar erkek ağzından yazılmış gibi kulağa gelse de bence bu şiirin cinsiyeti yok. Yani kızlar erkeklere de okuyabilir.)

Denizden yeni mi çıkmıştı, neydi;
Saçları, dudakları
Deniz koktu sabaha kadar;
Yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi.

Yoksuldu, biliyorum
-Ama boyna da yoksulluk sözü edilmez ya-
Kulağımın dibinde, yavaş yavaş,
Aşk türküleri söyledi.

Neler görmüş, neler öğrenmişti kim bilir.
Denizle boğaz boğaza geçen hayatında!
Ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak,
Olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek...
Dikenli balıkları hatırlatmak için
Elleri ellerime değdi.

O gece gördüm, onun gözlerinde gördüm;
Gün ne güzel doğarmış meğer açık denizde!
Onun saçları öğretti bana dalgayı;
Çalkalandım durdum rüyalar içinde.

Orhan Veli

Sep 16, 2009

Karamizah Tadında Fașistlere Psikolojik Danıșma (ücretsiz)

Düşündüm de bugünlerde olunabilecek en kőtü şeylerden biri herhalde koyu bir faşist olmak. Düşünsenize bütün dayanaklarınız tek tek yıkılıyor. Kutsal saydığınız bütün değerler soysuzlaşıyor. Güvendiğiniz babalar, abiler, paşalar size ihanet içindeler. Gőruyorsunuz ki hiç de saygın değillermiş o paşalar komutanlar. Gőrüytorsunuz ki şehit diye diye dőkülen gőzyaşları timsah gőzyaşlarıymış. Yani o şehit deyip ağlayanlar hiç utanmadan pimi çekip bir erin eline verebiliyor bombayı. Sonra utanmadan bütün birimler (Bőlüğü, karargahı, hava ve kara sahanlığı, ve genel kurmayı, ve kaymakamlığı) elbirliği içinde hiç utanmadan cinayetlerini kapatmak için őldürülen gencecik cesetlere kaza süsü verebiliyorlar. Genel Kurmay başkanı “yeter artık!” diyebiliyor bu konudaki sorulara…

Yıllar yılı inandırıldığın kart-kurt teorisinin de en őnce bunu sana inandırılanlarca terkettiklerini gőrüyorsun; kürtlere bir sürü ayrıcalık tanındığını gőrüyorsun. Őyle bir dil yoktur denirken, şimdi o adını ağzına almaktan çekindğin dilde televizyon yayını var, kitaplar var. Başbakan o dili kullanıyor.

Değişim zor bir şeydir. Kolay değildir değişimlere ayak uydurmak. Ya da ayak diremek. Değişimlerle bütün güvenliğiniz, yarını tahminleriniz, gőreli mutluluğunuz tehdit altındadır. Hele hele bu değişimler sizin kontrolünüzün dışında gelişiyorsa, nasıl da zayıf ve zavallı hissedersiniz kendinizi! Hele hele bu değişimler sizin şimdiye kadar inandıklarınızın, üstüne dünyanızı kurduğunuz varsayımların temellerine yerleştirilmiş bir TNT gibi duruyorsa gerçekten zordur bir günü akşam eylemek.


Literatürde bu tür değişimlerle uyum sorunu yaşayanlarda gőrülen psikosomatik belirtiler şunlar olarak belirlenmiş;

  • Başağrısı
  • Uykusuzluk
  • Depresyon
  • Kaygi
  • Sindirim sistemi problemleri
  • Kas spazmi ve sirt ağrıları
  • Yüksek tansiyon
  • Alkol ve uyuşturucu alışkanlığı,
  • Bağışıklık sisteminde zayıflama

Işte size bilgimin yettiğince őneriler sevgili faşist kardeşlerim.

Őncelikle değişimi o denli korkunç bir şey olarak gőrmeyi bırakın bir kere. Değişimi yaşamın doğal bir parçası olarak kabul edin, ki őyledir. Hatta bazı değişimlerin iyi yanları da vardır. Mesela őtekileştirdiklerinizin değişimini , őzgürlükler ve haklar edinmesini tehdit olarak gőrmek yerine insanlık adına - evrensel değerler adına- ővünç duyacağınız bir olanak olarak gőrürseniz bu sizin uykularınızı kaçıran yersiz korku ve kaygılardan size kurtarabilir.

