Pages

Mar 8, 2010

New York'da bir gün!

Erken gelmiş bir bahardı geçen Cumartesi. New York’da bahar çok güzel gelir falan gibi saçma sapan şeyler söylemeyeceğim tabii. Zorlu bir kıştan sonra her yere gelebileceği gibi güzel gelmişti o güneşli-baharlı gün. FF’den Orta Dünya ile tanıştık. Kahvelerimizi alıp elimize yürüdük Manhattan’da. Dünyanın küçük bir örneklemi New York. Her yerden herkesler var orda. Hele de dünyanın en güzel kızları, kadınları; her boyda ve renkte. Insanın hani işi gücü bırakıp oturup gün boyu gelip geçeni seyredesi geliyor.

Her şeye rağmen bir güne bir sürü şey sığdı yine de. Işte bir kaçı:

Teknoloji: Sabah erken acaleyle çıkarken cep telefonumu evde unutmuşum. Bir yandan “tüh, ne yapcağım şimdi, bir sürü dert!” derken de bir yandan da engel olamadağım bir şeytanca sevinç vardı. Telefonun olmayışı Orta Dünya ile buluşmamı tabii ki engelleyemezdi. Bi baktım ki kafam nasıl çalışıyor. Şu teknoloji tembelliğe itmiş bizim kafayı resmen. Oh ne güzel, teknoloji olmayınca insan-bağlantısı kuruyorsun. Başka çözümler arıyorsun. Adres soruyorsun. Yok yok gerçekten bu denli teknolojiye bağımlı olmamalı.

Yanımda oturan hatunun telefonunu rica etsem? Tüh şu telefonlar da kişilerin özel eşyaları gibi oldu resmen. Kişinin telefonunu kullanmak dış fırçasını kullanmak gibi bir şey artık. Acaba potensiyel islamcı terrorist gibi mi görünüyorum/algılanıyorum (Barut esmeri, bıçkın :-) amaaan ne anlar şu avrupa asıllı beyazlar yakışıklıdan). Doğrudan doğruya sormak yerine dolaylı bir yol denesem mi acaba şu hatunun telefonunu kullanmak için? Daha az korkutucu ya da şupheci olur mu?

--Af edersiniz şu cep telefonları yaygınlaştı diye telefon kulübeleri kaldırılmadı değil mi ortalıklardan?
--- Ha! Oh. Nooo! Yoo zannetmem.
--- Evden çıkarken telefonumu unuttum da. Bir de biriyle Madison Square Garden’in önünde buluşacağım ilk defa.
--- Nasıl olur unutursunuz? Ben asla telefonsuz çıkamam, mutlaka eksikliğini hissederim.
--- O denli sık kullanmıyorum. Onun için eksikliğini de hissetmedim.
Aklımdan da şu geçiyor: Pis! Vermeyecek telefonu. Terrör korkusunun damardan verildiği Bush yönetimi yılları hala etkili olan bu ülkede çok mantıklı “birisinin sizin telefonu kullanıp bir yeri bombalama olasılığına inanmak. Kadın da haksız değil… Ama ciddi ciddi hiç teklif etmedi hatun yahu! “Tabii canım ne olacak alın benimkini kullanın” diyebilirdi ve demedi… Pis!

Istasyonda gördüğüm ilk resmi görevliye soruyorum: Telefon kulübesi var mı buralarda. Gösteriyor. Telefon ediyorum. Orta Dünya açmıyor. Mesaj bırakmak zorundayım. Kendimi tarif ediyorum. Üstümdeki montun kiremit renginden, boyumdan ve tabii ten rengimden. Bi de kırmızı karanfil taşısaydım diye geçiyor aklımdan. Gülümsüyorum….

Orta Dünya: Istasyondan çıkıp Madison Square Garden’ın önüne geliyorum. Nasıl da kalabalık. New York Knicks’in maçı olabilir… Yahu bu kalabalıkda nasıl çocuk bulacak beni… Dur, ordaki gazetecinin telefonunu kullanayım. Hintli biri. Bizden sayılır. :-) Hiç teredütsüz veriyor telefonunu. Tekrar arıyorum Orta Dünya’yı. Konuşuyoruz. Tam nerede olduğumu söylüyorum. Bekliyorum. Bi ara arkamı dönüyorum ve bizim Hintli çocukla göz göze geliyorum. Yüzünde gülmseme ile telefonda ve bana bakıyor. Orta Dünya onu aramış olmalı diye geçiyor içimden. Ona doğru yürürken bakıyorum birine beni gösteriyor. Bu bizim Orta Dünya…

Ne iyidir bizim kültürün bazı yanları. Sanki kırk yıldır birbirimizi tanır gibi el sıkışıp yürümeye başlıyoruz. 5 dakika sonra da ülke meselelerini konuşuyoruz. Memleket kurtaracak gibi. Manyak mıyız biz ya? Bu ülke ne yapmış bize??? Sonra gurbetlikten, gurbetteki hallerimizden, Türkiyeliliklerden dem vuruyoruz Orta Dünya ile. Sonra ayrılıyor.

