Pages

Nov 28, 2010

12 Eylül Darbesi ve Eğitim


24 Kasım öğretmenler günü hakkında yaptığım “12 Eylül’ün ürünüdür” iddiası hakkında (ki bunu iddia eden ne ilkim ne de son) daha açıklayıcı bilgi istendi. Bunu fırsat bilip kendi deneyim ve gözlemlerime dayalı olarak yazayım dedim* (Dip notları düşmek zorunda kaldım. Konular, sarmal bir yay gibi, o denli birbiri içine geçmiş bir durumda ki, dip not düşmesem konular dağılıp duruyordu).

Lafı dolandırmadan şurdan başlamalı; 12 Eylül Türkiye toplumunun yeniden yapısallaştırılmasının projesiydi ve bu projenin önemli bir öğesi de eğitimdi. Örneğin 12 Eylül darbesinin en büyük sebebi söylendiğinin aksine insanların birbirlerini öldürmeleri falan değildi**. Asıl gerekçe bir yönüyle 1923’den beri koyun sürüsü gibi güdülmüş yığınların, okullardan çıkan öğrenciler ve öğretmenler tarafından aydınlanması, bilinçlenmesi ve bu bilinçlenmenin sonucu olarak kendisini yöntenelerden ve iş-verenlerden hak arama ve hesap sorma düzeyine doğru sosyal ve politik bir bilinçlenmeyi yaşamasıydı. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da yığınların artık kontroldan çıkmaya başlamasıydı. Bu nedenle eğitimin bu (ilerici) unsurlardan arınması darbe projesinin olmazsa olmaz koşullarından biriydi. Kuşkusuz sadece eğitimin bu unsurlardan arınması yeterli olamazdı. Bu arınmanın yanısıra eğitimin ve eğitim içindeki bütün öğelerin yeniden organizasyonu, rollerinin ve içeriklerinin yeniden tanımlanması gerekmekteydi. Ki öğretmenler ve idareciler bu planın en can alıcı (hem de gönüllü) aktörleri olmak durumundaydılar.

Bu nedenle, 12 Eylül darbesi ile birlikte, ilk yapılanlardan biri iyi ve nitelikli eğitmenlerin kıyımı olmuştur. Işkence ve tutuklamaların yanısıra 1402 adlı yasayla yüzlerce - binlerce öğretmen ve öğretim görevlisi görevden alınmış, sürgüne gönderilmişti.

Temizlik
Darbe olduğunda lise ikinci sınıfa yeni geçmiştim. Sokaga çıkma yasağı kalktığında sanki şehir de değişmişti. Sanki siyah beyaz bir ikici dunya savaşı filmindeymiş gibiydi şehir. Herşey yerle bir edilmişti ama binalar duruyordu yerli yerinde. Insanlar yere bakarak yürüyorlardı. Ürkek. Askeri jipler ve sivil polis olduğu her halinden belli olan adamların içinde olduğu Reno marka arabalar; OYAKın arabaları. Herşey renksizdi, yeryüzü de öyle, gökyüzü de, denizin yüzü de. Rengini yitirmişti herşey. Ya da her şey tek renkliydi: Gri. Şehrin bütün duvarları devlet sarısıydı sanki. Ve yamalı. Bütün sloganların üstüne badanalar sürülmüştü. Okula ilk gidişimi hiç unutamıyorum. Sanki benim okulum değildi. Yabancıydı okul bahçesi. Sıralar. Sıraların üstü nasıl da kazınmıştı; traşlanmıştı. Sevgilinin adını yazsan üstüne suç olacaktı.***