Kendinizi kontrol edemediğiniz değişimler karşısında (mesela şu Kürt açılımı) çaresiz ve aynı zamanda kızgın ve őfkeli bulduğunuzda şunları yapmayı deneyin:

Bir dakika kendinizi mental olarak uzaklaştırın bulunduğunuz yerden. Sonra geri dőnün ve duygu ve tepkilerinizi gőzden geçirin. Kendinize sorun;
  • kızgın mıydınız, üzgün müydünüz, kaygılı mıydınız, kendinizi, güvenliğinizi tehdit edilmiş mi hissettiniz, korkmuş muydunuz, kayıtsız mıydınız?
Bu sorunun cevabını bulunca şimdi de şu soruları sorun;
  • Tepkim makul - uygun bir tepki miydi?
  • Daha farklı bakabilir miyim bu meseleye?
  • Belki olumlu bir yanı da vardır bu değişimin.
  • Bu değişimi kontrol edebileceğim birşey var mı?
  • Birşeyler yapıp da kendimi daha iyi hissedeceğim olumlu şeyler var mı?
  • şu kızgınlığımın, őfkemin olgulara dayalı haklı bir gerekçesi var mı?
  • Bu konuda daha çok bilgi edinsem bana yararı olabilir mi?
  • Olup bitenleri yanlış yorumluyor ya da yanlıs biliyor olabilir miyim?
  • Daha iyi olumlu bir perspektiden bakabilir miyim bu değişime?

Bu ve benzeri sorulara kendiniz için en iyi cevabı verip pratiğe dőkerseniz gőreceksiniz ki kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.

Bunların yanı sıra bir de unutmayın ki bazı fiziksel egzersizler bu değişime dayalı stresle başetmede oldukça etkilidir.

Ha bir őnemli şey de olup biteni espiriye dőkebilme çabasıdır. Espriyle yaklaşınca sizde baskı yaratn şey daha az tehditkar, daha az korku verici, daha az kaygı verici gelecektir…

Hadi faşist kardeşlerim üzmeyin kendiniz o kadar. Hayat çok kısa. Valla değmez bunca sıkıntıya. Bel bağladıklarınız da değmez bunca kendini feda etmelere….

Sep 13, 2009

Appendix to DSM-IV: Political Thought Disorders - Ic-Mihrak Kemalizm Olcegi

Lutfen olcegi doldurup submit dugmesine basin.

Kaynak: Ic-Mihrak

Diyarbakır Cezaevi Okul Değil, İnsan Hakları Müzesi Olmalıdır!

Esat Oktay Yıldıran canavarı zaten Diyarbakır cezaevinin bir okul olduğunu ilan etmis ve őylece bașlamıș ișine. șőyle demiș

“Burası cezaevi değil, buraya cezaevi demeyin! Burası bir okuldur! Burada Türk milletine layık insanlar olmayı ve Atatürkçülüğü öğreneceksiniz!”


șimdi de birileri açılım adı altında kalkıp Diyarbakır Cezaevini okul yapmaya çalıșıyor. Zaten okul olmuș bir yeri tekrar okul yapmak niye?

imza kampanyasi

Sep 12, 2009

12 Eylül

12 Eylül hala devam ediyor.
12 Eylül hala devam ediyor.
12 Eylül hala devam ediyor.
12 Eylül hala devam ediyor.
12 Eylül hala devam ediyor. 12 Eylül hala devam ediyor. 12 Eylül hala devam
12 Eylül hala devam ediyor.
12 Eylül hala devam ediyor.
12 Eylül hala devam ediyor.
12 Eylül hala devam ediyor.

Bilançosu‏
• TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.
• 650 bin kişi gözaltına alındı.
• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
• Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
• 7 bin kişi için idam cezası istendi.
• 517 kişiye idam cezası verildi.
• Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
• 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi ''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
• 30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı.
• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 30 bin kişi ''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına gitti.
• 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 171 kişinin ''işkenceden öldüğü'' belgelendi.
• 937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı.
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
• Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı.
• 3 gazeteci silahla öldürüldü.
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
• 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
• 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi ''kaçarken'' vuruldu.
• 95 kişi ''çatışmada'' öldü.
• 73 kişiye ''doğal ölüm raporu'' verildi.
• 43 kişinin ''intihar ettiği'' bildirildi.

Sep 8, 2009

Bilim-Kurgu mu?

