Pages

Sep 29, 2008

Sep 18, 2008

Amerikan Kamuoyu Üstüne

Amerika’nin en ünlü talkshow ve politik komediyenlerinden biri olan Bill Maher ile MSNBC’nin spikeri Rachel Maddow arasından geçen bir görüşmeyi dilim döndüğünce çevirip sizinle paylaşmak istedim.


BM: Bush’u ikinci defa seçerken Amerikan kamuoyu düşündü ki ilkinde bu herif beceremedi hadi ikinci bir defa da seçelim. Öyle görünüyor ki kamuoyu hep böyle yapıyor. Bu ülkenin altı çizilecek özelliği şu ki, bu kamuoyu yönetilmek icin gereğinden fazla aptal. Gerçekten![Olup biteni] anlamak için çok salaklar. Terörizm ya da çevrecilik gibi kompleks durumlari nasıl aciklarsınız bunlara. Açıklayamazsınız. Kamuoyu daha çok köpeklere benziyor. Köpekler gibi ancak komuttaki ses tonunun yükselip alçalmasına göre anlayabilir. Şöyle aklı başında rasyonel bir tartışmayı anlama kapasiteleri yok. Bir köpek mükemmel bir biçimde anlayabilir 20 ya da 30 komutu; gel, git, yat, kalk, yakala gibi… Bu ülkedeki insanlar da ancak şu “başınabuyruk” (Maverick) gibi, “saldırı” gibi, “hücum” gibi, “asker yığma” gibi terimleri anlayabiliyor. “Asker yığma herzaman işe yarar. Ancak başınabuyruklar iyi becerir bu asker yığma işini.” Yani sonuçta inanmıyorum bu insanlara. Doğru karar verebileceklerine inanamıyorum.

RM: Ama bu bağlamdaki dinamik daha doğrusu başına buyruk ile derin, ince analiz edilmiş complex düşüncenin karşılaştırılmasi değil de sanki daha çok “zayıf” ile salağın” karşılaştırılmasıyla ilgili gibi. Amerikan kamuoyu diyor ki “bakın biz anlıyoruz seçtiğimizin salak olduğunu ama aptal ve salaklar tarafından yönetilmekten o denli nefret etmiyoruz. Zayıfların [ya da korkak, entel, humanist demokratların] bizi yönetmesi bizi daha çok rahatsız ediyor. Ve seçim hazırlıklarina bakarsanız cumhuriyetçiler (Republicans) hiç zeki oldukları üzerine tartışma yapmıyorlar. Daha çok demokratların zayıf, korkak, entel, ve kavgada güvenilmeyecek birileri olduğunu tartışıyorlar.

BM: Evet ama onların anlamdıkları da şu: McCain (Cumhuriyetçilerin adayı) büyük bir olasılıkla hepimizi ölüme sürükleyecek. Irak’da yüzyıl ikiyüzyil kalacak ama benim inancıma göre bu savaşın en can alıcı noktasını analdığı bile yok. Irak’da ya da Afganistan’da insanlar bizden onların ülkelerini işgal ettiğimiz için nefret ediyorlar. Yoksa Islamcı radikal olduklarından değil. … Biz onların ülkelerinde üssler kurdukça, PizzaHut’lar açtıkça, bizden nefret etmeye devam edecekler ve herzaman kendini havaya uçurarak bizi öldürmeyi göze alacak gençler bulacaklar.


Sep 16, 2008

28 Yıl Sonra -12 Eylűl 2008

28 yıl geçti ulan. 28 yıl.

Bırak 28 yıldır yazıp, çizdiklerimi, anlattıklarımı, bu bloga başlayalı beri de kaç tane yazı yazdım kimbilir 12 Eylűl’e dair. Kaç tane!

Kimbilir daha kaç tane daha yazacağım.