Ya öğretmenler? Olacak şey değil, nasıl olur da öğretmen kalitesi böyle düşer birden bire? Nerden geldiği bilinmez neredeyse eğitim ve öğretim formasyonundan haberi bile olmayan adamlar öğretmen diye türemeye başlamışlardı. Eski (gerçek) öğretmenler fişlenmeye başlanmış ve “görülen lüzum üzerine” gerekçesiyle en ücra köşelere sürülmüşlerdi. Sağlık durumu nedeniyle hastane ve doktor bakımından uzak yerlerde olmaması gereken bir öğretmenimin Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir köye atanması, sürgün değil bir cinayetti. Bir yıl geçmeden öğretmenimizin ölüm haberi gelmişti. Bunun yanısıra aile kurumunun kutsallığı gereği normalde evli öğretmenler eşlerinden ayrı yerlerde görevlendirilmezlerken bu kural (ve hatta yasa, 657 sayılı Devlet Memurlar Yasası) bütünüyle rafa kaldırılmış, öğretmenlerin ailesi parçalanmaya terk edilmiştir****.

Yeniden Yapılandırma
12 Eylül bütün kurumları, organizasyonları, ve yönetmeliklerini topluca fesh ettikten sonra kontrollü bir biçimde yeniden kuruyordu parçaları bir araya getirerek. Bir çok kurumun başına askerler ya da asker kökenliler getiriliyordu. Milli Eğitim Bakanlığına da emekli bir korgeneral olan,Hasan Sağlam getirilmiş ,yönetmelikler ve kurallar askeri emir gibi değişmeye başlamışlardı. Cok kısa bir sürede herşeyin yüzü ve rengi değişmeye başlamıştı. Öğretmenler ve idareciler nerdeyse sokaktaki ispiyoncular gibi çalışır olmuşlardı. Istiklal Marşı töreninde gülümseyeni dahi disipline verme ile değil sıkıyönetime verme ile tehdit etmeye başlayan sözde eğitici tipler olup çıkmıştı bir çok öğretmen. Öyle bir ortam oluşmuştu ki sıralara, duvarlara yazılan en ufak şeyler bile “acaba slogan mi” şüphesinden geçiyordu. Öğretmen eğiten değil polise veren olmuştu. Öğretmenlerin bir kısmı da korkudan sadece seyreder olmuştu olup biteni. Sesini çıkarsa gelip dersten bile alabilirlirlerdi öğretmeni. Bu paranoya değildi. Öylesine bir gerçekti. Öğrenciler de değişmişti sanki. Bir sürü tandık tip yoktu ortada. Aksine bir çok yeni öğrenci vardı. Bir çoğu da subay çocuğuydu.

Bunun yanısıra yavaş yavaş bütün derslerin müfredatları da değişmeye başlamıştı. Ders kitapları anlaşılması zor bir dille yazılır olmuştu. Adı sanı duyulmamış, ne idüğü belirsiz adamlar sosyolog, filozof, bilim adamı diye kitaplarda yer almıştı. Atatürk nerdeyse damardan veriliyordu. Ama çok ince bir ayarla Atatürk’ün devrimci potensiyele sahip yanları değil de gerici, bağnaz yanları sanki daha bir özenle seçilmişti. Türk-Islam senteziydi bunun adı. 1983 Anayasası ile birlikte de müfredatı sünni islam perpektifinden belirlenmiş din dersleri zorunlu olacaktı. Ki bu laiklik ilkesine en büyük darbeyi vuruyordu. Sonra YÖK kurulacaktı. Doğramacı ve Evren el-ele yüksek öğrenimin içine edecektiler hatta sonra Hasan Sağlam YÖK başkanlığı da yapacaktır. Yüksek öğrenimin lise öğrenimine dönüştürülme tarihi burdan başlayacaktı. Bunun ne mene bir şey olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Ama bu konuda Savran, S., Tanor, B., Vassaf, G. (1987). Out of order: Turkish universities and totalitarianism adli kitabına bakılabilir. Bu kitabın ana hatlarına da şurdan ulaşilabilir. Yüksek öğrenimin hala geçerli olan amaçlarına da bi bakın isterseniz *****