Yaşadığımızın bir bilim-kurgu romanından tek farkı yaşadığımızın KURGU olmayışında saklıdır. Bütün yaşam alanlarımızın merkezi bir yerden yönetilip yönetilmediğini bilmiyoruz ama bildiğimiz bize bir şekilde zorunlu şeylerin dayatıldığı ve bizim çok fazla seçeneğimizin olmadığı.


En basitinden birincil ihtiyaçlarınıza, yiyeceklerinize bakın.

Yediğinizi sebze ve meyvelerinizin organik, yani sağlıklı, hani olması gerektiği gibi olma şansı o denli az ki artık. Genetik kodlamalarla, hormonlarla üretilmiş bu sebze ve meyveler nerdeyse yediğinizi sandığınız yiyeceklerin sadece bir görüntüsü. Yediğiniz çoğunluklukla kimyasal madde aslında.

Ya etler? Etler de öyle. Yediğiniz etin sahibi hayvanın normal döllenmeyle doğmuş, gün ışığı görmüş, taze ot ve saman yemiş bir hayvan olduğunu sadece varsayıp durum siz. Birçokları yapay döllenmiş, yapay beslenmiş, gün yüzü bile görmemiş, önceden hedeflenmiş ağırlıga gelsinler diye damardan verilen hormonlarla erken büyümüş bu hayvanlar size besinden öte zehir sağlamakta. Hormonlarin yanisira sağlıksız koşullarda yaşadıkları için hastalanmasınlar diye zaten hali hazırda yapay olan yiyeceklerine katılmış bir sürü ilac da cabası.

Karnımız doyuyor ya! Yaşıyoruz ya! Çok şükür! demeyin. Çocuklarınız normal doğmayacak, kanserle acı çeke çeke öleceksiniz, ya da hiç bir doktorun bilmediği bir sebeple “bilinemez” bir tanı konulup acı içinde yaşayacaksınız çünkü yediğiniz o kadar hormon, genetic muhendislik atıkları, ve hormonların sizde ne tür yan etkileri olduğunu bilmeyeceksiniz. Doktorlar da bilemeyecek.

Bir sabah bir büyük depresyonla ya da anksiyete kriziyle uyanacaksınız. Bilmeyeceksiniz neden diye. Çünkü dün gece hiç bir şeyiniz yoktu. Çocuklukta da o denli büyük tacizler, travmalar, saplantılar da geliştirecek birşeyleriniz olmamıştı. Daha önce zevk alarak yaptığınız şeyleri yapmak istemeyeceksiniz. Enerjiniz tükenmiş olacak. Işe gitmek istemeyeceksiniz.

Doktor depresyon ilacı verecek. Bilmem kaç onlarca farklı çeşidi vardır bunların. Size uygun olanını bulana kadar anti-depresanları tek tek denemiz gerekecek. Denerken ilaçların sebep olduğu “intihar düşüncelerinden“ birinin büyüsünün peşine takılıp kendinizi öldürmezseniz eğer bir tane size iyi gelecek bir anti-depresan bulabilirsiniz belki. Tabii sonra bu kullandığınız anti-depresanın diğer yan etkileri olabilecek; cinsel iktidarsızlık gibi, uykusuzluk gibi, iştahsızlık gibi, ya da aşırı iştahlılık gibi. Sonra bi bakmışsıniz ki obiz olmuşsunuz. Oysa ki sanıyordunuz ki Amerikalılar sadece obiz olur. Onlar çok yerler. Doğrudur! Çok yerler ama yedikleri yiyecek değil ki. Yedikleri junk, yani o bildiğiniz fast food. Yani o yapay, yedikleri yediklerini sandıkları olmayan.

Artık kurgu bir yanı bile kalmamış bu artı-ürünün yüzü suyu hürmetine bütün insanları topluca kimyasal maddelerle besleyip ilaçlandıran dünyanın. Kücük bir bahçeniz varsa sebze, meyve üretmeyi ögrenin. Ihtiyacınız olabilir. Sakın ha tohumları alırken okuyup büyüttüğünüz mühendis olan oğlunuzun çalıştığı firmadan almayın tohumları…

Sep 7, 2009

Çocukların (Kürt ) Açılımı


Siyaset Meydanı adlı proğramda “Çocukların Açılımı” adı altında birșeyler yapıldı. Birșeyler yapıldı diyorum çünkü ben pek ne yapılmaya çalıșıldığını anlamadım. Kağıt üzerinde șőyle denmiș olabilir. Amaç: Kürt açılımı hakkında çocukların bakış açılarını öğrenmek… Ama yapılan gerçekte o muydu?