Bu yıl erken bastırdı iç-sıkıntısı 12 Eylűl’un. Kendi gelmeden boğuntusu geldi travmayla bűyűyen çocukların bölűnműş uykularıyla.Sonra yorumsuz bir gazete kűpűrűnű aldım koydum bloga. Cumhuriyet’e ve diğer kaypak, dönek, ve kıç yalayıcı soytarılara dalaşayım dedim. Sonra Kűçűk Iskender’in Kenan Evren’e açık mektubunu biraz gűlűmseyerek, biraz içim burkularak okudum. Rahatlatmıyordu hiç birşey bu yıl. Bir kaç gűn önce de Ece Temelkuran’ın bir yazısını okudum “21 Dakika” adında. “Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!” diyordu


Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...

Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!”


Diyarbakır zındanı sayfalarında dolandım sonra. Nasıl direndiler insan kalmak için ordakiler? Ne kadar gűçlűyműş insan. Fikret Bila' nın 07.11.07 Tarihli Milliyet Gazetesindeki söyleşide Kenan Evren diyordu ki biz kimseye işkence et emri vermedik.

Cezaevlerinde o gardiyanlar, 12 Eylül öncesi dönemde çok sıkıntı çektiler. Hatırlarsanız, anarşi döneminde cezaevlerini oradaki suçlular yönetiyordu. İdare onların eline geçmişti. Mahkûmlar, gardiyanları yakalarlar, onları döverler, rehin alırlar... Oraların yönetimi, gardiyanların değil mahkûmların elindeydi. Bu gardiyanlar çok çektiler. 12 Eylül olunca da bunlar mahkumlardan hınç aldılar.

Hele bak bu adamın savunusuna. Aptal mı sanıyor bu adam bizi… Sanki bilmezmişiz gibi 12 Eylűl’űn nasıl da 19 yaşındaki çocukları işkenceciye dönűştűrdűğűnű. Hangi gardiyan kendi insiyatifiyle görev yapacaktı ki 12 Eylűl’űn emir komuta zincirinde. Yok Kenan yok, Bűtűn herşey gibi cinayet ve işkenceler de ast-űst emir komuta zincirinden geçiyordu. Yok yok bizim aptal olmadığımızı biliyordur Kenan. Ama kendisine inanacakları aptal sanıyor, ki burda kısmen de olsa haklıdır. Onca emek sarfetti o milyonları yaratmak için. Buna inanan milyonlar senin eserin…

28 yıl geçti ulan. 28 yıl.

Öylesine – bomboş duvara bakarken yakalıdım kendimi. Aklımda Ahmet Telli’nın Su Çűrűdű şiiri.


Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)

Bütün belleğimdekileri yokettim.
Elektrikli bir aygıtla yaktım, jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül edip savurdum.

Adımdan gayrısını bilmiyorum.



Adımızdan gayrısını bilmedik. Bi kimliğimiz vardı bir de kimliğe dönűştűrmeye çalıştığımız benliğimiz.

28 yıl geçti ulan. 28 yıl.

Yok yok! Unutmak istediğimden değil serzenişim. Unutmayacağım. Unutmak onay vermektir. Unutmayacağım.

Hala öfkeliyim. Hala kursağımda birşeyler dűğűmlű. Içimi boşaltamıyorum. Belki yanlış ya da eksik yanında dolanıp duruyorum meselenin…

Kenan Evren’e çatıyoruz hep. Çatacağız da yanlış anlamayın. Ama hatırlayın o sözű. Kenera atılır bir cinsten değildir bu söz:


Hiç bir diktatör kendi gűcűyle ayakta kalamaz!

Ya o diğerleri. Hani o olmasalar Kenan bi bok bile olamazdı’lar! Hani Kenan’ın kanlı elini öpenler! Kanlı ellerinden yiyenler! Hadi listesini yapalım mı?