Yeniden yapılanmanın ekonomik ayağı da Özal ile birlikte devreye sokulacaktı. Bunun adı market ekonomisi ya da neo-liberal kapkaçtıcılık olacaktı. Özal ile birlikte eknomideki hareketlilik alabildiğine zengin ile fakir arasındaki uçurumu arttıracaktı. Hayali ihracatlar, ahlaksızlık, rüşvet, adam kayırma ve benzeri bütün namussuzluklar yeni “değer” olacaktı. Diğer yandan karma ekonominin ana ögesi olan develet kuruluşları özelleştirme yolu ile neo-liberal ideolojiye kurban ediliyordu. Bu arada eğitime ayrılacak para yok denirken bütçenin en büyük payı orduya ayrılıyordu. Ardından anayasa ile insanlara tanınmış ücretsiz eğitim olanaklarının paralı olmaya ve özelleşmeye başlaması bir diğer onemli gelişmeydi. Ha eğitime ayrılacak para yok derken aynı devlet özel okullara miliyonlarca dolarlık yardım yapıyordu. Devlet okullarında da deney yapacak deney malzemesi bile yoktu (bir önceki yazımda bu konuya dair kendi öğrencilik yıllarımdan bir örnek vermiştim). Hatta okullara kayıtlarda bile bağış adı altında insanlardan haraç alan bir sistem oluşuyordu ki miliyonlarca aile çocuklarına ders kitabi ve defter alamazken bu harçlarla cebelleşiyordu.

Işte bu yeniden yapılandırma ve kültürlemenin içinde git gide de yoksullaşan, yoksullaşırken bile askeri ideolojiye koşulsuz kayıtsız itaat eden öğretmenlerin ödüllendirilmesi hiç de fena bir motive edici mekanizma olmayacaktı. Işte bu motivasyon ihtiyacını karşılamak için 12 Eylül Millet Mekteplerinin açılış tarihi olan 24 Kasım’ı, her şeyde olduğu gibi, tepeden inme bir biçimde (Hatta bir çok kimse bilmez bile niye başka bir tarih değil de 24 Kasım) ispiyoncu ve kıç yalayan öğretmenlerine armağan edecektir. Aslında bir taşla iki kuş vurulucaktı. Bu öğretmenler günü ile hem öğretmenler motive edilirken diğ er yandan da yine propaganda aygıtı vatan, millet, sakarya aşısını damardan verecekti.

1980'lerin sonunda başlayan öğretmenlerin sendika kurma hareketi içinde ilk projelerden biri de öğretmenler Gününün 24 kasım değil 5 Ekim Dünya öğretmenler gününde kutlanmasıydı. Ancak öğretmenler sendakası çabaları da nasibini zırt pırt kapatılmaktan, tutuklanmalardan, işkencelerden alacaktı. Evet 1983’de demokrasiye geçildi dendi ama 12 Eylül hiç bitmedi ki!

Bütün bir toplumu okula dönüştürme
Eğitim deyince, hele hele bir toplumun yeniden yapısallaştırılması denince, bu projenin kaçınılmaz olarak okulun dört duvarlarının dışına da taşınması bir zorunluluktur. Yani 12 Eylül okul içinde bütün bunları yaparken bütün bir toplum için de bir gizli müfredatı vardı, bunu da basın, yayın yolu ile uygulamaya koymuştu. Türkiye’de basın ve yayın organlarının eğlendirmek ve bilgilendirmek işlevinin yanısıra statu quo’ya göre beyin yıkama işlevinin bilinçli olarak uygulamaya sokulmasının tarihi de buradan başlatılabilir belki. Örneğin TV ve gazeteler gelişi-güzel ama çok sık aralıklarla insanları belli mesajlar taşıyan imaj bombardumanına tutuyorlardı. Gün geçmiyordu ki ev baskınlarında yakalanmış (utançtan başları önde) gençler, toplanmış yasak kitaplar (Platon’un Devlet adlı kitabı da yasaktı biliyor musunuz?), ve silahlar aynı karede gösterilmesin. Silah ile kitap aynı şeye dönüşüyordu insanların kafasında. Kitapdan okumaktan korkan bir toplum doğuyordu. Bunun yanısıra da başka gizil bir kampanya başlatıldı. Her şeye rağmen hala okuyan, araştıran, ve sorgulayan insanı entellektüel diye değil de “entel” diye aşağılayan bir alt-kültür de yaratıldı. Sadece belli şeylere gözle görülür bir onay verilir olmuştu. Bunların başında spor (fanatikliği), arabesk müzik, ve milli ögelerle ilgili her tür aktivite geliyordu. Diğer her şey suç olma olasılığı taşıyordu. Örneğin futbol stadyumlarına döner bıçağı ile gitmek cebinde Nazım’ın bir şiirinin yazıldığı kağıt parçası ile yakalanmak kadar tehlikeli bir şey değildi.

