Pages

Aug 18, 2010

Welcome

Nasıl da seviyorum Hollywood dışı bir film seyretmeyi! Bir yanım sinemanın estetik yanından doyum bulurken, diğer yanım sinemanın sosyo-politik yanından doyum bulabiliyor. Bir diğer yanım sinemanın insan yanımı uyardığını hissederken bir diğer yanım da evrensellik duygusu yaşatıyor bana.

Biraz evvel izledim Fransız yönetmen Philippe Lioret’in Welcome adlı filmini. Film işlediği konuların karmaşıklığına inat alabildiğine sade ve yalın. Ana temayı 17 yaşındaki Irak’lı bir kürt genci olan Bilal’ın Ingiltere’deki sevgilisine kavuşmak için Ingiltere’ye gitme çabaları oluşturuyor. Bilal Irak Kurdistan’ından yola koyulmuş, Türkiye’de işkenceden geçmiş (Bilal Türk ordusu tarafından yakalamış ve sekiz gün boyunca başına bir plastik torba geçirilmiş), en sonda da Fransa’nın Calais adlı küçük bir kasabasında Fransız polisince yakalanmıştır. Türkiye’de gördüğü işkencenin sonucu geçirdiği travma yüzünden kaçak bindikleri kamyonun sınır kapısındaki incelemden başına plastic torba geçirip belli bir süre bekleyemediği için kendiyle birlikte diğer kaçakların yakalanmasına da sebep olmuştur Bilal. Şimdi tek seçeneği vardır; Ingiliz Kanal’ını yüzerek geçmek. Kasabanın havuzunda yüzme dersi veren Simon’la tanışması böyle gerçekleşir.

Simon karısından boşanmak üzre olan eski bir yüzücüdür. Simon aman aman duyarlı falan bir insan değildir; Süpermarkete illegal yabancıların alınmayışını protesto eden karısının yanında alabildiğine sıradan bir vatandaş tipidir Simon. Bilal’in kararlılığı ve direngenliği etkiler Simon’u. Bilal’ın hikayesini ögrenince daha da bi sarsılır. Karısına “çocuk sadece sevgilisine kavuşmak için binlerce kilometreyi aşmış buraya kadar gelmiş ve şimdi de kanalı yüzerek geçmeyi deneyecek, ben ise seni yeniden elde etmek için yolun karşı tarafına bile gidemiyorum” deyişi filmin güçlü yanlarından birini oluşturuyor.

Öte yandan ikinci dünya savaşı Almanya’sını andıran Fransız polisinin göçmenlere karşı giriştiği alabildiğine faşizan tutum filmin bir diğer omurgasını oluşturmakta. Hatta biri kalkıp filmin ana teması asıl bu bile diyebilir ve ben buna pek itiraz da etmem. Ve film bunu bir kere bile “politika” ya da politika yüklü herhangi bir jargon bulaşmadan kotarıyor. Ve bizim apolitik, kendi mutsuzluğu ile meşgul Simon tutuklanmayı ve hapse girmeyi göze alıp Bilal’e elinden gelen yardımı yapıyor.

Film bittiğinde yüreğinizde bir karmaşık, bir duygusal yoğunluk bırakıyor. Ve iyi ki Hollywood dışında film yapanlar/yapabilenler var diyorsunuz…


Bazı iligili linkler

Post a Comment