  • Hani o, iyi adamdır dediğiniz komşunuz, Ahmet efendi var ya? Ya o?
  • Ya o, hani her yargısız infazlarda istiklal marşı okuyan manav Mustafa?
  • Hani oylarınızla sizin, yani milletın, vekili yaptığınız, içerdekilere jopla tecavűz ediliyormus, ne dıyorsunuz diye sorulduğunda koç gibi delikanlılarımız var jopa ne gerek var diyip bıyıklarını buran zeka ozűrlű vekiliniz var ya? Ya o?
  • Hani o kocası ölse bile kendisine maaş bağlanır diye kızınızı verdıiğiniz işkenceci polis, işkenceci yűzbaşı damadınız?
  • Hani o askerliğini yapsın diye adını bile bilmediğiniz diyarlara gönderdiğiniz oglunuz? Hani sonradan uzman çavuş olan?
  • Ya o analar, bacılar, gelinler? Hani sadece ev karısı, sadece subay karısı, sadece polis karısı olan bacılar ablalar, műdire hanımlar, öğretmen hanımlar; ya siz nasıl aldınız koynunuza o sabaha kadar insanlara işkence eden o adamı. Sabaha kadar kadın, erkek, yaşlı, genç, çoçuk demeden işkence yapan o adam size dokunduğunda hiç bir tiksinti, űrperme veya benzeri birşey de mi hissetmediniz. Űrkmediniz mi o adam çoçuğunuzu kucağına aldığında? Çocuğunuz ona baba dediğinde? ….

  • Kızınızı dűşűndűnűz mű hiç? Kızınızın kocanız gibi adamların elinde sabaha kadar işkenceden geçirildiğini ve sabahın erken saatlerinde de cesedinin bir yol kenarına atıldığını.“

  • Babalar, dedeler ya siz? Ya siz nasıl verdiniz elinizi öpsűn diye o ışkenceci oğlunuza? Hakkınızı da helal ettiniz öyle mi? Nasıl ettiniz?


  • Ya o hocalar, profösörler, akademisyenler? Hani o hukuk okuyup, hukuk ve etik okutanından tutun da felsefecilere kadar?

  • Ya o matematikçiler, biolojistler, fizikçiler. Ya bir gecede kıç yalamaktan full profösörlűge yűkselmiş saygın űniversite hocaları. Ya işkencedeki insanlarınasil çözersiniz diye polise danışmanlık yapan psıkologlar? Psikiyatristler? Iskencedekinin nabzını tutan dokotorlar? Iskence görene sağlam raporu veren hekimler?

28 yıl oldu ulan. Bir tek şu “ulan”a sığdırabilseydim keşke öfkelerimi. 28 yıl.

Sorun Kenan Evren falan değil. Sorun 18-19 yaşındaki çocuklara askeri űniforma giydirip, eline jopu verip “bir vuruşta yere yıkmazsan, ananı s…rim” diyen yűzbaşı da değil. Sorun bűtűn kariyerini göt yalamaya adamış bilim, sanat, siyaset insanları da değil.

Sorun insan yaşamına değer vermiyen bu kűltűrde. Şu hiç mi hiç seçme şansı olmadan içine doğduğumuz kűltűrde. Öldűrmeyi, şiddeti her tűr çelişkinin çözűmű olarak gören kűltűrde. Şiddeti kınamayan hatta ödűnleyen kűltűrde. Işte onun içindir ki 1980’den itibaren başlayan şiddet hiç mi hiç zorlanmadı sokaktaki insanın ahlakı olana kadar.

Yani milyonlar işkenceden geçtı, gık yok.

10 binlerın köyű yakıldı, yıkıldı, göçe zorlandı.

Göçe zorlananlar ırkçı bir linç kampanyasının figuranı olarak kullanıldı. Gık yok.

Sıvas’da insanlar yakıldı? Gık yok.