Işte 24 Kasım öğretmenler günü böylesi bir yeniden yapısallaştırmanın öyle rastgele olmayan, belli bir amaca hizmet eden seçilmiş bir günüdür. Umarım bu kadar açıklama bu konuda fazla bilgisi olmayana yeterli bir açıklama olmuştur.

* 12 Eylül dönemini eğitimin penceresinden bilimsel olarak inceleyen birilerinin olduğundan da haberdar değilim . Bildiğiniz kaynaklar varsa ve paylaşrsanız sevinirim. Kanımca ulus olarak bir büyük eksikliğimiz de bu tür dönemlerin belgelerini tutamayışımızdır.

**Ordu ve insan yaşamına değer vermek başlı başına çelişki değil mi? Yok hiç bir zaman ölen insanlar adına kaygılanmamıştır bu zümre. Bu nedenle darbenin neden daha once gelmediği sorusu kimselerce mantıklı bir biçimde yanıtlanmadı. Çünkü darbecilerin asıl gerekçe diye öne sürdüklerine bakıldığında (ölen-öldürülen insanların rakamları) çok daha önce darbenin yapılması gerekiyordu.

*** Bunlar duygusal ifadelermiş gibi görünüp ana konumuz olan eğitim ile ilgisi yok diye düşünmeyin sakın. Duygu öğrenilenin yerleşip yerleşmemesinde çok önemli bir rol oynar. Öğretileni sadece davranışlara değil insanların beyinlerine, yüreklerine, umutlarına kazımak istiyorsanız duygu öğesini göz ardı edemezsiniz. Hele hele bu öğrenme deneyimini psikolojik tarvma ile karıştırıp sistematik olarak beş duyuya iletilecek biçimde eşgüdümlerseniz belki planladığınız ve tercih ettiğiniz davranış örüntülerini genlerle diğer kuşaklara aktarma şansınız bile olabilir kimbilir.

**** Fiziksel ya da mekensal olarak bunu beceribildiler ancak. Bizimkiler çoktan öğrenmişti gözden uzak olanın gönülden de uzak OLMAMASI gerektiğini.

***** Yüksek öğrenimin hala geçerli olan amaçları:

Site: http://www.yok.gov.tr/content/view/435/183/lang,tr/ 


  Amaç:
             Madde 4 – Yükseköğretimin amacı:
             a) Öğrencilerini;
             (1) ATATÜRK İnkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı,
             (2) Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,
             (3) Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu,
             (4) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren,
             (5) Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı,
             (6) Beden, zihin, ruh, ahlak ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş,
             (7) İlgi ve yetenekleri yönünde yurt kalkınmasına ve ihtiyaçlarına cevap verecek, aynı zamanda kendi geçim ve mutluluğunu sağlayacak bir mesleğin bilgi, beceri, davranış ve genel kültürüne sahip, vatandaşlar olarak yetiştirmek,
             b) Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak, refah ve mutluluğunu artırmak amacıyla; ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunacak ve hızlandıracak programlar uygulayarak, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin bir ortağı haline gelmesini sağlamak,
Post a Comment