Yılmaz Odabaşı: New York Universitesinde Ulusal şairler ve Everensel şiir adıyla bir program var. Mahmut Derviş ve Nazım Hikmet’in şiirleri hakkında konuşulacak bir panel. Yılmaz Odabaşı da gelecek. Oraya gidiyorum. Hava çok güzel. Yürürken bir tür zaman yolculuğuna dalıp yıllar öncesine gidiyorum. Karanlık, kirli, yağmurlu bir Izmir akşamında tanışmışmıştım Yılmaz Odabaşı ile. Universite sonda mıydım? Cebimde para yok iyi bir yere davet edeyim. Arkadaşlarla gittiğimiz Basmane’deki kamyoncuların takıldığı bir kahveye davet ediyorum; borç hesabına yazdırırım hiç olmazsa çayları. O da sevindiğini söylüyor. "Ne iyi ettin, beni Pasaport’a entellerin gittiği yerlere götürmedin" diyor. Çokça bi populist bir söylem gibi geliyor ama belki de beni utandırmamak için söyledi diye geçiyor içimden. Şiirlerimden bazıları yanımda. Onlara bakıyoruz. Üzerinde yapıcı eleştiriler yapıyor. Çok seviniyorum. Sonra adreslerimizi alıyoruz. Mektuplaşmalar sürüyor. Her mektup şiir hakkında bir kitap okumak kadar yararlı ve eğitici. Bi ara Ankara’da çok tesadüfen bir dergide benim şiirlerimden birinin yayınlanmış olduğunu görüyorum. Iyi ama ben göndermedim ki şiiri oraya. Sonra bir mektup. Yılmaz göndermiş. Sağolsun. Nasıl olsa ben çekmeceye yazıyordum. Onun sayesinde gün yüzü görmüştü hiç olmazsa..

Iki –ya da -üç yıl önce web sayfasını görünce. Emailleşmiştik. Hatırlamıştı. Nasıl da hoşuma gitmişti hatırlaması.

Bugün buraya geleceğini bildiğim için email yazmıştım görüşmek istediğimi söylemiştim. Ismimin tanıdık geldiğini ama bir türlü beni hatırlamadağını söylemişti. Yazıp hatırlatmaya çalıştım kendimi. Yanıt gelmedi. Şaşırdım. Ortak bir tanıdığa sordum: “Hayırdır? Bu adam beni tanımadı yahu.” Bi trafik kazası geçirmiş. Ondan olabilirmiş. Üzüldüm. Bugün onca yıldan sonra belki konuşabilecektik. O kirli, yağmurlu Izmir akşamını belki hatırlayabilirdi.
Salona vardığımda o dışarda sigara içmeye gitmişti. Geldiğinde göz göze geldik. Nezaketen bir gülmseme ile “merhaba” dedi. Tanımamıştı. Doğaldı. Onca yılda ben çok değişmiştim tabii. Panelden sonra yanına gittim. Kendimi tekrar tanıttım. Adımı söyleyice soyadımı kendisi tamamladı ve birkaç dakikalık izin istedi, diğerlerine “bi merhaba” demek için. "Seninle konuşmak istiyorum" dedi. Tabii dedim ve gittim yerime oturdum ve beklemeye başladım. Herkeslerle konuştu. Sonra çekip gitti. Adam resmen çekip gitti yahu. Beni hiç aramadı. Sormadı. Ben öyle kalakaldım.

önce bi kızgınlıktı yaşadığım. Sonra olgun ve düşünceli davranıp akla büründürüp “adam kaza geçirmiş, normaldir” diye kızgınlığımı yatıştırmaya çalıştım. Işe yaramadı. Hala kızgındım. Şair, şiir, ideoloji, falan filan değil mesele. O kirli, Izmir akşamının hatrı da değil. O mektuplar da değil. Mesele bi dakka bekle deyip sözünde durmaması idi. Kızgınlığım ondan…

Mahmud Derviş. Panelin konusunun bir kısmı Derviş’in şiirindeki yerel ve evrensel ögelerdi ve bu ögelerin hatta bir bütün olarak şiirin politikliğiydi. Güzel değerlendirmeler yapıldı Derviş’in şiiri hakkında. Sonra şiirlerini okudu öğrenciler, hem Ingilizce’de hem de Arapça’da. Daha önce Arapça kulağıma hiç bu denli hoş gelmemişti. Hatta Ingilizce’de dahi güzel geldi şiirleri Derviş’in (oldum olası çeviri şiiri hiç beğenmem). Hele bir tanesi vardı ki ölümle pazarlık yaptığı, harikaydı. Internetten bulduğum Ingilizce’ye çevrilmiş bir parçası şöyle:
Sit
Otur
Put down your hunting things outside under the awning
Indir şu av şeylerini dışarıya tentenin altına koy
Hang your set of heavy keys above the door!...
Ağır anahtar destelerini de kapının üstüne as
Don’t stand on the threshold like a beggar or tax collector
Dilenci gibi ya da vergi memuru gibi durma öyle eşikte
Don’t be an undercover policeman directing traffic
trafiği yöneten sivil polis gibi de olma
Be strong like shining steel and take off the fox’s mask
Parlayan bir çelik gibi güçlü ol ve yüzündeki tilki maskeni de çıkar.
Be chivalrous glamorous fatal...
büyüleyici bir şovelye gibi ölümcül...
Death wait
ölüm bekle hele biraz
take a seat
hele bi otur
drink a glass of wine.
Bi bardak şarap iç

*** şiir çevirisi yapmak değil size şairin ölüm karşısındaki tavrını betimlemek için kendimce çevirdim bu dizeleri. Hatalar varsa affola.
Post a Comment