  • Vahşetten – şıddetten utanç duymayan bu kűltűrde sorun. Bűtűn ölűmlere, öldűrmelere, ve şiddetın her tűrlűsűne haklı gerekçeler űreten bu kűltűrde.
  • Vuran ellere “ellerın yesil olsun” diyen kűltűrde.
  • Vurduğun yerde gűl biter diyen kűltűrde.
  • Eti senin kemiği benim diyen kűltűrde.
  • Tohumuna para mı saydık diyen kűltűrde.
  • “Sen mi kaldın kurtaracak, öyle mi” diyen kűltűrde.
  • Vururken, aldırırken, asarken, yakarken, keserken “ya allah!” diyen kűltűrde.
  • Insan öldűrmeyi erkek olmaya denk tutan sosyal değerlerde. Insan öldűrenin yiğit sayıldığı bu kűltűrde.
  • Şiddeti uygulayanın cezasının yanına kar kaldığı bu kűltűrde.
  • Kurşun atan da kurşun yiyen de kahramandır diyen kűltűrde
  • Bu antisosyal, psikotik, bu şizofren kűltűrde.
  • Bireyin varlığını koşulsuz sorgusuz ne olduğunu bile bilmediği ideallere varlığına armağan etiği bu kűltűrde
  • Çocuktaki sűnnetten, kurban bayramına, şenliklerden gerdek gecesine kadar kan görmeyi isteyen bu kan sevici kűltűrde sorun.
  • Bir veba gibi yandakine kanını ve kandan doğan şevheti bulaştıran bu kűltűrde.
  • Tarih derslerinde ya da askerlik anılarında şiddet dolu kahramanlıklarla övűnűldűğű bu kűltűrde.
  • Ölen ölűmű hakkedecek bir şey mutlaka yapmıştır diyen bu kűltűrde.

Eğer insan yaşamına koşulsuz yargısız değer veren bir kűltűrű, bir dini, bir ahlakı, bir hukuku, bir masalı dahi olsaydı bu kűltűrűn belki cuntacılar ve onların işkencecileri yargılanır bir daha böyle şeylerin yaşanmaması için geleceğe yönelik dersler ve önleyici tedbirler çıkarılırdı.

28 yıl sonra belki dinerdi öfkem. Unutmazdım. Unutturmazdım. Bir daha yaşanmasın diye…

Dinerdi ulan bu öfkem. Belki…

Not: Dogramaci ve Evren resmi haric Resimler Serpil'e aittir.

Sep 14, 2008

Küçük İskender'den Kenan Evren'e Açık Mektup

Sayın Kenan Bey,

Bu mektubu size serin bir mart sabahı, Atatürk'e dil uzatan bir YouToube videosunu seyredip sinirle kahvemi yudumlarken yazmaya karar verdim; satırlarımı pek de düşünerek sıralamayacağım; zaten düşünmek gibi ahlaksız bir eylemin girdabına kapılmış bir neslin yok edilememiş ender zatlarından biriyim; en azından özürlü bırakacağınızı umduğunuz bir devrin çocuğuyum; pek öyle lale devri de değil o; bal gibi kötek devri.

Zat-ı âliniz, darbeyi yaptığında henüz 17 yaşındaydım; cebir hesabım kuvvetlidir; şu an cebren ve hileyle 44 civarında seyrediyorum; mamafih sizin kadar dirayetli ve müstakil bir soğukkanlılık sergileyemediğimin de farkındayım.

Bizim aile de sayenizde çöktü; komünist babam arkadaşlarının gördüğü işkencelere, yaşadığı coğrafyanın güzel insanlarının genç / orta yaşlı demeden itinayla seçilerek imhasına tanık ola ola önce kendini, sonra yuvasını mahvetti; akademik eğitim görmüş bir ressam olmasına rağmen Tünel'de yarısı yanmış, pislik içinde bir binanın karanlık odalarında canını teslim etti. Ben sayenizde Kabataş Erkek Lisesi'ndeki eğitimimi okulun koridorlarında dolaşan askerlerin eşliğinde, arada sırada canı sıkılanların bizleri copla sıra dayağına çektiği bir ilim yuvasında tamamladım; siz işkencelerdekilerle vakit geçirirken bendeniz girdiğim tıp fakültesindeki kadavraların başından mide bulanarak kaçtım; kendimi hep bir işkenceci gibi gördüm orada. Sanki öldürdüğümüz yetmiyormuş gibi içini açarak hâlâ konuşturmaya çalıştığımız bir yurtseveri kesmek, daha da kesmek, mümkünse hücrelerine kadar inerek kesmek eğilimini bünyeme yediremedim. Son kadavram bir çiftçiydi. Onun, tahtaya çivilerle çakılmış o büyük ellerini, hayatı kavramaya, toprağı kucaklamaya hazır ellerini unutamadım; bir ölünün kutsal ellerini öpmek ne demektir, bilir misiniz?! Ne faşizme yenilen babamın ellerini ne sizin ellerinizi öperim; o büyük köylünün elleri sizlerinkinden daha sıcak, daha şefkatli, daha öpülesiydi. Ben o adamın elleri sayesinde hayattayım bugün.