Kürt açılımının çocuk versiyonu muydu bu? Eğer kürt açılımının çocuk versiyonu idiyse neden bazı değișkenler (koşullar) kontrol altına alınmamıștı, ki çocukların büyüklerin etkisi altında kalmaları en aza indirgensin, çocuk yanları daha da ortaya serilebilsin. Apaçık anlașılıyordu ki çocuklar seçilmiști. Őyle rastgele őrnekleme yőntemi ile de seçilmemișlerdi hani. 23 Nisan’larda “bir günlüğüne bakan olacak gibi” seçilmișlerdi çocuklar. Seçildiklerini kendileri de aileleri de biliyorlardı, ki program gününe kadar çocukları beyin yıkama kampına almıș oldukları așikardı. “Çocuklar klișelerle konușuyorlar” diyordu programın büyükleri (Ali Kırca, Ece Temelkuran, ve Yankı Yazgan). Rezilce, utanmazca belliydi çocuklara sőyleyecekleri ezberletilmiști, ezberleyemedikleri ellerine yazılmıștı, ya da bir kağıt parçasına. Yani bu çocukların bakış açıları değildi. Bu büyüklerin çocukları üzerinden büyüklerin bakış açılarıydı. Bu haliyle program yapımcısı, danışmanları ve bütün diğer karar vericileri ya bizi kandırmaya çalışıp rating uğruna bi güzel hem çocukları hem de bizleri aptal yerine koyup kullandılar, ya da gün geçtikçe ahlaksızlığın elinde ne idüğü olduğu iyice belirsizleşen medyanın amaca uygun yöntemi dahi seçemeyecek kadar bilgisiz, beceriksiz olduğunu kanıtladılar.

Herseyin başında çocukları bir araya getirip tartıştırmak yanlıştı. Çünkü bir araya getirince amaca yeni bir boyut eklemiş oluyorsunuz. Bu boyut da acaba çocuklar böylesi duyarlı bir konuyu çocuk gibi (insan gibi mi demeli?) tartışabiliyorlar mı, tartışıp da birbirlerini anlayabiliyorlar mı vs. vs.. Oysa ki böyle bir amaç söz konusu değildi ve böyle bir amaç için de konu başlığı zaten çocukları aşan bir karmaşıklıkta idi.

Bu program gerçekten amacına uygun yapılacaktıysa yani Kürt açılımı konusunda çocukların neler düşündüğünü öğrenip, uzmanlarca yorumlanması sonra da bulguları topluma sunup bakın çocuklar böyle böyle düşünüyor diye bilgi sunmak idi ise o zaman görüş ve fikirleri alınacak çocuklar rastgele örneklemle belirlenmeli ve çocukların doğal ortamlarında (hatta kimliklerini ve yüzlerini dahi saklayarak - Ki çok sevgili ülkemizin bağimsız ve aklı selim hukuğu paniğe kapılıp çocukları tutuklamaya kalkmasın-) görüşlerinin alınması gerekirdi.

Peki neler oldu:

Programın formatı çocukları Kürtler ve Türkler diye (Doğu ve Batı) kamplaştırmaya, taraf tutmaya zemin hazırladı. Program çocukları bir horoz döğüşüne davet ettmişti. Bu horoz döğüşünde de koşullar taraflar için eşit ve özgür değillerdi. Bir tarafın (Kürt çocuklarını) elleri kolları, dilleri bağlıydı. Böyle olunca da Kürt çocukları fikirlerini, yaşadıklarını söylemeye değil sanki hali hazırda suçlularmış da onları savunmaya gelmişler gibi oldu ve sonuçta da egemen ideolojinin her tür desteğini arkasında hisseden Türk çocuklarının saldırılarına tabii tutuldular. 10 yaşındaki Trabzon’dan gelen çocuğun ezbere dayalı alabildiğine ırkçı, terbiyesiz, ve ukala tavrı Ali Kırca tarafından afferimlerle hem haklı hem de sevimli gösterilirken Kürt çocuklarından birinin “biz de sayın Abdullah Öcalan’ı önder görüyoruz” şok etkisi yarattı. Ali Kırca’nın bu çocuk ve söyledikleri için çocuk adına özür dilemesi ve söylenmemiş sayılmasını istemesi bir utanç abidesiydi. Çocukları canlı yayına davet ediyorsan, çocukluklarını ana temaya eklemli olarak sunuyorsan çocuğun aklına geldiğini, hissetiklerini söyleyeceğini garanti altına almak zorundasın. Öte türlü bu, koruyamayacağın, konuşma özgürlüğünü garantilemeyeceğin çocuğu aslanların ağzına atmak olur. Hatta hatta Temelkuran ciddi ciddi çocuğun programdan hemen sonra tutuklanabilme olasılığını bildiği için kaygılar yaşadı. Elinden geldiğince de üstüne basa basa ne olur sakın böyle bir şey yapılmaya mesajlarını dili yettiğince gönderdi.

