Pages

Sep 6, 2010

Anadil ve Asimilasyon

Serpil Odabasi - Vatandaş Türkçe Konuş
Bana anadilim öğretilmedi. Türkçe öğretildi can yeleği gibi. Ilkokulda Kürtçe ya da Zazaca konuşmadığım için öğretmenlerimce ödüllendirilirdim. Diğerlerine örnek gösterildim. Okul bahçesinde oyun oynarken bile Türkçe dışında dil konuştu diye dayak yiyen arkadaşlarımı hatırlarım. Öğretilen konuyu yeterince iyi anlayamayışı dili bilmemeye değil de zeka düşüklüğüne yorulup aşağılanan arkadaşlarımı hatırlarım. Kendimi suçlu hissederdim onlar dayak yerken, aşağılanırken.

Sonra Izmir’e geldik. Ilkokul 5inci sınıftaydım. Öğretmenim beni göklere çıkarıyordu “bu çocuk diğerleri gibi değil” derken. O “diğerleri”nin kim olduğunu bir türlü anlamıyordum ama övgü(!) almak hoşuma gidiyordu. Soruyor muydum “kim onlar?” diye. Onu hatırlamıyorum. Hatırladığım, benim üzerimden bütün kürtlerin aşağılandığını sonradan anlayacaktım.

Süleyman diye bir çocuk vardı mahallemizde. En iyi arkadaşımdı. Bir gün annesi öfkeyle geldi ve “ben sana demedim mi bu pis kürtlerle oynama diye ha? Demedim mi?” diye diye döverek götürdü. Içimden nasıl bi ağlamak gelmişti! O zamana kadar yaşadığım hiç bir şeye benzemiyordu bu defaki ağlama duygusu. Ne yediğim dayaklara, ne aldığım cezalara, ne de aldığım küfür gibi övgülere. Hiçbirine benzemiyordu. Annemi de o denli öfkeli görmemiştim. O erkek egemen ve müslüman feodal kültürün altında ezilip posası çıkmış o sessiz, sedasız, o ezik anam nasıl da öfke dolmuş komşuya bağırıyordu “Bu çocuklardan ne istiyorsun? Oğlum sana ne yaptı? Kürtler sana ne yapmış?” diyordu…

Kürtçe ögreneciğim demiştim. Denedim. Olmadı. Bir türlü olmadı. Çünkü evde, okulda, ve sokakta egemen olan dil Türkçeydi. Doğal olarak da kolaydı her defasında Türkçe’yi seçmek. Ortaokul son sınıfta şiirle tanıştım. Ahmet Arif, Nazım, Enver Gökçe, Birinci yeniciler, ikinci yeniciler, ve diğerleri… Şiir bana dili sevmeyi öğretti. Türkçe’yi sevmeyi; ilk Türkçe’de “seni seviyorum” demiştim. Türkçe’de küfür ediyordum. Türkçede gülüyordum. Bazan Siverek aksanlı fıkralara da gülüyordum. Ve aynı fıkrayı Türkçeye çevirince aynı gülmüyordum artık. Hatta hiç gülmüyordum, komik olmuyordu… Ama Türkçe’de şiir yazıyor, Türkçe’de okuyordum. Türkçe yazıyordum ama benim şiirim Kürt şiiridir aslında diye tartışmalara da giriyordum (Ah büyüyünce şair olacaktım ben!)

Her ne kadar asıl anadilim benden çalınmışsa da, yasaklanmışsa da Türkçe benim de anadilimdi. Bu egemen ve ezen kültürün dilinin benim anadilim olması ve onu anadillerimden biri kabul etmem dolayısıylaydı ki ben bir yandan o kanlı – o insanlık dışı asimilasyon projesinin canlı bir sonucuydum, diğer yandan o projenin inkarıydım. Ezenin –sözde- temsil ettiği egemen kültüre karşı öfke ve nefret duyguları geliştirmeden, dile kültürel bir zenginlik diye yaklaşarak o projenin iflasıydım. Türkiye insanını severek, ideolojik devlet aygıtını tek tek bireylerden ve topluluklardan ayırd ederek o projenin hem inkarı hem iflasıydım.
Sonra Diyarbakır zindanından, cehenneminden, haberler gelmeye başlamıştı. Iğrençtiler. Ama bir tanesi vardı ki diğerlerinden çok farklıydı. O da şu ünlü “Türkçe konuş! Çok konuş” yazısıydı. Birden o ilkokul çağlarıma gitmiş, Kürtçe konuştu diye dayak yiyen arkadaşlarım karşısında dayak-yememe utancımı hatırlamıştım. Belleğimdeki yaranın kabuğu kazınıyordu. Her Türkçe konuşmada midemde asitler salgılanıyordu.

Tekrar denedim Kürtçe’yi Izmir’de öğrenmeyi. Yok, yine olmadı.

Neydi eksik olan? Belki hiç bilemeyeceğim. Belki Türkçeden nefret ederek başlayabilirdim, ki nefret yeterince güçlü bir motive edicidir. Türkçe(m)den nefret etsem biliyorum onlar kazanmış olacaklardı çünkü her şeyin başında nefret ideolojisiydi onlarınki. Çıkamadım o ikilemden. Hala öğren(e)medim Kürtçeyi, Ingilizce’yi ögrendim de. Ama ben hala Kürtçe ağlarım bir kürdün tırnağı taşa gelse. Kürtçe ağladım şu “iki dil bir bavul” filmini izlerken. Ben Kürtçe gülerim biri bir yerde “Tırşıkçı” dese. Ve kızlarımın adı inadına Kürtçedir.

O nefret tüccarlarının bilmesini isterim ki ben canlı bir örneğiyim ideolojilerinin iflasının.
Post a Comment