Asmayıp da beslediğiniz biri...
Dedim ya, babam ressamdı, siz de resmi seversiniz; babam hayatı boyunca bir nü yapmadı, yapamadı Kenan Bey; masum bir içgüdüyle sanki çıplaklığı fakirliğe bağladı; fakir olan çıplaktı ve bunu resmetmek adeta alaydı onun gözünde; size nü konusunda ne ilham verdi kestiremiyorum ama, cinsel organlarına tazyikli su fışkırtılan kızların ya da hayalarına elektrik verilen devrimci delikanlıların çağrışım yapma olasılığı yüksek; kim bilir bizzat tetkik ettiğiniz bir seansta "bir gün bu vahşeti tuvallere estetik kaygı güderek nakşetmeliyim" diye düşünenler arasına da karışmış olabilirsiniz. Malum, her yer, her şey karışıktı o vakitler; akıllar da dahil buna. İnsanın tamama gücü yetmiyor işte; asmayıp da beslediğiniz kişilerden biri olarak bunu ifade etmeyi ortamın müsaitliğine bağlıyorum.

Vaktiniz varsa ve gözlerinizin sağlığı yerindeyse Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sını okumanızı önereceğim naçizane. O pek nutuk havasında değildir ancak, gizliden gizliye barındırdığı tiratlarla iç hesaplaşmanın hastalıklı yapısını teşhir eder; ah elbette fazla toplumsal sayılmaz belki, kim bilir fazlasıyla bireycidir de, ancak topluma bir noktadan başlamak da lazım. Birey, bunun için iyi seçilmiş bir giriş kapısı. Başka hayatlara saygı duymanın solculukla doğrudan ilgisi olmadığına kanaat getirebilirsiniz; başka hayatlara saygı duymak, bu aralar önemini fark ettiğinizi sandığım özgürlük denen, sizce kızıl bir hevesin tezahürüdür aslında. Yani sizin de anlayacağınız şekilde söylersem bir tarafta kızıl kuvvetleri temsilen Özgürlük vardır, bir tarafta karanlık kuvvetleri temsilen Derin Devlet Politikası. Bir nevi Warcraft; varsa torun torba, bu bilgisayar oyununun brifingini verebilirler size. Güzel oyundur: İnsan ırkıyla yaratıkların mücadelesi. Ama baştan seçmeniz lazım hangi tarafta olduğunuzu. İnanır mısın, bir kaptırıyorsunuz kendinizi; ne şiir kalıyor, ne özlem, ne mücadele, ne memleketi kurtarma arzusu, pata da küte de, kılıç al, kalkan al, geçiyor ömür. İkinci el savaş oyunları, her zaman ucuzdur, herkese tavsiye ederim.
Neyse, konu dağıldı, ee, kolay değil, şizofreniyi bir siper, bir sığınak kabul etmiş, hayatta kalmayı başarabilmiş bir neslin çocuğu olmak, bu acılarla barışık yaşabilmek; bazen benim de dengem kaybolabiliyor. Mazur görmeli.