Bir de şu olmuştur. Bunu yüzümde ve beynimde bir acı ile söylüyorum. Bence bu program faşistleri de memnun etmemiştir. Eminim birçokları çocukların ağzından TV’de PKK propagandası yapıldığına inanmıştır. Hatta Uğur Kaymaz’ın katlini aklamış ve daha çok çocuk ve o çocukların aile üyelerinin ölümlerini istemişlerdir.

Aug 27, 2009

Askerlik

6 ay yaptım askerliği. Her dakikasına küfür ede ede. Askerlik onuru, namusu, vatanı falan korumak içindi. Oysa ilk iki günde dahi duyduğum küfürler, gőrdüğüm ișkenceler erlerde ne ar bırakıyordu, ne namus, ne șeref. Daha ilk elden bütün kișilikleri kırılıyordu, direngenlikleri (onun için alınıp anasının ocağından yapayalnız bırakılmamıșlar mıydi? Ne kadar yalnızlarsa o kadar zavallılardır çünkü). Daha ilk elden șerefsizleștiriliyorlardı askerler. Ilk elden ispiyoncu, ilk elden kaypak, ilk elden ișkenceci hani zayıfı ve alttakini ezmeyi gőrev bilen. Sonrası bir tür akıl hastalığı zaten. Insan uyum sağlayan hayvan.

Ah be çocuk kimseler yok muydu sana bi pim bulacak?

6 ay yaptım askerliği. Kıçım yemedi “gelmiyorum ulan!” deyip hapisi, ișkenceyi gőze almaya. 6 ay yaptım askerliği. Her dakikasına küfür ede ede. O yașanmayası 6 içinde iște ilk aklıma gelen tanıklıklıklarım.

Tanıklık 1: Karnını içe çekip gőğüslerini șőyle horoz gibi șișirerek kendinden oldukça emin bir edayla “Barıșta ter dőkmeyen savașta kan dőker” demiști. Oysa ben barıșta niye kan dőküldüğünü sormuștum. Onun adı da “eğitim zaiatı”dır sayın düdüğüm demistim kendi kendime. Eğitim zaiyatı; yani birine bir șeyi őğretirken ișlenen cinayetin adı.

Tanıklık 2: Asker dővülmez. Eğer dővecekseniz, dizkapakları ve dirsekleri parçalanana kadar süründürün oruspu çocuğunu ya da bilemedin bi damın tepesine çıkartın sonra da atın așağıya.

Tanıklık 3: Erin birine őyle iki destekli çakmıștım ki çenesi kırılmıștı. Yıllar sonra bir gün bir çarșıda bi baktım ki orta yașlı biri eğilip elimi őpmeye çalıșıyor. Dur bi dakka falan demeye kalmadan, kendini tanıttı: ben șu șu komutanım, bana iki tane vurmuștunuz, o vurduklarınız beni uslandırdı ve ben onların sayesinde bugün müdür yardımcısıyım.

Üç tane vurmuș olsaydı simdi müdür yardımcısı degil aslan gibi müdürdü o…

Tanıklık 4: Asker eșșeğin siki gibidir okșarsan kalkar. Onun için ta en bașından o siki kıracaksın…



Soyle diyor:

...Bunu yapan, “pim”i çeken kişi bir “canavar” mı? İzlediğim mesafeden bir şey söylememe imkân yok. Ama hiç canavar filan olmayabilir. Bugünlerde karşılaştığımız birçok olayla ilgili olarak bende ilkin bu tepki oluşuyor. Hayır, bu olaylarda “aktör” konumunda olan “Ahmet”, “Mehmet” değil canavar olan. Bugüne kadar özenle yarattığımız sistem, değerler skalası, düşünme biçimi canavar. O sistem, bu bireylere canavarlık yaptırıyor. O sistem, kimsenin kendi dışına adım atmasına izin vermiyor.

Bu çocukcağız o bombayı elinde patlatmasaydı (hani beş dakika sonra pim takılsaydı, ne bileyim) o teğmen bu anısını kıvançla torunlarına anlatabilirdi. Sistem o günlere de devam etse, “Verdim eline bombayı... Sonra bir daha nöbette uyumadı” diye anlatırdı. Sistem aynen devam ediyorsa kimse de çıkıp “Böyle şey yapılır mı? Ya patlasaydı?” demezdi. Hayır, sistem bize bu durumda, “Ne yaman subaymış, yahu! Keşke ben de onun yanında askerlik öğrenseymişim” demeyi öğretiyor.

Aug 26, 2009

Cinnet Yazıları

Cinnet yazısı diye bir yazım türü var mı literatürde? Eğer varsa hiç duymadım varlığını. Şurda Futuriska’nın bir yazısı var. Bi solukda okudum. Yer yer duraksadım. Katılmadım. Ama yazıyı çok sevdim. Sonra sorguladım niye sevdim diye. Katılmadığım yerlere geldiğimde siktir çekip bırakmadım okumayı yani. Beni herşeye rağmen okumaya devam ettiren neydi? Içten içe akan birşeyler vardı yazıda? Cinnet gibi engellenmesi güç. Cinnet kadar haklı. Cinnet kadar suçdan, cezadan, ayıpdan, yasakdan muhaf…

Cinnet yazılarını güzel kılan biraz da onların ince elekli filitreded geçmeden yazılmalarıdır. Ağızdan çıktığı gibi yazılmalarıdır. Hani aşk mektupları vardır ya, okunurken gramer hatası nerde yapılmış diye okursanız sıçmış olursunuz içine mektubun da aşkın da. Öyle bir şey işte. Yani cinnet yazısı mükemmel değildir. Mükemmel olması aranmamalıdır. Bir sürü aşırı genellemeler, yaygın önyargılar, ve hatta gündelik cinsiyetçi söylemler içerebilirler. Küfür etmek gibi bir şeydir. Amacı cinsel kimlikler üzerinde bir yargı değil küfür edenin küfür edilen tarafından açilmış yaranın o en insane dışı vurumudur. Yani sürçi lisan edilme olasılığı çok yüksek ama özünde cinneti ve öfkesi haklı olan bir yazıdır. Bunun için de söylediği her söz alehinde delil olarak kullanılmamlıdır. Yazının geneli bir bütün olarak ele alınıp, yazıldığı tarihsel, sosyal, ekonomik koşulları, bunlar arsındaki dinamik ilişkileri, ve bütün bunların bireyin en öznel duygusal, heyecansal, ve bilişsel yanları üzerindeki etkisiyle değerledirilmelidir. “Topunuzun anasını avradını sikeyim” derken kalkıp bunun alabildiğine genelleyici, erkek egemen ve cinsiyetçi bir söylem olduğu eleştirisi cinnet yazısını fazla bağlamamalıdır. Mesele cinnetin haklılığıdır.

Aug 25, 2009

Ramazanın Hatırlattığı!

Ramazanmış! Yahu hala nasıl insanlar dine inanıyorlar ? Sahi bunca yokluğuna dair delil varken varlığına dair delil olmayan bir güce insanlar nasıl akıllarını teslim ediyorlar? Yani hangi editor, hangi basım evi basar şu kutsal kitapları şimdi? Estetik olarak, mantık olarak, kurgu olarak, felsefe olarak hiç bir özelliği olmayan bu kitapları kim basar yahu? Onca saçma sapan hikayelerden oluşan kitaplara dayalı bir dünya ve öte dünyayaya nasıl inanıyor insanlar? Inanamıyorum aklıbaşinda birinin Tanrı’ya inanbileceğine. Onun için bu insanlar aklını yitirmişler diyorum. Zekalarını körertmişler. Nekadar ateist varsa ancak o kadar aklıbaşında adam var bu dünyada.