Benim babamın bavulu olmadı hiç; çünkü her an yolculuğa çıkabilecek kadar tedirgin değildi; tam tersi, yerleşik bir adamdı o. Davasına, düşüncelerine, sevinçlerine, üzüntülerine körü körüne bağlıydı; evcildi kısaca. Eline tutuşturulmuş bir pusulayla yaşamadı. İnsanların işaret ettiği yerlere gitmedi. Doğduğu ülkede doğduğu kadar temiz öldü. Herkes onun kadar şanslı değil. Duydum ki, babamın doğduğu ve temiz öldüğü bu ülkeyi şimdi de eyaletlere ayırma, ortalara bir yerlere Dallas yerleştirmeye niyetli taslaklar hazırlanıyormuş; bir oyun daha vardır; Gizli Hedef. Oyunculara başta görevler dağıtılır ve herkes bir dünya haritası üzerinde ordularıyla bu gizli görevlerini sonuçlandırmaya çalışır. O da zevklidir.

Madem oyun oynayacaktık Kenan Bey, madem her şey bu kadar pamuk helvası kıvamındaydı, madem oyunlar masumdu, o çiftçinin ellerine neden çiviler çakıldı, o zamanki yaşıtlarımın boyunlarına ilmik neden geçirildi; neden babalar ölüme, gençler işkenceye gönderildi, neden bir dönemin taze beyinleri coplar eşliğinde eğitildi; zarlar mı hileliydi, krupiyer mi ahlaksızdı, nü'ye malzeme model mi yoktu?!

Sizi bu yaşta daha fazla yormamak lazım; kusura bakmayın, başta da dedim, şu videoya sinirliyim aslında. Mektubuma son verirken, şu öpme / koklama bahsine gelmişken, eylemsiz kalmayı tercih ediyorum. Kısmi "fikir arkadaşı"nız sayılabilecek Yıldırım Gürses'in dediği gibi 'biliyorum, bu son mektup ayıracak bizi' lakin, çıkarayak, bu coğrafyada düşünce özgürlüğünün sizin de canınızı yakmasına ben ve kahvehanedeki arkadaşlarım pek güldük. Artık sayenizde okumuyor, düşünmüyor, statik bünyelerimizi okeyle, kingle, batakla tıka basa dolduruyor, boş vakitlerimizde nü resimlerin önünde 17 yaşlarımızın geç kalmış tatminlerini kolluyoruz.

Shakira nasıl, biz hastasıyız.

Hürmetler.

Sep 6, 2008

Ramazan - Saygı - Bireysel Özgürlük

Ramazan daha gelmeden tehditleri őnceden gelmiș korku atmosferini yaratmıștı. Őğretmenler odasında yalnız oturuyordum. Inançlı müslümanlardan biri müdür muavini ile girip odaya dıșarda bașlayan sohpetlerine devam ediyorlardı. Ya da planları őyleydi. “Yok canım kimse sigara içemez burada.” Baktım. Bakmadılar. Sanki yokmușum gibi. “Hocam tehditiniz bana ise, üzgünüm ama ben sigara içeceğim sen de sıkıysa bana sigara içirtme” dedim. Hatırlamıyorum sonrası nasıl gitti. Kavga etmedik ama orası kesin.