Aug 21, 2009

Fıtık

Dunyanın bütün dertlerine yüregim ve beynim yetiyor da belim yetmedi taşımaya. Fıtık oldum. Bugün ameliyat oluyorum. Iyileşip tekrar yazmaya başlayana kadar şu yeni keşfettiğim siteleri tavsiye ederim.

http://hafifabim.wordpress.com/

http://blogyaziyorum.blogspot.com/
http://milli-tarih.blogspot.com/
http://www.seviyesizsiyaset.com/

Sağlıcakla kalın.

Aug 15, 2009

Her Telden

Tam iki hafta oluyor uzak kalalı bloglar dünyasından. Ne yalan söyleyeyim özledim doğrusu. Blog dünyasından uzak kaldığım süre içinde de bir sürü şey geldi aklıma yazma konusu yapmak için, sonra da yoğunlukları solup gitti. En sonunda da rastgele bir listeye dönüşüverdiler.

  • Bu Kürt açılımı nedir? “Hepimiz Türküz” ün “Hepimiz müslümanız” versiyonu mudur bu? Ama yine de hiç yoktan iyidir. En azından şöyle ya da böyle bir dialog çabasıdır. Engel olunmamalı… Ahmet Türk’ün açılım karşısındaki olgun, sabırlı ve akıllı duruşuna da kredi vermeli.

  • Sahi şu Baykal kadar mide bulandıran başka bir şey (insan, hayvan, eşya, falan) daha var mı şu evrende?

  • O… çocukları” filimini izledim - beğendim. Özellikle yaşama ilişkin analojiler çarpıcıydı. Akvaryumdaki balıkların suyunun değiştirilince ölmeleri ile sokakta büyüyen çocukların sosyal, duygusal, ve çevresel koşullarının kalıcı olmayan bir değişimle allak bullak olacakları vurgusu bunlardan biriydi. Hatırladığım kadarıyla şöyle deniyordu “bunlar her ölen balığa ağlarlarsa, anaları daha çook sikilir bunların!”

  • Ilk defa “çimlere basmayınız!” işaretinin antitezini Kanada Toronto’da gördüm: “ Lütfen çimlerde yürüyünüz” diyordu.

  • Esmerin bütün renk aralıklarını karşı cinsteki çekiciliğiyle görmek istiyorsanız Toronto’ya gitmenizi öneririm.

  • Islamcılar Toronto’da oldukça iyi çalışıyorlar. Iktidarı ellerine geçirene kadar; usulca çok kültürlülük, dinsel özgürlük gibi değerleri sonuna kadar kullanıp Batı’nin ağzına bi güzel sıçacaklar gibi geliyor bana. Ya da Batı bunların masum dindar olmadıklarını anlayacak. Kacak şu Benselma İslam’ın Psikanalizi’nde, hic müslüman fobisinden sözediyor muydu? Bende öyle bir fobi var sanki. Valla korkirem balam

Jul 31, 2009

Kadının Faşisti!

Bazan bilmek yetmiyor. Hemen hemen diyebilirim ki bir çok boyutuyla biliyorum ezilmişliğin ne mene birşey olduğunu. Azınlık olmaları, söműrűlműş olmaları, aşağılanmış olmaları, yok sayılmış olmaları biliyorum. Bűtűn bu olumsuzlukların nasıl içselleştirildiğini, nasıl başa çıkma mekanizmalarınca kullanıldığını, nasıl insanı, eğilimlerini, zayıflıklarını, gűçlűlűklarini belirlemede başat rol oynadığını da biliyorum. Yani Stockholm sendromunu da biliyorum, birincil ve ikincil derecede yaşanan post travmatik stress bozukluğunu da. Kadinin iskence ttigini de biliyorum. Freud’un dediği ruh hatalıklarının hemen hemen hepisinin temel işlevi verili gerçeklik denen saçmalıklarla başa çıkmadır; hayatta kalabilmektir deyişini de anlıyorum. Ama dediğim gibi bunları bilmek yetmiyor bazan. Size komik gelebilir ama hala benim kafam basmıyor mesela bir kadının faşist olacağına. Faşist bir kadın görűnce yűreğimdeki fırtınayı anlatamam. Beyinimde oluşmaya çalışan “faşist kadın” şeması ile beyimde çok gűzel ve tutarlı bir biçimde oluşmuş diğer şemalar arasındaki çatışkı bir savaş arifesi gibi korkunç.