Sonra Ramazan geldi. Ilk gündü. Herzamanki gibi kahvaltıdan sonra okula doğru yola çıktım. Ilk sigaramı yakmıștım. Sonradan da őğreneceğim: Ramazanda açıkça oruç yiyen kasabanın ilk delisi benmișim. Çocuklar dehșet içindeydiler. Daha őğretmenler odasına girmemiștim ki müdür muavini yanıma geldi ve Ilçe Milli Egitim Müdür yardımcısının beni çağırdığını sőyledi. “Ne o dedim! Beni rüyasında mı gőrmüș? Sőyleyin dersim var. Dersden sonra giderim”dedim. Müdür muavini bunun onu kızdıracağını sőyledi. Ben de onun keyfinin eğitim ve őgretimi engellememesi gerektiğini sőylediğimi ona sőylemesini sőyledim ve dersime gittim. Őgrenciler suskundu. Tenefüsde őğretmenler odasına doğru giderken baktim ki MEB Ilçe Müdür yardımcısi beni bekliyor. Hocam konușalım dedi. Müdür muavinin odasına gittik. Kapıyı kapadı. “Hocam siz bilgili insansınız. Toplumda bireylerin birbirine saygısı șartttir” gibi laflar etmeye bașlamıștı ki sőzünü kestim “Iște bu nedenle sizin bana saygı duymanız gerekiyor” dedim. Ben siz oruçsunuz diye mi yemek yiyorum ki size saygısızlık olsun. Siz oruçsunuz diye mi sigara içiyorum. Ben Ramazandan őnce de sigara içiyordum șimdi de sigara içiyorum. Siz oruç tutuyorsunuz diye benim de oruç tutmamı istemeniz ya da oruç tutmadığımı saklamamın zorunluluğunu bana dayatmaniz olsa olsa birey olarak sizin benim üzerimde baskı kurmanızdır. Bu anayasaya da aykırıdır. Devlet memurlar kanununa gőre de aykırıdır. Siz gőrevinizi kőtüye kullanıp benim üzerimde baskı kuruyorsunuz” dedim. Ürker gibi olmuștu. “Yok canım, arkadașça sőylüyorum” gibi laflar etmeye bașlamıștı. Siz benim arkadașım değilsiniz. Olamazsanız da. Ayrıca benim arkadașım beni MEB Ilçe merkezine ayağına çağırmaz. Müdür odasına beni çağırıp, kapıyı kapatıp, benimle bir amir sıfatı ile konușamaz” dedim ve çıkıp dersime gittim.

Iki gün sonra da ilçedeki Imam Hatip Lisesinde ders őğreteceğime dair bir belge geldi. Imam hatip’e yeni bir müdür gelmiști. Güreșçi ve militan-vari bir adammıș demișlerdi. Tanıșmamıștık. Hemen anlamıștım, adam őzel talepte bulunmuștu herhalde beni islah etmek için. Bir de imam hatipde ders verip oruç yemek de iyice bir kafa tutmak olacaktı hani . Ama őte taraftan eğer sigara içmesem (oruçlu gibi gőrünsem, ya da saklasam oruçlu olmadığımı) kendime hiç saygım kalmayacaktı. Őlsem de içecektim. Içmeyecek olsam da içecektim. Imam Hatip’in őğretmenler odasına girdim. 4 ya da 5 őğretmen vardı. Çıkardım sigaramı yaktım. Odada kimse kalmamıștı. Sonra müdür geldi, șőyle çatık kașlarıyla bana bir baktı ve

- Siz hoca mısınız ?
- Diğerlerine benzemiyorum. Benzemetiniz galiba ama evet hocayim. Ya siz kimsiniz?
- Ben yeni okul müdürüyüm.
- Ben de benzemetim! Liseden geliyorum.
- Hocam odamda konușalım.
- Siz gidin sigaram bitince gelirim.
- Sigaranızla gelin.
- O zaman olur.

Odasında da o kaba-saba dayı-vari konușan adam saygın bir entellektüel oluvermiști birden. Saygı üzerine ve saygının demokrasi gibi çoğunluğun azınlık üzerinde mutlak tehakkümmünün olmadığını konuștuk. Sonra da

- Hocam yine de içmeseniz?
- Yok hocam ben içerim. Bu benim zar zor sahip olduğum kısıtlı őzgürlüklerimden biri. Siz ister MEB’e gidin ister cihada.

Hafta sonuna doğru - Cuma günüydü sanırım - Imam Hatip’de oğretmene ihtiyaç olmadığına dair bir belge daha gelmiști…

Ortaokullu çocuklar gelip sorardılar: Hocam niye oruç tutmuyonuz? Derlerdi. Ben de “yahu çok karnım acıkıyo ondan “ derdim. Sonra őglen arasında elimde bir somun ekmek yemeğe -eve-giderken ortaokullu çocuklar arkamdan bağırırlardi:

“Afiyet olmasın őğretmenim!”

Sonra lise üçdeki bazı őgrenciler de bana őglen yemeğinde eșlik etmeye bașlamıșlardı.

“Ulan hani oruç tutuyordunuz” dediğimde de

“Hocam babadan korkuyoz yaaa!” derlerdi.

Eminim babaları da komșulardan ya da kahvedeki arkadașlardan…