Insanlar şaşırıyor tepkime. Ben de onların şaşırışına şaşırıyorum. Yahu bir kadın cinsel kimliğiyle böylesine aşağılanmışken, hergűn ve her an böylesine et gibi pazarlanırken, savaşta kendisine tecavűz bir savaş taktiği gibi kullanılırken, sorgu odalarında kocasına, arkadaşına, kardeşine ya da babasına karşı işkence aracı gibi kullanılırken, rahmi savaşta ölsűn öldűrsűn diye askerler doğuran bir kuluçka makinası gibi görűlűrken, bir kadın nasıl egemen ideolojiyi destekler. Nasıl erkek egemen kűltűrű besler. Bir kadın nasıl vatan ve millet mevzubahisse empati – sempati falan lűks kaçar diyebilir. Bir kadın nasıl bu denli insansızlaşabilir. (Heee valla ben insansızlaşmanın sadece erkeklere özgű bir imtiyaz olduğunu dűşűnűyor olmalıyım!)
Ah beni gidi öğrenme özűrlű beni. Ben Çiller başbakan seçildiğinde de en kötű kadın en iyi erkekten daha iyidir diye dűşűnmemişmiydim sanki! Kadın duyarlıdır. Kadın duygusaldır. Kadın, duygudan uzaklaştıkça karanlık bir hapishaneye dönűşen, adına akıl denen sarayın kraliçesi değildir, hiç de olmamıştır. Siz bakmayın peri ve halk masallarının bűtűn kadınları bir derece cadı gibi gösterdiğine. Bu da kadını ezen bűyűk projenin bir kűçűk ayrıntısıydı…

Kimbilir belki benim Kadından böyle çok şey beklemem de erkek egemen ideolojinin benim űzerimdeki bir yan etkisidir. Yok ! Yok! Kadını “hanım hanımcık” “uslu” “terbiyeli” “gelin olmak için bűyűyen” biri gibi görműyorum. Kadının tarihsel olarak kendisini ezen mekanizmaya karşı insan kalmak için - kadın kalmak için geliştirdiği savunma mekanizmalarının yűzű suyu hűrmetine duyarlılıklarını vatan, millet, bayrak gibi mekanizmalara peşkeş çekmesini kaldıramıyorum sadece.

Anlatabildim mi?

Jul 29, 2009

Andımız Kaldırılsın!

Milli Eğitim Bakanlığına,
İlköğretim okullarında her sabah okutulan “ÖĞRENCİ ANDI”nın insan haklarına aykırı beyanlar içermesi nedeniyle kaldırılmasını istiyorum.

2009 – 2010 eğitim öğretim yılına; ideolojik devletin ideolojik eğitimi yerine, farklılıkları zenginlik olarak gören özgürlükçü bir uygulamaya bırakmasını istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti, Türk etnik kimliğiyle beraber, otuzu aşkın diğer etnik kimlikleri barındıran, çok kimlikli ve çok kültürlü bir ülkedir.

İlköğretimde her gün okutulan “ÖĞRENCİ ANDI”nda; “Türküm” ile başlayan ve “varlığım Türk varlığına armağan olsun”, “Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.”, “ ve son olarak “Ne mutlu Türküm diyene” ifadeleri, Türkiye Cumhuriyetinin çok kimlikli yapısına uymamaktadır. Bu ifadeler “Türk” ırkını esas alan, Türkiye’deki diğer etnik kimliği görmezden gelen hatta asimile sonucu doğurabilecek ifadeler olmakla birlikte ideolojik devlet algısını küçücük çocuklara dayatan beyanlardır.

Çocuklarımız Ne Türklüğe nede başka bir ırka varlıklarını armağan etme andını içmek zorunda bırakılmamalıdır. Çocuklarımız küçük yaşlardan itibaren bir ideolojinin kalıplarına sıkıştırılan insanlar olmaktan çıkarılmalıdır.

Sonuç olarak; Türkiye’deki tüm etnik ve diğer kimliklerin özgürce var olma, farklı ırkların ve ideolojilerin kendilerine dayatılmadığı özgür bir ortamda yaşama hakkı olması gerektiğini düşünüyorum.

Tek tipleştirici ve farklılıkları yok sayarak ideolojik nitelik taşıyan “Öğrenci Andı”ın yeni eğitim öğretim yılında kaldırılmasını talep ederim.